Kategori arşivi: Meleklere İman

Kiramen Kâtibin Melekleri

[sscb]

Kiramen Kâtibin  melekleri hakkında bilgi verir misiniz? Bu meleklere ne gerek vardı?

“Hem şüphesiz üzerinizde, elbette (amellerinizi) muhafaza edici (melekler) vardır. Kiramen Kâtibin (şerefli yazıcılar)! Her ne yaparsanız bilirler! Şüphesiz ki ebrar (güzel amel sahibi, içi dışı tertemiz hayırlı insanlar) nimet içinde (Naim Cennetinde)dirler! Şüphesiz ki günahkârlar da, yakıcı ateş içinde (Cehennemde) dirler!” (İnfitar, 10-13)

“Celalim hakkı için, insanı (biz) yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz! Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız! O iki kaydedici (melekler her yaptığınızı) kaydederken(onlar) sağdan ve soldan (her iki tarafınızda) oturmakta olan (melekler)dir. (İnsan) hiçbir söz söylemez ki, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici (melek) bulunmasın!” (Kaf, 16-18)

Kiramen Kâtibin melekleri, gayb olanı yani kulun içinden geçen niyetleri bilemezler

Kiramen Kâtibin melekleri bilindiği gibi, insanların sağında ve solunda bulunup iyi ve kötü bütün işlerini yazmakla görevlendirilmiş iki melektir.

Kaf suresinde de geçtiği şekilde, “Melekler gaybı, kulun içinden geçen niyetleri bilemezler. Fakat kul bir iyilik yapmaya kastedince, ondan meleklerin idrak edeceği misk kokusu gibi bir koku yayılır da bundan o kulun iyilik yapmaya azmettiğini bilirler. Kötülüğe kastedince de, onun kötülük yapmaya niyet ettiğini anlarlar.” (Celaleddin Suyuti, El- Habaik, s.106)

Elbette insana şah damarından daha yakın olan Allah (cc) kulun içinden geçenlerin hepsini bilir ve muhafaza eder.

Kiramen Kâtibin melekleri, Allah’ın(cc) adaletinin mükemmelliğini gösteren şahitler hükmündedirler

Kiramen Kâtibin meleklerinin görevleri, insanoğlunun her amelini yazmakla, Allah’ın adaletinin izzetini muhafaza etmek, hem de her insanın hesaba çekileceği gün için güvenilir birer şahit olmaktır.Çünkü hesap günü insan amelleriyle karşılaştığında “ben yapmadım, görmedim, söylemedim” deyip amellerine itiraz edebilir. Allah’ı adaletsizlik ile suçlayabilir. Adaletin sağlanması için güvenilir bir şahit huzurunda itiraz ettiği amelleri ispat edilmelidir. Bundan dolayı Allah (cc) her şeyi eksiksiz yazanKiramen Kâtibin meleklerini her iki omzumuza koymuştur.

Kiramen Kâtibin melekleri, mahkeme-i kübrada şahitlik yapabilecek niteliklere sahiptirler

Hesap gününün öneminden dolayı bu meleklerin şahitliklerinin geçerli olması gerekir. Kiramen Kâtibin meleklerinin şahitliklerinin geçerli oluşlarına dair özellikleri şöyle belirtilmiştir:

1-) “Hâfız” dırlar. Yani iyi ya da kötü bütün amellerimizi gözetip, korur ve unutmayarak kayda geçirirler.

2-) “Şerefli” dirler. Allah (cc) katında saygın, görevlerinde asla kusur etmeyen meleklerdir.

3-) “Kâtip”tirler. Amelleri yazarak sağlamlaştırıp, sabitleştirirler.

4-) “Bilerek” yazarlar. Yani yazdıklarının ne anlama geldiğini bilirler.

Her insanın ameli, onun cennete ya da cehenneme girmesine sebep olacağından ehemmiyetle kayıt edilir. Sonra bu amel defteri, sahipleri önünde açılır. Allah’ın kusursuz adaleti ile Kiramen Kâtibin melekleri huzurunda muhasebe eleğinden geçirilir. Adalet terazisinde tartılıp, gereken ceza ya da mükâfatlar verilir. 

Kiramen Kâtibin meleklerine ne gerek var?

[sscb]

Soru:

Kiramen Katibin melekleri hakkında bilgi verir misiniz? Bu meleklere ne gerek vardı?

