Kategori arşivi: Tarih

Atatürk İlke ve İnkılapları

CUMHURİYETÇİLİK
Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öğe, devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet, başta bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. Monarşilerde devletin başı, belli bir aile içinden çıkar, normal koşullar altında, ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine gene aynı aileden bir başkası gelir. Her monarşide, aile içinden kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince, ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.

Gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ Yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde (Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi) görülmüştür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. Onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir. Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.
Demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçekleşmesi için, belli bir olgunluk yaşına gelmiş her vatandaşın seçime katılması gerektir. Bu anlamıyla cumhuriyetler Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulması ile doğmaya ve ancak büyük Fransız inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır. Gerçi ünlü düşünürler cumhuriyeti çok önceden kafalarında kurmuş ve tanımlamışlardır. Ancak uygulama XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmıştır. Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye başlamıştır. Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak yaşatmak, seçimin demokrasi şartlan içinde yapılması ile mümkündür. Yukarıda demokrasinin tanımı görülmüştü, işte gerçek cumhuriyet demokratik hayatla gerçekleşir.
Osmanlı Devleti, bir cumhuriyet değildi. Padişahlar Osmanlı Ailesi içinden çıkarlardı. Devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle padişahındı. Gerçi meşrutiyet döneminde halkın oyu ile seçilmiş meclisler vardı. Ancak bu meclisler padişahın üstünde değildi, tersine, padişah bunların, yani millet isteğinin üzerinde idi. Son karar, son söz kesinlikle padişahındı.
Bu yönetim biçiminin sakıncalarını yaşanılan türlü olaylar göstermiştir. Atatürk, cumhuriyet ilânı ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve son makam olarak milletin tanındığını belirtmiştir.
Atatürk, bir cumhuriyet âşığı idi. Daha kimse bu kelimeyi ağzına alamazken, genç Mustafa Kemal, padişahlık rejimine karşı çekinmeden saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin kurulması gereğini söyleyebiliyordu. Hele millî mücadeleye başlarken bunu açıkça belirtmişti. Erzurum Kongresi’nin açılacağı günlerde yakın arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını anlatıyordu. Nihayet bilinen aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavuştuk. Kişisel saltanata son verildi.
Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde İşleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir. O şöyle söylüyor: “Demokrasinin bütün anlamıyla ideali, milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazık ki, milletlerin nüfus çokluğu, düşünce eğitimi düzeyleri, idealin uygulanmasında, idealden büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı gerektirmektedir. Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi, cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmiş meclisindir. Millet adına kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir, ya da vermez, onu düşürür. Millet vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer. Cumhuriyette meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren, irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sınırlamadan uzak görür. Böyle bir yönetimde milletin benliği, özgürlüğü söz konusu dahi olamaz. Şu duruma göre, yetkileri sınırlı dahi olsa, hükümdarlık biçimi demokrasiye, millî egemenlik ilkesine uygun değildir”.
Pek iyi anlaşılıyor ki, Atatürk, halkın kendini doğrudan doğruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi, halk kendini doğrudan doğruya yönetemez, çünkü bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün değildir. Öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet, yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre geçince, hoşnut kalmamışsa, onları görevden uzaklaştırır, işte cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur.
Atatürk, belli kişilerin seçimle iş başına gelip, bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile, milletin tümüne değil de, sadece birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini reddeden Bolşevizm’e karşı çok açık bir cephe almıştır. Her iki rejimin geliştiği bir dönemde millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalması, yalnız bizim için değil, tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır.
Atatürk’e göre, “Türk Milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir”. Atatürk, demokrasinin Osmanlı Saltanatı içinde yeşeremediğini açıkça görmüştür. Demokrasi ancak cumhuriyetle kökleşip gelişebilirdi. Bunun içindir ki, Türk inkılâbının baş ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır. Milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık, yücelme yolunu aşmanın baş şartıdır.

ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETÇİLİK İLE İLGİLİ BAZI SÖZLERİ

Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)
Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. (1925)
Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)
MİLLİYETÇİLİK
Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya “milliyetçilik” denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi “millet” olmaktır. Öyle ise millet nedir?
Bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre, bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu eksik bir görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır, İsviçreliler ve Amerikalılar gibi, bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre’de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler.
Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki, artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlık Almanya’da, Amerika’da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.
Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için “zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya” ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk’e göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli bir düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin, pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir.
Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur, özellikle Anadolu’daki Türk toplulukları başka ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu’nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur.
Atatürk’ün millet anlayışı akılcı ve insancıldır. Atatürk’e göre bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır, işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliğinin amacı, Türk’ün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.
Atatürk’e göre, “asıl olan millettir, ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir şey, diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir”, öyle ise, her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. “Türk milliyetçisi, gelişme ve ilerleme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bağımsız kişiliğini koruyacaktır. Türk Milliyetçisi diğer milletlerin hakkına, bağımsızlığına saygı gösterecektir. Ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk, büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu zaman kullanacaktır”.
Atatürk, bütün milletlere saygı duyar, ama onların hepsinin üstünde Türk’ü görür. Ona göre, “Dünya yüzünde Türk’ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir”. Atatürk, tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla Türk’ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir; “Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür”.
Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise “memleketi doğu ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir”. Çünkü yurdumuz kutsaldır. “Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın”.
Atatürk’ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri vardır. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır.
Türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazık ki, Türklerin kurduğu en büyük, en görkemli
devletlerden Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısı, tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler, kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini, anlayışlarını geliştiriyor, dillerini kullanıyorlardı, bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli bir millete bağlı olma bilinci içinde değil, belki toplumsal bîr zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren milliyetçilik değil, din idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına uyarak yaşıyordu.
XVII. yüzyıldan itibaren Batı’da iyice güçlenen akılcılık, aynı zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda, çeşitli milletlere mensup olan düşünürler, her milletin diğerinden farklı olduğunu görmüşler, insanları dinin değil, milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batı’da gelişerek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük inkılâpla, milli devlet ve dolayısiyle milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya başladı.
Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir felâketti. Milliyetçilik akımının çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi “Osmanlı” ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi. Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak Osmanlı yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini kurarak bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı.
Bu durum karşısında bazı Türk düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan, elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni milli devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra Türk, vatanına sahip çıkmalıydı. Böylece, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son, Türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.
Türk milliyetçiliği doğarken, yalnız Türklerin değil, bütün Müslümanların tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı olan Arapların Birinci Dünya Savaşında, Hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları, milletin dine dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde göstermiştir.
Atatürk, yeni Türk Devleti’ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklüğünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı Devleti tarihe karışmıştı. Anadolu’da ve Doğu Trakya’da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk, Lozan Konferansında Türkiye’de yaşayan Rumları Yunanistan’a yollamayı başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artık Türkiye’de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet kendi yücelmesini, kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de katıksız bir milliyetçilik gereklidir.
Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. “Ne Mutlu Türküm diyene” sözü, milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir.

ATATÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİK İLE İLGİLİ BAZI SÖZLERİ

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir. (1930)

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır. (1923)
Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur. (1923)
Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı duyarız. Onların milliyetlerinin bütün gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve gururlu bir milliyetperverlik değildir. (1920)
HALKÇILIK

Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.
Atatürk’e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.
Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır.
Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.
Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk, bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.
Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.
Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.
Atatürkçü halk devleti, Türk halkının tümünü, yani Türk milletini kapsamına alır. Böyle bir halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde hazırlar.

ATATÜRK’ÜN HALKÇILIK’LA İLGİLİ BAZI SÖZLERİ

İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum istemidir. (1921)
Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil, fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek, esas prensiplerimizdendir. (1923)
LAİKLİK

Türk ve yabancı bütün bilim adamları Atatürk inkılâbının en önemli öğesi olarak laikliği kabul ederler. Gerçi Türk inkılâbı, içinde taşıdığı ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandığı iki ana temel, milliyetçilik ve laiklik, öteki ilkeleri sağlamlaştırır.
Laikliğin kısa tanımı, daha önce belirlenmişti. Yeniden özetleyecek olursak, laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır.
Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman almıştır. Bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekisinin önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.
Dinler, inanç kavramına dayanırlar, ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği, zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.
Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır. Hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı, zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlâklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar, Tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.
Çok ileri ve üstün bir din olan İslâmlık, kısa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed’in ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslâm bilginleri, ilkçağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar, öyle ki, Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrının insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler, İslâm dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrının gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme sırasında İslâm Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki, bir süre sonra bu gelişme durdu, İslâm dünyasında aklın yerini, tutucu ve durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri, akıl yolu ile değil, sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede yaygınlaştı, İslâm dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar, bu esasları geliştirmekteydiler.
İşte Türkler Müslüman oldukları vakit, İslâm dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler, üstün yetenekleriyle kısa sürede İslâm dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular, İslâmlığı Anadolu’ya ve Balkanlar’a yaydılar, ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı’da da akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar, bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrının insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı’da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı, orada da kilise direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkânı kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâli ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. Ama ayna zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.
Osmanlı Devleti’nin bu gelişmenin dışında kaldığını biliyoruz. Atatürk belki de İslâmlığın parlak çağına dönüş yaparak, zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. Ama İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.
Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk’ün dinsiz olduğu, laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi? :”Tanrı birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur… Ey millet, Allah birdir, sanı büyüktür. Peygamberimiz, Efendimiz Cenabı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmuştur… İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir… Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır… Dinime, gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum”. Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.
Atatürk’ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu sözleri, ne derin anlamlar taşımaktadır: “Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı; İslamların kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?”
“Bizim dinimiz milletimize, düşkün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor… Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki, akla, mantığa, toplumun çıkarlarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, en mükemmel ve en son din olmazdı”.
Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmesine karşıdır. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk, daha 1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: “Masum halka beş vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vâki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?” Atatürk’ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.
Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkânı bulur. Devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha Önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herşeyden önce demokrasiye aykırıdır. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur’an “dinde zorlama yoktur” diyor. Bundan başka Kur’an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.
Demek ki, laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.
Türk Devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış, buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu’da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.
Türk milleti ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın dışında kalmak olur.

ATATÜRK’ÜN LAİKLİK İLE İLGİLİ BAZI SÖZLERİ

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. (1930)

Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)
Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)
DEVLETÇİLİK

XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak için üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden geçirelim:
LİBERAL EKONOMİ: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları vardır: Üretim, mallara olan isteğe bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok olmasını sağlar. Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi yurdu savunmak, eğitim İşlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır. Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur. Gerekirse devlet, ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik hayata girmeli, bunalım geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler, liberal görüşü uygulayarak bugüne kadar gelmişlerdir.
SOSYALİST EKONOMİ: Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat, devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar. Bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.
ILIMLI EKONOMİK SİSTEMLER: Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin, hem de Sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan liberal rejimlerin bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken, sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem değişikliklerine girmektedirler.
DEVLETÇİLİK: Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik, bir ekonomi siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan, gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan devletçiliğin hangi şartlar altında nasıl doğduğu belirtilmişti. Bunun için burada devletçiliği kısaca değerlendireceğiz.
Devletçilik, temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar, birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.
Ancak bilindiği gibi, hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik doğdu. Devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu, çalıştırdı ve geliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri başıboş bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş, üretim işini birlikte düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti. Son araştırmalar, Türkiye’nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1029 yılında, 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939’da Türkiye’de 196’ya erişmiştir. Dünya ortalaması İse 119’dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye’nin yeri, Rusya ve Japonya’dan sonra gelmektedir. Böylece 1927’de 1000 olan milli gelirimiz, hızlı nüfus artışına rağmen, 1939’da 1625’e yükselmiştir.
Sermayesi olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı, teknolojisi geri Türkiye’nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme Atatürk’ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O, özel girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır.
İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine bu gelişme durdu. Savaş sonrasında ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde işletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika aracı yapıldı. Bu yüzden özel alanla devlet alanı arasındaki denge bozuldu ve ekonomik hayata bir karga şa geldi.
Atatürk’ün baş ilkelerinden devletçilik, Türkiye’yi ekonomik bakımdan kalkındıracaktır, yeter ki gerektiği gibi uygulanabilsin.

ATATÜRK’ÜN DEVLETÇİLİK İLE İLGİLİ BAZI SÖZLERİ

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)

Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)
Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz, bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir. (1937)
İNKILÂPÇILIK

İnkılâp, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli, büyük inkılâplar görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir.
Bir toplumda durup dururken inkılâp yapılmaz, inkılâpların tarihten gelen büyük sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar çağın Önemli devletlerinden birini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı. Ama Batı’da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı. Çok uluslu bir yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı. Devleti kurtarmak isteyenler, hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler yaptılar. Oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.
Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk’e, Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Eski yapıyı yeniden kurmak mümkün olmadığı için ardarda büyük inkılâplar yapılmıştır.
Atatürk’e göre “inkılâp milletin esenliği için halk adına yapıldı”. “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı ve biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir”. Öyleyse inkılâp, modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için yapılacaktır. Gerçekten, gördüğünüz büyük yenilik hareketleri, hep inkılâpçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.
Türk Milleti iyiye, doğruya, güzele daha fazla yaklaşmak, bunlara erişmek için inkılâpçılığa bağlı ve tam bir inkılâpçı olarak kalmalıdır. Öyleyse inkılâpçılık nedir? Atatürk’e göre, “gerçek inkılâpçılık onlardır ki, ilerleme ve yenileşme inkılâbına sevk etmek istedikleri insanların, ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler”.
Demek ki, inkılâpçı, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanları bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılâbını sürdürebilmek, inkılâpçı ruh ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.
Türk İnkılâbının üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya çalışmalıdır. Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye doğru gidilecektir, işte Atatürk’ün temel ilkelerinden biri de budur. Türk inkılâbının korunması, geliştirilmesi ve ilerletilmesi şarttır. Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu: “İnkılâbın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır”.
Evet, bu özlü sözlerin ışığında, bilinçli inkılâpçılık Türk Milletinin geleceği olmalıdır.

ATATÜRK’ÜN İNKILÂPÇILIK İLE İLGİLİ BAZI SÖZLERİ

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)

KPSS TARİH KONULARI VE ÖZETLERİ

KPSS TARİH NOTLARI

İlk Türk Devleri  

İslam’dan Önceki Türklerin Yaşam Tarzı 

İslamiyet Öncesi Türk Devletlerinde Kültür ve Medeniyet 

TÜRK – İSLÂM DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

KPSS TARİH NOTLARI

TÜRK – İSLÂM DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

• Sınıf ayrımı ve kölelik yoktu.
• Ülke hanedanın ortak malıdır ve Kut anlayışı geçerliliğini korumuştur.
• Hükümdara yardımcı, vezirlik makamı oluşturulmuştur. Büyük divan vardır. Buna bağlı başka divanlar da vardı. Ülke bölge ve eyaletlere bölünürken hanedan üyelerinden veya asker valilerden yönetici gönderilirdi. Selçuklular’da vali hanedan üyesi melik denilirdi.

EĞİTİM VE BİLİM
Melikşah döneminde vezir olan Nizamül Mülk devrinde Nizamiye Medreseleri yapılmıştır. Melikşah adına Güneş yılına göre hazırlanan Celali Takvim düzenlenmiştir.
İmam-ı Gazali => ihya-i Ulumiddin, Nizam-ül Mülk => Siyasetname gibi eserler de verilmiştir.

ORDU
Hassa
ikta
Eyalet
Guleman-ı Saray

Türk – islâm devletlerinde orduları çoğunlukla Türkler oluşturuyordu. Selçuklularda; Hassa ordusuna; askerler milliyetleri ne olursa olsun küçük yaşta saraya alınır, yetiştirilirlerdi. Hükümdarın yanında bulunup ücret alırlardı. Güleman-ı Saray, hassa ordusu içinden seçilir ve saray muhafızı olarak görev yapardı. İkta, devlet görevlilerine maaş karşılığı verilen toprakların vergi gelirlerinin bir kısmıyla yetiştirilen atlı askerlerdi. Eyalet askerleri ise, eyaletlerde yer alan askeri birliklerdir.

Türkmenler
Göçebe olarak yaşayan Türkmenler sınır bölgelerine yerleştirilmiş, sınırdaki bölgelerimizi korumuşlardır, ikta Sistemi ile hazineden para çıkmadan güçlü bir ordu sahibi olundu. Vergiler düzenli toplanarak, göçebe Türkmenler’in yerleşik hayata geçişi sağlandı.