Cevap:

KiramenKâtibin meleklerinin görevleri, insanoğlunun her amelini yazmakla, Allah’ın adaletinin izzetini muhafaza etmektir. Çünkü bu melekler Mahkeme-i Kübra’da Allah’ın kusursuz adaletiyle hiçbir kimseye haksızlık yapılmadığına güvenilir birer şahit olacaklardır.
Kiramen Kâtibin melekleri hakkında daha detaylı bilgi almak içinKiramen Kâtibinadlı makalemize bakınız. 

Allah Meleklere Muhtaç Değildir

[sscb]

Allah’ın her şeye gücü yettiği halde niçin kainattaki işleri meleklerine yaptırıyor?

“Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” (Yasin, 82) “Allah, Samed’dir (her şey her cihetle O’na muhtaç olduğu halde, O hiçbir şeye muhtaç olmayandır)!” (İhlas, 2)

Yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan Allah, yarattığı hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi meleklerine de muhtaç değildir

Allah (cc) sonsuz kudret sahibidir. Sonsuz kudreti ile tek başına her varlığı yaratır. Yarattıklarını istediği şekilde idare eder.

Meleklerin yaptığı işler, Allah’a olan ibadetleridir

Meleklerin büyük bir kısmı sadece Allah’ı tesbih etmek ile vazifelidir. Kâinattaki düzeni sağlamakla vazifeli olan “amele” melekleri ise, hem tabiat kanunları (Adetullah) ile ilgilenirler hem de Allah’ı zikretmeye devam ederler. “Amele” melekleri zerreden en büyük gezegenlere kadar her varlığın idaresindeki kanunların uygulanmasında bizzat bulunup, hizmet ederler. Meleklerin bu kanunları uygulamaları, onların ibadetleri hükmündedir. Diledikleri gibi yönetme yetkileri asla yoktur. Meydana gelen her bir durum ve vaziyet Allah’ın kontrolü altındadır. Her şey Allah’ın yaratması ve düzenlemesi iledir.

Melekler, Allah’ınmükemmel isim ve sanatlarını gösteren hizmetkârlarıdır

Her güzel güzelliğini görmek ister. Mesela bir sanatkâr eşi benzeri olmayan bir sanat ortaya koyduğunda ondaki güzelliği ilk önce kendisi izlemek ister. Ve bundan lezzet alır. İşte Allah (cc) hem hayret hem hayranlık uyandıran sanat harikası meleklerini öncelikle kendisi seyreder. Çünkü meleklerdeki yüksek kabiliyet, güzellik ve mükemmellik Allah’a ait olup, Allah’ın isimlerinden akseden parıltılardır. Allah’ın, meleklerini çalışırken izlemesi, sanatındaki kendi kudretini, rahmetini, idare ve egemenliğini izlemesi demektir. Allah (cc), kendi isimlerinin muhteşem faaliyetlerini melekleri üzerinde seyreder. Allah’ın, meleklerini idare edip ihtiyaçlarını temin etmesi ve onlara lütuflarda bulunmasından gelen bu lezzetin eşi ve benzeri kesinlikle yoktur. Bu lezzet Allah’ın kendi yüce zatına layık “mukaddes bir lezzeti” olup insan bunu tabirden ve idrakten acizdir.

Melekler,kâinatta ilâhî muhteşem kanunları uygulayarak Allah’a hayranlıkla ibadet ederler

Kâinat, Allah’ın hayret verici ve olağan üstü sanat eserleriyle dolu, muhteşem bir sergisidir. Her bir sanatkâr sanatındaki incelik ve güzellikleri anlayacak ve takdir edecek seyircilerin bulunmasını ister.Cin ve insanların takdir ve tefekkürleri,bu muhteşem kâinat segisindekiharika sanatlar için yeterli gelmez.Bu vazifeiçinAllah’ın, yerin merkezinden yedi kat semaya kadar her yerde bulunabilecekmelekleri vardır.Melekler memur oldukları işleri yapmakla birlikte bu işlerde Allah’ın isim ve sıfatlarını hayranlıkla izlerler. Ve Allah’ı hamd ü sena ile tesbih edip, sanatını ve icraatını takdir ederler. Mesela, gök gürültüsü, Ra’d meleğinin Allah’ın kudretini ilan eden bir tesbihi hükmündedir. Hem görevini hem de tesbihini yapar.

Melekler Allah’ın izzet ve azametini gösteren perdelerdir

“İşlerinde akılların hayrette kaldığı O Zât her türlü kusurdan nihayet derecede münezzehtir.” Allah her işi bizzat kendisi yaptığı halde izzet ve azametine zarar gelmemesi için sebepleri kendisine perde yapmıştır. Çünkü insan yüzeysel bakışı ve dar düşüncesiyle bir takım işleri -hiç de basit olmadığı halde- basit ve abes görebilir. Ve haşa: “Allah neden böyle küçük işlerle meşgul oluyor?” düşüncesi ile Allah’ın büyüklüğünü idrak edemez. Hem çok hikmetleri olduğu halde, ilk bakışta çirkin gibi görünen hadiseler vardır. Allah (cc) bu hadiselerde “İzzet”ini muhafaza için kendisini gizler. Böylece “Azameti”nin tenkit edilmesine ve sonsuz “Merhameti”nin, merhametsizce eleştirilmesine ve suçlanmasına engel olur. Çünkü bazı insanlar bu gibi hadiselerin iç yüzündeki güzelliği göremeyip ön yüzündeki çirkinliği Allah’a (haşa) yakıştıramayarak Allah’ın izzet ve azametini tenkit etmeye kalkarlar. Bundan dolayıdır ki Allah (cc); İzzetine ve azamatine dil uzatılmaması için melekleri ve sebepleri araya perde olarak koymuş böylece insanları bu ağır mesuliyetten kurtarmıştır. Şu da bilinmelidir ki; melekler Allah’ın temiz ve pâk perdeleridir. Allah, haksız şikâyetlere maruz kalmamaları için meleklerine de perde olacak sebepler yaratmıştır. Bir rivayette vardır ki: “Azrail (as) Allah’a yalvararak demiş ki: “Ruhları teslim alma vazifesinde senin kulların bana küsecekler, benden şikâyet edecekler.” Allah (cc) ona cevaben demiş: “Senin vazifene hastalıkları ve musibetleri perde yapacağım. Ta kullarımın şikâyetleri onlara gitsin sana gelmesin.” İşte ölüm geldiğinde nasıl hastalıklar ve musibetler insanlar ile Azrail (as) arasında bir perdedir. Azrail (as) hiç akla gelmez. Aynen öyle de Azrail’in (as) kendisi de bir perdedir. Ta ki ölümdeki hikmetleri, güzellikleri, faydaları göremeyen insanların haksız isyan ve şikâyetleri Allah’a gitmesin. “Her kim Allah’a, Allah’ın meleklerine, peygamberlerine, Cebrail ile Mikail’e düşman olursa iyi bilsin ki Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.” (Bakara Suresi, 98 ) 

Cinlerden peygamber gelmiş midir?

[sscb]

Soru:

İnsanlardan önce yaşayan cinlere kendilerinden peygamber gönderilmiş midir?

Cevap:

“Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” (Enam, 130)
Hz. Âdem (as) yaratılıp halife kılınmasına kadar cinlerden de peygamber gelmiştir. Bununla ilgili farklı görüşler vardır.

Dahhâk’ın cinlerden peygamber geldiğine dair görüşü:

“Tıpkı insanlar gibi, cinlerden de birtakım pey­gamberler gelmiştir.” Buna delil olarak da, hem Enam 130, hem de:
“Hiçbir ümmet müstesna olmamak üzere onun içinde mutlaka bir uyarıcı gelip geçmiştir.” (Fatır, 24) ayetini delil yapmıştır. (Fahrettin-i Razi Tefsiri Kebir)

Fahrettin-i Razi’nin bu konuya dair görüşü şöyledir:

“Cenâb-ı Hak:
“Eğer onu bir melek yapsaydık, o (meleği) de herhalde bir adam (suretin­de) gösterirdik…” (Enâm, 9) buyurmuştur. Müfessirler bunun sebebini:
“İnsanın in­san ile olan yakınlığı, onun melek ile olan yakınlığından daha mükemmeldir; binaenaleyh, Allah’ın hikmetine göre, bu yakınlığın daha mükemmel olması için, insanlara, insanlardan peygamber göndermiştir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, bu sebep, cinler hakkında da söz konusudur. Bi­naenaleyh, cinlerin peygamberinin de cinlerden olması gerekir.”