Adalet
Türk – islâm devletlerinde şer’î ve örfî hukuk vardı. Kadı’lar şer’î davalara bakardı.

Toprak
Has (hükümdar ve hanedan üyeleri), mülk (şahıslara ait), ikta (komutan, devlet adamı), vakıf toprakları (hayır kurumlarının, eğitim, bayındırlık ihtiyacını karşılamak için ayrılmış)ö\r.

TOPRAK
Has Mülk ikta Vakıf
 KAVİMLER GÖÇÜ
M.S. 375’de Asya Hunları’nın Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılmasının üzerine Kuzey Hunların-dan bir kısmı batıya göç etmiştir. Bu durum Avrupa’da Kavimler Göçü’ne sebep olmuştur.
 SKOLASTİK DÜŞÜNCE
Orta Çağ Avrupasında din aramlarının mantık dışı, sırf kendi çıkarlarını korumak için oluşturduğu düşünce sistemine denir. Bu düşünce çerçevesinin dışına asla çıkılamazdı. Çıkmaya çalışanlar devrin en büyük cezasıyla yani dinden çıkarılma manasına gelen “Afaroz edilmeyle” cezalandırılıyorlardı.

Halkın elindeki toprakları ve paraları, günahlarını bağışlama ve cennetten arsa satma gibi safsatalarla kandırarak, ele geçirmekteydiler. Böylece kilise (papalar) çok zengin olmuş bu zenginlik sayesinde siyasi otoriteye hakim olmuşlardır.
Skolastik düşünce yüzünden Avrupa’da bilimsel gelişmeler engellenmiştir.

FEODALİTE
Kavimler Göçü’nün etkisiyle krallar otoritelerini kaybetmişler doğan boşluğu gücünü ispat eden Derebeyleri doldurmuştur. Böylece Feodalite sistemi oluşmuştur. Bu sistemde halk dörde ayrılıyordu. 1- Soylular 2- Rahipler (Din adamları) 3- Burjuvalar 4- Köylüler.

 HAÇLI SEFERLERİ
Hristiyanların Müslümanların elinde bulunaı Kudüs’ü almak için XI. yy. sonu ile XIII. yy. sonlaı arası yaptıkları seferlere denir.
Toplam 8 tanedir. İlk 4’ü Anadolu üzerinden so 4’ü Mısır üzerinden deniz yoluyla yapılmıştır.

Dinî nedenleri;
Din adamlarının nüfuzlarını artırmak istemeleri Kudüs’ün Müslümanlardan alınmak istenmes Katoliklerin Ortodokslara egemen olmak iste meleri.
Kluni Tarikatı’nın zararları çalışmaları Siyasî Nedeni;

* Bizans’ın Avrupa’dan yardım istemesi üzerine Hristiyanların Türkleri Anadolu’dan çıkarıp A deniz’den uzaklaştırmak istemeleridir.

*Kralların otoritelerini arttırma isteği.

Ekonomik Nedeni;
Avrupa’nın fakirliği dolayısıyla Anadolu’daki zenginliklere ve ticaret yollarına sahip olmak istemeleri.

I. Haçlı Seferi
I. Haçlı Seferi’nin sonunda Urfa, Antakya, Ku-
düs’te Lâtin Krallığı kuruldu. İznik’i Haçlılar’a kap-
tıran Anadolu Selçukluları başkentlerini Konya’ya
taşımak zorunda kalmışlardır.
*Feodalite doğuya taşınmış oldu.

II. Haçlı Seferi:
Urfa’yı Haçlılardan, İmadeddin Zengi’nin geri alması üzerine bu sefer başlamıştır. Anadolu Selçukluları bu sefere Danişmentlerle beraber karşı koymuşlardır. Avrupalı Krallar bu seferde başarılı olamadı.

III. Haçlı Seferi:
Haçlılar İstanbul’un zenginliğini görünce Sela-hattin Eyyubi Kudüs’ü Haçlılardan aldığı için düzenlenen bu seferlerde de başarılı olamadılar. Bu sefere Anadolu Selçukluları ve Eyyubiler birlikte karşı koydular.

IV. Haçlı Seferi:
Haçlılar İstanbul’un zenginliğini görünce İstanbul’u alarak Lâtin Krallığını kurdular. (1204).
• istanbul’dan kaçan Rumlar, İznik ve Trabzon’da Rum İmparatorluğu kurdular.

Haçlı Seferleri Sonuçları: Dinî Kilise ve Papaya olan güven sarsıldı. Skolastik düşünce zayıfladı. Kutsal yerler Müslümanlarda kaldı.
Siyasî
Türklerin ilerleyişi durdu. Türklerin Balkanlara geçişi durdu.
Bizans İmparatorluğu topraklarını koruduğu Burjuva sınıfı ve mutlak krallık rejimi güçlenerek feodalite rejimi zayıfladı.

Ekonomik
Doğu batı ticareti gelişerek Akdeniz limanları önem kazandı.
Avrupa’da yaşam standartı yükselirken, İslâm dünyası ekonomik açıdan zayıfladı.

Sosyal
Barut, Pusula, Kâğıt ve matbaa Avrupa’ya geçti.
Barut: Derebeylerin arkalarına saklandıkları surlar ve şatolar yıkıldı. Derebeylik yıkıldı, Krallık rejimi yeniden güçlendi.
Pusula: Açık denizlerde gemicilerin yönlerini bulmaları kolaylaştı. Coğrafi keşiflere sebep oldu.
Kağıt, Matbaa: Kendi dinlerinin kutsal kitapları olan incil kendi dillerine tercüme edilip, yaygınlaştı. Halk papazların kendilerini kandırdıklarını anladılar. Klasik eserler daha fazla yayıldı. Bunlarda Rönesans ve Reform’a sebep oldu.
Sonuç: Avrupa Aydınlanma Çağı’na girdi hızla ilerledi.

Balkan ve Trablusgarp Savaşları Özeti

KPSS TARİH NOTLARI

TRABLUSGARP SAVAŞI (1911 -1912)

Siyasî birliğini geç kuran italya’nın ham madde ve pazar ihtiyacını karşılamak amacıyla kendisine yakın olan Trablusgarp’ı istemesi sonucu İtalya savaş açtı. Osmanlı Devleti, Mısır’ın İngilizler’in işgalinde olmasından dolayı karadan savunma yapamıyordu. Denizden de İtalya’ya savunma yapmak çok zordu. Bir avuç gönüllü subayın savunduğu Trablusgarp Savaşı sonunda Uşi Antlaşması imzalandı.
* Trablusgarp ve Bingazi İtalyanlara bırakılacaktı.
Oniki Ada geçici olarak italyanlara bırakılacak (7/. Dünya Savaşı’nda İtalya Yunanistan’a bırakacaktı). Böylece Osmanlı Devleti Kuzey Afri-ka’daki son toprak parçasını kaybetti.

Balkan Savaşları (1912 -1913)
I. BALKAN SAVAŞI
Balkan ülkelerinin Osmanlı Devleti’ni Balkanlardan çıkarmak istemesi, Rusya’nın Balkan milletlerini kışkırtması, Trablusgarp Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünün anlaşılması, nedenleridir. Bulgaristan, Yunanistan, Karadağ ve Sırbistan Osmanlılara karşı savaştı. Ordunun savaşa hazırlıksız olması, ordu içinde particilik olması yenilgiyi getirdi. Arnavutluk savaşa girmediği halde bağımsızlığını ilân ederek Osmanlı’dan ayrılan son Balkan devleti oldu. Midye – Enez çizgisinin batısındaki topraklarını kaybettik.

II. BALKAN SAVAŞI
Bulgaristan’ın fazla toprak alması üzerine Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan’ın, Bulgaristan’a karşı savaşında Osmanlı Devleti de katıldı. Edirne ve Kırklareli’yi Osmanlı Devleti geri aldı ama geri kalan toprakları Balkanlar’da kaybetti. Osmanlı Devleti Bulgaristan’la istanbul Antlaşması (1913), Yunanistan’la Atina Antlaşmasını (1913) imzaladı. Balkan devletleri kendi aralarında Bükreş Anlaşmasını imzaladılar. Osmanlı ayrıca 1924’te Sırbistan’la istanbul Antlaşması’nı imzaladı.