Taberi Hazretlerinin bu konudaki görüşü de şöyledir:

“Onların orada bozgunculuk çıkarmaları, kan döküp birbirlerini ve peygamberlerini öldürmeleri üzerine Allah (cc) meleklerden bir sınıf ile cinlerden İblis’i gönderdi.”
İblis o zaman Allah’a (cc) çok ibadette bulunduğu için cennete kadar yükselmişti.
“İblis ve beraberinde bulunan melekler, yeryüzünde yaşayan cinlerle savaşmışlar, onların, denizlerdeki adalara ve dağların başlarına kaçıp sığınmalarını sağlamışlardır.” (Taberi Tefsiri)

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

de cinlerden peygamber gönderildiği görüşündedir:
“Allah-ü Teâlâ yeryüzünde renksiz, dumansız ve ısısız ateşten cinleri yaratıp, Meâric ismini vermiştir. Bu, cinlerin babası olmuştur. Ondan Meârice isminde zevcesini yaratmıştır. Bunların izdivacından cin taifesi meydana gelmiş, yüz binlerce kabile oluşmuştur. Lanetlenmiş şeytan da onlardandır. Cin taifesi zamanla çoğalarak yeryüzünü doldurmuştur. Onların asıl şekilleri insan şeklindedir. Fakat melekler gibi latif cisim olduklarından istedikleri şekilleri alabilirler. Zamanla iyiden iyiye çoğalan cin taifesi yeryüzüne sığmaz olunca, iblis kendi zürriyetini alarak dünya semasına çıkıp orada yerleşti.
Bütün cinler gece gündüz Allah-ü Teâlâ’ya ibadet edip asla isyan etmezlerdi. Yedi bin sene sonra yeryüzünde kalanları çeşitli sapıklıklara ve kan dökmeye başlayarak ibadetlerini terk edip günah işlediler.
Sonra Hakk Teâla her yüzyılda bir kere kendilerinden bir peygamber gönderdikçe o peygamberi öldürerek on iki bin senede yüz yirmi peygamber katletmişlerdir.
Bunun üzerine Allah (cc) meleklerden bir ordu ile birlikte İblis’i onların üzerine gönderdi. İblis ordusu ile birlikte onları öldürüp, kalanları da yerden, deniz adalarına sürdü.”

Netice olarak:

İlk insan olan Hz. Âdem’in yaratılıp peygamber olarak gönderilmesiyle, cinlerle insanlar bir arada yaşamaya başladıklarından, insanlara gönderilen peygamberler cinlere de peygamberlik vazifesi yapmıştır. 

Allah’ın meleklere ihtiyacı mı var?

[sscb]

Soru:

Allah’ın her şeye gücü yettiği halde, kâinattaki işler için neden melekleri yaratmış?

Cevap:

Allah, yarattı ğı hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi meleklere de muhtaç değildir.
“Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, O’nun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” (Yasin, 82)
“Allah, Samed’dir (her şey her cihetle O’na muhtaç olduğu halde, O hiçbir şeye muhtaç olmayandır)!” (İhlas, 2) Melekler Allah’a yardım için değil, Allah’a ibadet için yaratılmışlardır. Onlar, kâinatta Allah’ın kanunlarını uygulayan memurlardır. Diledikleri gibi yönetme yetkileri yoktur. Onlara bu büyük işleri yapabilecek kudreti veren de Allah’tır. Yaptıkları işler, onların Allah’a olan ibadetleridir. Melekler, Allah’ın mükemmel isim ve sıfatlarını gösteren aynalar hükmündedirler. Allah, kendi sanatı olan meleklerinde, kendisine ait olan bu muhteşem isim ve sıfatları seyretmek ister. Melekler, Allah’ın muhteşem kanunlarını görüp uyguladıkça Allah’a karşı büyük bir hayranlık duyarlar. Bu kanunları kâinatta işleyerek, Allah’a karşı büyük bir hayranlıkla ibadet etmektedirler. Melekler, Allah’ın izzet ve azametini gösteren perdelerdir. Allah, her işi bizzat kendisi yaptığı halde izzet ve azametine zarar gelmemesi için sebepleri kendisine perde olarak yaratmıştır. Bir padişah halkına ziyafet vermek istediğinde mutfağa gidip kendisi yemek pişirmez. Bu işi sarayın aşçısına yaptırır ki, basit işlerle meşgul olmakla izzet ve şerefine leke gelmesin. Kâinattaki her işin faili ve sahibi Allah’tır. Fakat izzet ve azameti ne gölge düşmemesi için meleklerini ve pek çok sebepleri perde olarak yaratmıştır.
Bu konu hakkında daha detaylı bilgi almak için “Allah Meleklere Muhtaç Değildir adlı makalemize bakabilirsiniz. 

Melekler niçin yaratılmıştır?

[sscb]

Soru:

İnsanlar ve cinler ibadet için yaratılmış. Peki meleklerin yaratılış gayesi nedir?