19.YY OSMANLI DAĞILMA DÖNEMİ

KPSS TARİH NOTLARI

19. Yüzyıl Osmanlı Tarihi Dağılma Dönemi Özeti (1792 -1918)
1809 Kala-ı Sultaniye Antlaşması
Fransa Osmanlı’yı Rusya ile savaşa zorlamıştı. Ama Rusya ile Fransa arasında Osmanlıyı paylaşmak için anlaşma yapmıştır. Fransa’nın iki yüzlü politikasından dolayı Osmanlı, İngiltere’ye yakınlaşmış. Buna göre, barış zamanında Boğazlardan hiçbir savaş gemisi geçmeyecektir.

Milliyetçilik Akımı ve Etkileri: Milliyetçilik akımından en çok etkilenen Osmanlı Devleti olmuştur. Rus ingiliz ve Fransızlar’da kışkırtmalar ve isyanlar çıkmıştır. İlk ayaklananlar Sırplar, ilk devlet kuranlar da Yunanlılar olmuştur.

1806-1812 Osmanlı – Rus Savaşı
Sebebi: Rusya’nın Eflak ve Boğdan’ı işgal etmesi.
Sonuç: Sırplar’a Osmanlı imtiyaz vermek zorunda kalmıştır.
Sırplar; 1829’da Edirne Antlaşması ile özerklik, 1878’de Berlin Antlaşması ile bağımsızlık kazandılar.
Yunan İsyanı (1820): Milliyetçilik akımı etkisiyle ayaklanan ikinci devlettir. Mora’da isyanı bastıramayan II. Mahmut Mısır valisinden yardım istedi. Mora valisi isyanı bastırınca ingiltere, Fransa, Rusya, Osmanlı ve Mısır Donanması’nı Nava-rin’de (1827) yaktılar ve Edirne Antlaşması imzalandı. Yunanistan bağımsız oldu.
Mehmet Ali Paşa İsyanı: Donanmasını ve Mora valiliğini kaybeden Mehmet Ali Paşa Suriye valiliğine kabul edilmeyince isyan etti. Kütahya’ya kadar gelen Mehmet Ali Paşa’ya karşı Rusya’dan yardım isteyince İngiltere ve Fransa konuyu Avrupa sorununa dönüştürdüler. Mehmet Ali Paşa ile Kütahya Antlaşması, Rusya ile de Hünkâr İskelesi Antlaşması yapıldı. Hünkâr iskelesi Antlaşması ile Boğazlar meselesi ortaya çıktı. Osmanlı Devleti boğazlar üzerindeki egemenlik hakkını son kez kullandı.
Mehmet Ali Paşa tekrar ayaklandı. Nizip’te yenilen Osmanlı; ingiltere, Rusya Avusturya’nın katıldığı Londra Konferansı’nda Mısır meselesini çö-zümlediler.
1841’de imzalanan Londra Boğazlar Sözleşmesi ile de boğazlar uluslar arası statüye kavuştu ve boğazlar sorunu ilk kez devletler arası bir konferansta görüşülüp çözümlendi.

KIRIM SAVAŞI (1853 – 1856)
Rus Çarı I. Nikola’nın İngilizlere Osmanlı topraklarını paylaşmayı teklif etmesine karşılık İngilizler reddedince Rusya tek başına emellerini gerçekleştirmek istedi. Bahane olarak kutsal yerler sorununu gündeme getirdi. Kudüs’te Katolik – Ortodoks çekişmesi başladı. İstekleri kabul edilmeyince, Osmanlı’ya savaş açtı. İngiltere ve Fransa Osmanlı’nın yanında yer aldı.
1856’daki Paris Antlaşması sonucunda Osmanlı Devleti, Avrupalı devletlerin garantisi altına girerek kendi topraklarını koruyamayacağı durumda olduğunu kabul ediyordu. Karadeniz tarafsızlığı ile Osmanlı Devleti galip gelmesine rağmen yenik devlet oluyordu. Osmanlı Devleti ilk defa borç para aldı. Islahat Fermanı’nın antlaşmada olması Avrupa devletlerinin iç işlerine karışmasına zemin hazırladı.

• Panislavizm Hareketleri ve Balkanlar’da Ayaklanmalar
Slav asıllı toplulukları kültürel ve siyasî bakımdan birleştirmek isteyen hareketlere panislavizm denir. Böylece Rusya Balkanlar’a egemen olup sıcak denizlere ulaşmayı amaçlıyordu.

• Balkanlarda Ayaklanmalar
Rus propagandaları sonucu Hersek’te isyan çıktı. Sırp ve Bulgarlar’da isyan ettiler. Böylece Balkan bunalımı ortaya çıktı, isyanlar yayılınca Sırp ve Karadağlılar Osmanlılar Devleti’ne savaş açtı. Sorunu görüşmek amacıyla İstanbul’da konferans toplandı.

• İstanbul Konferansı (1876)
Konferans çalışmaları sırasında anayasa (Ka-nun-i Esasi) hazırlanarak I. Meşrutiyet ilân edildi (23 Aralık 1878). Osmanlı Devleti Avrupa’nın, iç iş-
lerine karışmasını engellemek istedi. Özellikle Bos-na-Hersek ve Bulgaristan’a özerklik verilmesini kabul etmeyince Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş açtı.

1877 -1878 Osmanlı – Rus Savaşı (93 Harbi) Sonucunda Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması yapıldı (1878). Rusya bu antlaşmayla çok güçleneceğinden Avusturya, Almanya, ingiltere karşı çıkınca yürürlüğe girmedi. Böylece Berlin Antlaşması yapıldı (1878). Sonucunda; Osmanlı Devle-ti’nin dağılması hızlandı. Ermeni sorunu uluslar arası olarak gündeme geldi.
Sırbistan, Karadağ, Romanya bağımsız olacaktı.
Tunus’un, Fransızlar tarafından (1881), Mısır’ın ingilizler tarafından işgaline (1882) engel ulunamadı.
Kıbrıs’ın İngiltere’ye verilmesi (1878)
Berlin Konferansında Osmanlı’nın yanında yer alma karşılığında Kıbrıs, İngiltere’ye üs olarak verildi.

MEŞRUTİYET DÖNEMİ – KPSS NOTLARI

KPSS TARİH NOTLARI

MEŞRUTİYETİN İLANI (23 Aralık 1876)

Tanzimat Döneminde Osmanlı Devleti’nde anayasal yönetime geçilmesini savunan Genç Osmanlılar (Jön Türkler) Cemiyeti kuruldu. Bu cemiye­tin önde gelen isimleri Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Mithat Paşa’dır. Jön Türkler Meşrutiyetin ilan edilmesi ile azınlıkların da yönetime katıla­rak ülkenin parçalanmasının önlenebileceği düşüncesini savunmaktaydı. Jön Türklerin çalışmaları sonucunda Meşrutiyet’e karşı olan padişah Abdülaziz tahttan indirilerek yerine V. Murat tahta çıkarıldı. Fakat V. Murat kısa bir süre sonra hastalanması sonucunda Meşrutiyet ilan etmeyi kabul eden II. Abdülhamit tahta çıktı.

23 Aralık 1876’da Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-ı Esasi ilan edildi. Kanun-ı Esasi’nin ilan edilmesi ile Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet Dönemi başladı.

Not: Meşrutiyet; hükümdarın yetkilerinin anayasa ile sınırlandı­rıldığı yönetim biçimidir. Bu sistemde hükümdar anayasa ve halkın iradesi ile kurulan meclis tarafından denetlenir.

23 Aralık 1876’da Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesinden 14 Şubat 1878’de padişah II. Abdülhamit’in meclisi kapatması­na kadar geçen süreye Osmanlı tarihinde I. Meşrutiyet Dönemi denir.

 

Kanun-ı Esasi’ye göre;

Yasama yetkisi à Kanun-i Esasi’ye göre Meclis-i Mebusan verilmiştir. Meclis-i Mebusan üyeleri halk tarafından seçilen temsilcilerden oluşmaktaydı. Meclis-i Ayan ise padişah tarafından atanan üyelerden oluşmaktaydı.

Yürütme Yetkisi à Padişah, sadrazam, şeyhülislam ve bakanlara

Yargı Yetkisi à Yüce divan ve bağımsız mahkemelere verilmiştir.

Kanun-ı Esasiye göre padişah çok geniş yetkilere sa­hiptir. Buna göre;

* Meclisi açıp kapatma yetkisi padişaha aittir.

* Mebusan ve Ayan Meclisi’nden oluşan yasama organla­rından Ayan Meclisi üyelerinin tümünü padişah yaşam boyu olmak üzere atayacaktı.

* Dilediği kimseleri sürgüne gönderebilecekti.

* Meclisçe kabul edilen yasaları veto etme yetkisi olacak­tı.

* Sadrazamı ve Hükümet üyelerini seçme ve denetleme yetkisi yürütmenin başı olan padişaha aitti.

* Hükümet padişaha karşı sorumludur.

 

Not: Padişahın yetkileri şeklî olarak kısıtlanmıştır. Özde ise böyle bir kısıtlama söz konusu değildir.

I. Meşrutiyetle halk, ilk olarak dolaylı da olsa yönetime katılmıştır. I. Meşrutiyet’in ilanının en önemli sebebi impara­torluğu dağılmaktan kurtarmak, dil, din, ırk ayrımı gözetme­den bir Osmanlı toplumu meydana getirmektir.

Not: Kanun-i Esasi’nin ilanı ve parlamenter sistemin ilk kez uygulanması ve bu şekilde azınlıklara yönetime katılma hakkı verilmesi, Osmanlıcılık fikir akımı ile doğrudan ilgilidir.

II. Abdülhamit 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı gerekçe göstererek 14 Şubat 1878’de meclisi süresiz olarak kapattı. Ülkeyi tek başına yönetmeye devam etti. Meclisin kapatıl­masıyla I. Meşrutiyet Dönemi sona erdi.

 

MEŞRUTİYET DÖNEMİ FİKİR AKIMLARI

Osmanlıcılık

Tanzimat Döneminin sonlarına doğru bazı Osmanlı aydınla­rı Genç Osmanlılar adıyla bir cemiyet kurdular. Bunların amacı Fransız İhtilalı sonucu yayılan Milliyetçilik akımının Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini kırmak idi. Bunun için de dil, din ve ırk farkı gözetmeden herkesin eşit haklara sahip olmasını savunuyorlardı.

Osmanlıcılık, “Milliyetçilik” akımının güç kazanmasına paralel olarak etkisini kaybetmiştir.
Ümmetçilik (İslamcılık)

* Osmanlıcılık fikrine karşı II. Abdülhamit İslamcılığı savun­muştur. Padişahın bu görüşü savunmasındaki amacı;

* İmparatorluğu korumak ve devam ettirmek

* Hilafet çatısı altında Dünya İslâm Birliğini sağlamak İslamcılık görüşü de milliyetçilik akımının güç kazanmasıyla önemini yitirmiştir.

Turancılık

Dünyadaki tüm Türkleri bayrak altında birleştirmeyi esas alan fikir akımıdır. İttihad ve Terakki Partisi tarafından I. Dünya Savaşı’nda uygulanmaya çalışılmıştır. I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesinde başarısız olunması üzerine bu fikir akımı etkisini kaybetmiştir.

Türkçülük

Türkçülük düşüncesi Türk Dili, Türk Tarihi ve Türk Edebiyatı alanları ile ilgili çalışmalar sonucunda başladı. Osmanlıcılık ve İslamcılık düşünce akımlarının geçerliliklerini yitirmesiyle II. Meşrutiyet döneminde güç kazanmıştır. Türkçülük akımı daha sonraki dönemlerde de etkili olmuştur. Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nda ve Türkiye Cumhuriye­timin kuruluşunda Türkçülük akımı etkili olmuştur. Diğer fikir akımlarının aksine Türkçülük akımı etkisini kaybetmemiştir.

Not: Osmanlıcılık, Turancılık ve İslamcılık fikir akımları zamanla geçerliliğini yitirmiştir. Türkçülük ve Batıcılık ise Türkiye Cumhuriyeti döneminde de etkisini sürdürmüştür.
Batıcılık

Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunun her alanda üstün olan Batı medeniyetini örnek alarak sağlanacağını savunan bu fikir akımı Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde etkili olmuştur. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra da etkisini sürdür­müştür.
Âdemi Merkeziyet Düşüncesi

Yerinden yönetimi esas alır. Bu düşünceyi savunan Prens Sabahattin’e göre devlet içte serbest, dışta merkeze bağlı yönetim birimlerine ayrılmalıydı. Böylece ülkenin her tara­fında bölgesel kalkınma sağlanacaktı. Fakat milliyetçilikten dolayı zaten bölünmüş bir yapıya sahip Osmanlı’da bu fikir fazla tutulmadı.

Not: Meşrutiyet özellikle kendisinden sonra gelecek siyasi olayla­ra öncülük etmesi ve Osmanlı vatandaşlarının yasal olarak eşitliğini öngören demokratik fikirlerin ortaya çıkması, ana­yasal bir rejim olması yönünden önem taşır.
II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ (1908-1918)

I. Meşrutiyet 1878 yılında padişahın meclisi süresiz kapat­masıyla sona ermiştir. Bu tarihten sonra otuz yıl boyunca II. Abdülhamit ülkeyi tek başına yönetmiştir. Bu dönemde istibdat (baskı) yönetimine karşı olan çevreler tarafından “i 889’da “İttihadı Osmanî Cemiyeti” kuruldu. Bu cemiyetin üyeleri anayasanın yeniden yürürlüğe konularak meclisin yeniden açılmasını savunmaktaydı. 1908 yılında İttihad ve Terakki adını alan cemiyetin önde gelen isimleri Enver Bey ve Resneli Niyazi Bey öncülüğünde Makedonya’da padişa­ha başkaldırdı. Bu durum üzerine padişah 23 Temmuz 1908’de Anayasayı (Kanun-i Esasi) yeniden yürürlüğe koydu. Böylece II. Meşrutiyet Dönemi başladı.

13 Temmuz 1908’den 1918 tarihine kadar geçen döneme II. Meşrutiyet Dönemi denir. Meşrutiyetin yeniden ilan edil­mesinden sonra yapılan seçimleri İttihad ve Terakki Cemi­yeti kazanmıştır.

Not: 1905 yılında Harp Akademisi’nden Kurmay Yüzbaşı rütbe­siyle mezun olan Mustafa Kemal, Şam’da bulunan 5. ordu­da görevli iken 1906’da vatansever subay arkadaşlarıyla birlikte Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurmuştur.

Not: 1908’de I. Meşrutiyet’in ilanından 1918 yılına kadar Osmanlı Devleti’nde yönetimde İttihad ve Terakki Partisi bulunduğu için bu döneme “İttihad ve Terakki Dönemi” de denir.

31 Mart Vak’ası (Olayı) (13 Nisan 1909)

II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamından yararlanan Meşrutiyet karşıtları Meşrutiyet sistemini yıkmak amacıyla İstanbul’da bir ayaklanma çıkarmışlardır. Ayaklanmanın yayılması üzerine Selanik’te oluşturulan “Hareket Ordusu” İstanbul’a gelerek ayaklanmayı bastırdı.

Ayaklanma ile ilgili görülen padişah II. Abdülhamit tahttan indirildi. Yerine V. Mehmet (Mehmet Reşat) tahta çıkarıldı. Kanun-i Esasi’de değişiklik yapılarak padişahın yetkileri sınırlandırıldı. Meclisin yetkileri arttırıldı.

Bu değişikliklerle;

* Padişahın meclis kapatma yetkisi ve diğer yetkileri sonlandırıldı.

* Hükümet padişaha karşı değil meclise karşı sorumlu hale getirildi.

Not: 31 Mart Ayaklanması’nı bastıran Hareket Ordusu’nun kur­may başkanlığını Mustafa Kemal yapmıştır.

Not: Türk siyasi tarihinde anayasal sistemi yıkmaya yönelik çıkarılan ilk isyan, 31 Mart Olayı’dır. 31 Mart Olayı Cumhu­riyet tarihinde çıkan Şeyh Sait ve Menemen olayları ile benzerlik gösterir.
II. Meşrutiyet Döneminin Fikir ve Siyasi Yapısı

II. Meşrutiyet Dönemi öncesinde Osmanlıcılık, İslamcılık, Âdem-i Merkeziyetçilik (vilayetlerin merkeze bağlılığının azalması) ve Batıcılık fikirleri benimsenmiştir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti 1909’dan itibaren hürriyet, adalet ve eşitliği de öngören Türkçülüğü esas almışlardır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti dış politikada ise İngiltere, Fran­sa ve Rusya’ya karşı Almanya’nın yanında yer almıştır. Denge unsuru olarak diğer büyük devletlere karşı, Alman İmparatorluğu’nu kabul etmişlerdir. İttihatçılar iç politikada ise tek parti egemenliği fikrini kabul etmişlerdir.

Not: II. Meşrutiyet döneminde İttihad ve Terakki partisinden başka, “Ahrar” (Hürler) Partisi ve “Hürriyet ve İtilaf” partisi faaliyet göstermiştir. Tarihimizde ilk kez çok partili siyasi hayat II. Meşrutiyet döneminde başlamıştır.

 

 

II.Mahmud Dönemi ve 19. YÜZYIL ISLAHATLARI

KPSS TARİH NOTLARI

19. Yüzyıl Islahatları 2. Mahmut Dönemi  KPSS’de önemli yer edinmiştir. Bu konudan mutlaka sorular gelmektedir.

 

II. MAHMUT DÖNEMİ (1808- 1839)
Alemdar Mustafa Paşa’nın çalışmalarıyla padişah Rumeli ve Anadolu’daki ayanlarla Sened-i İt-tifak’ı imzaladı. Böylece Osmanlı Devleti’nde ilk kez padişah kendi dışında başka bir gücün varlığını kabul etmiştir. Ayrıca ilk kez padişahın bu ittifakla yetkileri kısıtlanmıştır.
İdarî sahada memurların kılık kıyafeti düzenlenmiş fes, ceket, pantolon resmî kıyafet olarak kabul edilmiştir (1828). Divan-ı Hümayun kaldırılarak bakanlıklar kurulmuştur. Sağlık alanında karantina uygulanmış, askeri alanda Yeniçeri Ocağı kaldırılmış (Vakai hayriye), ilköğretim zorunlu hâle getirilmiştir.
Takvim-i Vekayı adıyla ilk gazete çıkarıldı (1831). Avrupa’ya ilk kez öğrenci gönderildi.

TANZİMAT FERMANI (1839)
Müslüman ve gayri müslim halkın eşitliğine dayanarak hazırlanmıştır. Böylece her gücün üzerinde kanun gücü olduğunu kabul etmiştir. Batılılaşma hareketleri hız kazanmıştır. Osmanlı Devleti Avrupa’nın baskısı olmadan Tanzimat Fermanı’nı ilân etmiştir.

ISLAHAT FERMANI (1856)
Avrupa Devletleri tarafından hazırlanmış ve Osmanlı Devleti’de Avrupa’nın iç işlerine müdahalesini engellemek amacıyla ilân etmiştir. Fermanda Müslümanlardan çok gayri müslimlerin hakları genişletilmiştir. Böylece Müslüman halk tepki göstermiştir. (Fermanın ilânına rağmen Avrupa Devletleri iç işlerimize karışmıştır.)
I. MEŞRUTİYET (1876 – 1878)
Osmanlı Devleti’nin ilk yazılı anayasası olan Kanun-i Esasi kabul edildi. Anayasal düzene geçilirken halk ilk kez yönetime katılmıştır (Demokratik dönem). 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı sırasında meclis kapatılmıştır.

II. MEŞRUTİYET (1908)
Padişah II. Abdülhamit’e karşı ortamda İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruldu. Bu arada Meclis içinde meşrutiyet yanlıları ile karşıtlarının çatışmaları ve bunun halka yansıması oldu. Avusturya – Rusya elçilerinin kışkırtmaları sonucunda 31 Mart Olayı patlak verdi. II. Abdülhamit tahttan indirildi. V.
Mehmet Reşat padişah oldu. Osmanlı tarihinde ilk kez rejime karşı çıkan bu isyanı Selanik’te kurulan Hareket Ordusu bastırmıştır.
I. ve II. Meşrutiyet Osmanlı Devleti’nin önemli demokrasi denemeleridir.

OSMANLI KÜLTÜR VE MEDENİYETİ

KPSS TARİH NOTLARI

OSMANLI KÜLTÜR VE MEDENİYETİ

Osmanlı Devleti kendinden önceki Türk Devletlerinin hâkimiyet anlayışını devam ettirmiştir. Ülke hanedanın ortak malıdır anlayışı, taht kavgalarının en büyük nedeni olmuştur.
I. Ahmet veraset sisteminde değişiklik yaparak Ekber ve Erşed usulünü getirdi. Böylece Kafes usulü getirilerek şehzadelerin sancağa çıkması kaldırılarak en büyük ve en akıllı olan şehzadenin tahta geçmesi kanunlaştı.
Merkez Teşkilâtı: Hükümet, ordu ve eyalet yönetimi padişaha bağlıdır. Yönetim merkezi İstanbul, yönetim işi ise padişah tarafından saraydan yapılıyordu. Saray iki bölümden oluşurdu:
Birun; sarayın dış teşkilâtı, Enderun (saray okulu); devlet adamlarının yetiştirildiği okuldu.

İstanbul’un Yönetimi: Başkent olması sebebiyle kendine has bir yöntemi vardır. Adalet işlerine istanbul kadısı (Taht Kadısı) bakardı. Belediye işleri şehremini tarafından yürütülürdü. Güvenliği yeniçeri ağası sağlardı. Gündüz subaşı, gece asesbaşı İstanbul’un güvenliğinden sorumlu idi.
Divan-ı hümayun: Devletin siyasî, askerî, idarî, malî sorunlarının görüşülüp, askerî büyük davaların bakıldığı yerdir. Bugünkü Bakanlar Kurulu gibi olup tek farkı mahkeme gibi çalışmasıdır.
Kuruluş döneminde padişah, sadrazam, vezirler, kazasker, defterdar, nişancı katılırdı.
XVI. yy.dan itibaren müftü, yeniçeri ağası, kap-tan-ı derya, 17 yy.da Reis-ül küttap katılmıştır
Fatih’e kadar Cuma hariç hergün toplanırdı.
Fatih’ten sonra Sadrazam başkanlığında toplanırdı. Bu yüzder yavaş yavaş padişahlar yönetiminden uzaklaşmışlardır.
17. yüzyıl’dan sonra Divan önemini yitirdi.
II. Mahmut Divan’ı kaldırmıştır. Vezirlikleri kaldırıp yerine Nazırlıkları (Bakanlıkları) kurmuştur.
Padişah: Devletin idarecisi.
Sadrazam (Vezir-i azam): Seyfiye’yi temsil ediyordu. ASKERİ ve YÖNETİM’den sorumluydu. Padişahtan sonra gelen en büyük devlet memuru ve padişahın mutlak vekili idi.
Vezirler: Askerî ve siyasî işlerden sorumlu idiler.
Kazasker: Divan üyelerinden Kazaskerler: İlmiye’yi temsil ediyordu ve ADALET ve EĞİTİM’den sorumluydu.
Defterdar: Maliye işlerine bakardı. Kalemiye’yi temsil ediyordu.
Nişancı: Evraklara padişahın tuğrasını çekerdi. Dış yazışmaları düzenler, fethedilen araziyi tapu defterine kaydedip, dirlik dağıtırdı. Kalemiye’yi temsil ediyordu.
Reis-ül Küttap: Divan kâtiplerinin şefi idi. Nişancıya bağlıydı.
Kaptan-ı Derya: Donanmanın başkomutanı ve denizlerden sorumluydu.
Yeniçeri Ağası: Yeniçerilerden sorumluydu, ihtiyaç olduğunda görüşmelere katılırdı.
Müftü (Şeyhülislâm): Divanda alınan kararların İslâm dinine uygun olup olmadığı konusunda fetva verirdi.
17. yüzyıl’dan sonra Divan önemini yitirdi.
II. Mahmut Divan’ı kaldırmıştır. Vezirlikleri kaldırıp yerine Nazırlıkları (Bakanlıkları) kurmuştur.
Padişah: Devletin idarecisi.
Sancaklar: Sancak beyi tarafından idare edilir (Bugünkü il). Güvenliği subaşı, Adaleti şehir kadısı sağlardı.
Kazalar: Sancaktan küçüktür. Kadı tarafından idare edilir.
Köyler: En küçük idarî birimdir. Köy kethüdası tarafından idare edilir. II. Mahmut muhtarlıkları oluşturdu.
Mülk Arazi: Tamamen halka ait olan toprakla olup ikiye ayrılır.
 Öşriyye: Osmanlı Devleti’nin bu toprakla
fethetmeden evvel Müslümanların elinde buluna arazilerdir. Ürünlerinin bir kısmını vergi olarak ve rirlerdi. 1/10’unu
 Haraciyye: Gayri müslimlerden alınan tojrakların fetihden sonra eski sahiplerine bırakılınsıyla bu tür topraklarda yaşayan gayri müslim hakın ürünlerinin bir kısmının haraç alınmasıdır.

Vakıf Arazi: Alınıp satılması kesinlikle yas; olup vergiden muaftır. Gelirleri ile eğitim, bayınd lık, sağlık alanındaki, kimsesizlere yardım, ha) kurumlarının masrafları için ayrılmış arazilerdir.
Miri Arazi: Mülkiyeti devlete ait olan bu topra lar, işlenmesi amacıyla kişilere ve devlet memurl rı ile askerlere bırakılan topraklardır.
1. Dirlik gelirine göre topraklar (3’e aynin Dirlik arazi, Mülkiyeti devlete ait topraktır. D lete hizmeti olan kişiler maaş karşılığı verili Köylü vergiyi dirlik sahibine öderdi. O da “CEBELÜ” denen altı asker yetiştirirdi.
Böylece;
Özel mülkiyete son verilmiş  * Derebeylik rejimi engellenmiş  *  Üretimde süreklilik sağlanmış
Masrafsız olarak eyalet ordusuna sahip olmuş
Memur maaşlarını hazineye dokunmadan aşılamış
1. Has topraklar: Yıllık geliri 100.000 akçe üzeri olan topraklar (Padişah, şehzade, divan üyeleri)
2. Zeamet topraklar: Yıllık geliri 20.000 -100.000 akçe arası olan topraklarsında geliri arasında olan topraklardır. Gelirin 3.000 akçesini tımar sahibi kendi geçimine ayırır (kılıç tımarı), geri kalan 3.000 akçe için asker yetiştirirdi. Ayrıca; savaşta yararlılık gösteren askerlere Eşkinci Tımarı, saray görevlilerine Hizmet
Tımarı, cami imam ve hatiplerine Mustahfaz Tımarı verilirdi.
Tımar Sisteminin Uygulanması
Devlet vergilerini düzenli toplamıştır Devlet köylerde bile güvenliği sağlamıştır Devamlı savaşa hazır ordusu olmuştur «*• Üretimin devamı ve sürekliliği sağlanmıştır
2. Mukataa Arazi: Geliri doğrudan hazineye kalıyor.
3. Yurtluk Arazi: Geliri sınırlardaki Akıncılara verilir.
4. Ocaklık Arazi: Geliri kale muhafızlarına ve tersane giderlerine verilir.
5. Paşmaklık Arazi: Geliri hanedan üyelerine ayrılır.

OSMANLI TARİHİNDE İLKLER

KPSS TARİH NOTLARI

OSMANLI TARİHİNDE İLKLER 

1.İLK Osmanlı Padişahı OSMAN BEY dir.

2.Osmanlıların İLK Başkenti SÖĞÜT dür.

3.Osmanlılarda İLK defa Beylikten Devlete geçiş ORHAN GAZİ zamanında olmuştur.

4.İLK Osmanlı veziri ALLADDİN PAŞA dır.

5.İLK vakfı ORHAN BEY kurdu.

6.İLK düzenli ORDU ORHAN BEY zamanında kuruldu.

7.İLK para ORHAN Bey zamanında bastırıldı. 1327

8.İLK Medrese İZNİK te ORHAN BEY tarafından kuruldu.

9.Rumeli’ye geçiş İLK defa Orhan Beyin kardeşi SÜLEYMEN PAŞA ile olmuştur.

10. Rumeli de İLK ÜSS ÇİMPE KALESİ dir.

11. Osmanlılara katılan İLK beylik KARESİ BEYLİĞİ dir.

12. İLK ALTIN para FATİH zamanında bastırıldı.

13. İLK KAPAN-I DERYA Baltaoğlu Süleyman Bey dir.

14. Topçu birliği İLK defa I.MURAT zamanında kuruldu.

15. Karamanoğulları ile İLK savaşı I.MURAT yaptı.

16. Top İLK defa I. KOSOVA SAVAŞI ‘ında kullanıldı.

17. Savaş alanında şehit düşen İLK Padişah I. MURAT olmuştur.

18. Haçlılarla İLK defa SIRPSINDIĞI SAVAŞI ‘ında karşılaşıldı.(1364)

19. İLK YENİÇERİ OCAĞI I. MURAT zamanında kuruldu.

20. İstanbul İLK defa YILDIRM BAYEZID tarafından kuşatıldı.

21. Anadolu Türk Birliği İLK defa YILDIRIM BAYEZID tarafından kuruldu.

22. Osmanlılara Orta Avrupa nın kapıları İLK defa NİĞBOLU ZAFERİ ile açıldı.(1396)

23. Anadolu Türk Birliği İLK defa Ankara savaşı SONUNDA BOZULDU.(1402)

24. Osmanlılarda İLK taht kavgaları FETRET DEVRİ’ inde oldu.

25. İLK deniz savaşı ÇELEBİ Mehmet zamanında VENEDİKLİLER ile oldu.

26. İLK SÜRRE ALAYI ÇELEBİ MEHMET zamanında düzenlendi.

27. Kendi isteği ile taht’tan çekilen İLK Padişah II.MURAT olmuştur.

28. Avrupalılar İLK kez Türkleri Balkanlardan atamayacaklarını II.KOSOVA SAVAŞI ‘ından sonra anladılar.

29. Padişah emriyle öldürülen İLK sadrazam ÇANDARLI HALİL PAŞA dır.

30. İLK kez BALKANLARIN fethini tamamlayan FATİH dir.

31. HAVAN topu İLK defa İSTANBUL’UN FETHİNDE kullanıldı.

32. İLK Osmanlı KANUNLARI Fatih KANUNNAMESİ dir.

33. FATİH KANUNNAMESİ Osmanlı devletinin İLK ANAYASASI niteliğindedir.

34. Kalelerin topla yıkılabileceği İlk kez İSTANBUL FETHİ ile anlaşıldı.

35. İLK KAPİTÜLASYONLAR Orhan bey döneminde RAGUZA CUMHURİYETİ’ ne verildi.

36. Vezir-i azamlar İLK defa FATİH zamanında DİVANA başkanlık etmişlerdir.

37. İPEKYOLU İLK defa FATİH’ in Kırım’ı fethiyle Osmanlı denetimine girmiştir.

38. İLK defa Osmanlı tahtına iki kez çıkan II.MURAT ,son kez çıkan II.MUSTAFA dır.

39. dünyada İLK defa YİVLİ-SETLİ toplar II.BAYEZID zamanında yapılmıştır

40. İLK defa Avrupa Devletlerinin Osmanlı devletinin İÇ İŞLERİNE karışmasına neden olan olay CEM SULTAN ‘ın Papaya sığınmasıdır.

41. Osmanlı Devletli İran ile İLK büyük savaşı ÇALDIRAN SAVAŞI dır.(1514)

42. Osmanlı Padişahlarından İLK halife YAVUIZ dur.

43. Osmanlıların Kuzey Afrika daki hakimiyeti İLK defa MISIR ‘IN FETHİYLE başlamıştır.

44. YAVUZ’un Mısır ve Hicaz’ı feth etmesiyle BAHARAT YOLU İLK defa Osmanlıların denetimine girdi.

45. KANUNİ’nin Rumeli ye yaptığı İLK sefer BELGRAD seferidir.

46. Viyana İLK defa KANUNİ tarafından kuşatıldı.(1529)

47. Preveze Deniz savaşından sonra Türkler İLK defa AKDENİZ de üstünlüğü ele geçirdiler.(1538)

48. Kaptan-ı Derya ,Reis’ül –Küttap İLK defa KANUNİ zamanında divan üyesi oldu.

49. Osmanlılarla İran arasında imzalan İLK antlaşma AMASYA ANATLŞAMASI dır.(1555)

50. İLK defa sefere çıkmayan Padişah II.SELİM dir.

51. İlk defa İstanbul’da doğan,İstanbul’da ölen padişah II.SELİM dir.

52. Osmanlı Tarihinde İLK defa KANUN-U KADİM(yeniçeri Ocağına asker alma kanunu)III.MURAT zamanında bozuldu.

53. İLK defa Sultan I.AHMET zamanında şehzadeleri sancaklara gönderme uygulaması kaldırıldı.

54. Osmanlı İmparatorluğu Avusturya ya karşı siyasal üstünlüğünü ve yaptırım gücünü İLK defa ZİTVATOROK ANTLŞAMASI ile kaybetti.(1606)

55. Osmanlı Tarihinde askerler tarafından öldürülen İLK padişah GENÇ OSMAN (II.OSMAN) dır.

56. Osmanlılarda İLK bütçeyi TARHUNCU AHMET PAŞA yapmıştır.

57. İLK Türk İran sınırı KASR-I ŞİRİN antlaşması ile çizildi.(1639)

58. Çeşitli şartlar ileri sürerek,göreve gelen İLK VEZİR ,KÖPRÜLÜ MEHMET PAŞA dır.

59. Osmanlılar İLK defa KARLOFÇA (1699) ve İSTANBUL(1700) antlaşmaları ile toprak kaybetti.

60. Osmanlıların Rusya ile imzaladığı İLK antlaşma İSTANBUL ANTLŞMASI dır.

61. Osmanlıların kaybettiği İLK beylik ERDEL BEYLİĞİ dir.

62. Osmanlı Devleti İLK defa PASAROFÇA ANTLŞAMASINDAN sonra Avrupa dan geri kaldığını anlamıştır.

63. Osmanlı Devleti İLK defa Pasarofça Antlaşmasından sonra LALE DEVRİNDE Avrupa yı örnek alarak ıslahatlar yapmıştır.

64. Avrupa ya İLK elçiler Lale devrinde PARİS ve VİYANA ya gönderildi.

65. Osmanlılarda İLK Matbaa GAYRİMÜSLİMLER (Yahudi-Ermeni)tarafından açılmıştır.(15 yy)

66. Osmanlılarda İLK Türk Matbaası Lale Devrinde İBRAHİM MÜTEFERRİKA tarafından açıldı.(1727)

67. İLK kağıt fabrikası Lale Devrinde YALOVA da kuruldu.

68. İLK itfaiye örgütü LALE DEVRİNDE kuruldu.

69. Askeri alanda İLK ıslahatı I.MAHMUT yapmıştır.

70. İLK Mühendis Okulu 1731 yılında Kara Mühendis (Mühendishane-i Berri Hümayun)adıyla I. MAHMUT tarafından kuruldu.

71. İLK defa KAPİTÜLASYON lar 1740 yıllında Sürekli hale getirildi.

72. İLK defa Osmanlı Devletinden Halkı Türk ve Müslüman olan bir toprak parçası(Kırım)KÜÇÜK KAYNARCA ANTLŞMASI ile koparılmıştır.(1774)

73. Ruslar İLK kez KÜÇÜK KAYNARCA ANTLŞMASI ile iç işlerimize karışma hakkını elde etmiştir.

74. Rusya ya İlk kapitülasyonlar KÜÇÜK KAYNARCA ANTLŞMASI ile verildi.

75. Ulufe alım-satımı İLK defa I. ABDÜLHAMİD tarafından yasaklanmıştır.

76. İLK defa Avrupa orduları örnek alınarak kurulan ordu ZİZAM-I CEDİD ordusu dur.

77. Avrupa başkentlerinde İLK devamlı elçiler III. SELİM zamanında açıldı.

78. İLK devamlı elçilik LONDRA ya açıldı.(1793)

79. NAPOLYON İlk yenilgisini AKKA kalesi önünde NİZAM-I CEDİD ordusuyla yaptığı savaşta aldı.

80. Osmanlı Devletinde İLK Milliyetçilik hareketi SIRP İSYANI dır.

81. İLK defa padişahın yetkileri II. Mahmut’un ayanlarla imzaladığı SENEDİ İTTİFAK la (1808) azalmıştır.

82. Osmanlı Devletinde yaşayan azınlıklara İLK defa ayrıcalık BÜKREŞ ANTLAŞMASI ile SIRP lara verildi.

83. Osmanlı Devletinden bağımsızlığını kazan İLK devlet YUNANİSTAN olmuştur.(1829-Edirne Antlaşması)

84. Boğazlar Sorunu İLK defa HÜNKAR İSKELESİ ANTLKAŞASI ile ortaya çıktı.(1833)

85. İngilizlere İLK defa kapitülasyonlar BALTA LİMANI TİCARET ANTLAŞMASI ile verildi.(1838)

86. İLK gazete TAKVİM-İ VAKAYİ adıyla II. MAHMUT zamanında çıkarıldı.(1831)

87. Nüfus sayımı İLK defa II. MAHUT zamanında yapıldı.(1831)

88. Tımar ,Zeamet ve Müsadere(Mallara el koyma) İLK defa II. MAHMUT tarafından kaldırıldı.

89. İLK defa Polis örgütünün temelleri II. MAHMUT zamanında atılmıştır.

90. İLK defa Divan Teşkilatı kaldırılarak Bakanlıklar II. MAHMUT zamanında kuruldu.

91. Öğretim İLK defa II. MAHMUT zamanında zorunlu hale getirildi.

92. İLK Posta Örgütü II. MAHMUT zamanında kuruldu.

93. İLK defa Tercüme Odası,Yabancı Dil Okulu,Devlet Memuru Yetiştiren Okullar II. MAHMUT tarafından açıldı.

94. İLK defa yurt dışına öğrenci II.MAHMUT zamanında gönderildi.

95. Kılık-Kıyafette İLK değişiklik II.MAHMUT zamanında yapıldı.

96. İLK defa Padişah kendi gücünün üstünde bir gücü TANZİMAT FERMENI ile tanımıştır.

97. Osmanlılarda İLK kağıt para KAİME adıyla 1841 de ABDÜLMECİT tarafından bastırıldı.

98. İLK demir yolu hattı TANZİMAT DÖNEMİNDE döşendi.(1866)

99. Telgraf İLK defa TANZİMAT DÖNEMİNDE kullanılmaya başlandı.(1854)

100. Laik Kanunlar İLK defa TANZİMAT DEVRİNDE çıkarıldı.

101. Askerliğin İLK defa bir bedele bağlanması ISLAHAT FERMENI ile olmuştur.(1856)

102. Osmanlı Devleti Kırım savaşında onra Avrupalı devletlerin himayesine girerek İLK defa BAĞIMSIZ DEVLET OLMA ÖZELLİĞİNİ kaybetmiştir.

103. Osmanlı Devleti dışarıdan borç parayı İLK defa Kırım Savaşı(1856) sırasında İngilizlerden I.ABDÜLMECİT zamanında almıştır.

104. Osmanlı Devletini Avrupa Devleti sayılması İLK defa 1856 PARİS ANTLAŞMASI ile kabul edilmiştir.

105. İLK OSMANLI ANAYASASI Mithat Paşa başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanarak II.ABDÜLHAMİD zamanında ilan edildi.

106. Osmanlı devletinde ,halk yönetime İLK defa I. MEŞRUTİYET döneminde katıldı.

107. Osmanlı Devletinde Mecelle Hukuku İLK defa I. MEŞRUTİYET döneminde uygulamaya konulmuştur.

108. İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ Türk Tarihinde milliyetçiliği İlk defa resmi bir ideoloji haline getirmiştir.

109. Türk tarihinde parti diktasıyla yönetim İLK defa İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ nin yönetimiyle gerçekleşti.

110. İttihat ve Terakki Partisi (Cemiyeti,Fırkası) devlet yönetimini İLK defa kesin olarak I. BALKAN SAVAŞI sırasında ele geçirdi.(Babı Ali Baskını)

111. Balkan savaşı İlk defa KARADAĞ’ ın Osmanlı devletine savaş açmasıyla başlamıştır.

112. Osmanlı Tarihinde İLK DENİZALTI filosu II. ABDÜLHAMİT zamanında oluşturuldu.

113. Osmanlı devletinin I. Dünya Savaşından sonra paylaşıldığı İLK Antlaşma SYKES-PİCOT antlaşmasıdır.