Cevap:

Melekler, insanlar ve cinler gibi Allah’a (cc)ibadet ve O’nu (cc) tesbih etmek için yaratılmışlardır. Ve aynı zamanda melekler şuur sahibi olduklarından Allah’ın (cc) kâinat kitabındaki isimlerini okuyup tefekkür edip düşünürler.
Kâinatın yaratılışındaki amaç “ibadet”tir. Övgü, şükür, minnet duymak kısaca“hamd” etmek ibadetin öz bir şeklidir.“Hamd”in en meşhur manası, Allah’ı (cc) şanına yakışır şekilde anıp, tesbih etmektir.
Allah (cc) kâinattaki yaratmış olduğu her şeyle kendini tanıttırmak ve sevdirmek istiyor. Elbette Allah’ın (cc)kendisini tanıttırmak ve sevdirmek istemesine karşılık şuurlu ve bilinçli bir kulluk gerekir.
İnsanlar ve cinlerin ise kâinatın her tarafındaki muhteşem eserlerin tamamını görmeye imkânları yeterli gelmez. Fakat melekler kâinatın her yerinde bulunabilirler. Tüm harika eserleri görüp tefekkür edebilir Allah’ın (cc)isimlerini seyredebilirler. Böylece kendilerine has tesbihleri ile Allah’a (cc) ibadet ederler.
Gökyüzündeki milyarlarca gezegenden biri olan küçücük dünyaya dikkatle bakıldığında görülüyor ki magma denilen çekirdeğinde ortalama 5000 C sıcaklığı saklıyor. Yüzeyindeki yedi kıtası ve dev okyanuslarıyla muhteşem görünüyor. Kıtaları ise dağlarla, vadilerle, nehirlerle, bahçelerle süslenmiş. O bahçeler insanın yüzüne gülümseyen türlü renklerde, şekillerde ve kokularda olan çiçeklerle donatılmış.
Şimdi gözlerimizi gökyüzüne çevirelim. Yıldızlar, gezegenler dünyamızdan çok daha süslü ve muhteşem bir görüntü çiziyor. İnci taneleri gibi dizilmiş bu yıldızları insanlar Hz. Âdem’den (as) beri inceledikleri halde muhteşem donanımlarının ve vazifelerinin acaba kaçta kaçını anlayabilmişlerdir?
Denizlerin dibindeki inci ve mercanların kusursuz sanatını şuursuz balıklar anlayamayacakları gibi insanların da tüm bu güzelliklere ulaşabilmesi mümkün değildir.
En mükemmel teleskoplarla görülmesi zor olan uzaydaki galaksiler, rengârenk nebulalar, kandil hükmünde olan yıldızlardaki muhteşem sanatlar, Allah’ı (cc)zikredecek şuur sahibi varlıkları gerekli kılar. Tüm bu sanatları görüp anlayıp düşünecek takdir edip hayranlığını dile getirecek şuurlu varlıklar ise meleklerdir. 

Şeytan hiç insanlara görünmüş müdür?

[sscb]

Soru:

Şeytan insanlara görünür mü? Şeytanı gören insanlar var mıdır?

Cevap:

“Şüphesiz ki, şeytan size düşmandır; öyle ise (siz de) onu (kendinize) düşman edinin! O kendi taraftarlarını ancak alevli ateş ehlinden olsunlar diye çağırır.” (Fâtır Suresi, 6)
Şeytan Allah’a (cc)başkaldırma cüretinde bulunan, son derece isyankâr, insanlara karşı büyük bir düşmanlık besleyen, insanları doğru yoldan alıkoymak için türlü çabalar harcayan bir varlıktır. Tarihin başından bu yana tüm insanları Allah’ın (cc) yolundan saptırmaya çalışmıştır. Şeytan kendi asli suretinin dışında, her yerde, her zaman değişik varlık ve şekillerde insanın karşısına çıkmış ve onlar tarafından görülmüştür.
Şeytan cin taifesinden olduğu için onlar gibi muhtelif şekillere bürünerek bu madde âleminde görülebilirler. Hz. Peygamber (asm) bu hususta şöyle demiştir:
“Cin taifesi üç kısımdır: Üçte birinin kanadı vardır, havada uçarlar. Üçte biri yılanlar, köpekler şeklindedirler. Üçte biri de göçebe olup, insanlarla beraber dolaşırlar.” (Rumuz el e-hadis )
Bu hadisten de anlaşılacağı gibi şeytan, çeşitli suretlere bürünerek kedi, köpek, keçi ve yılan şekillerine girmiştir. Hatta Hz. Âdem (as) ile Havva’yı yılan şekline girerek aldatmıştır. Şeytanın bu şekilde, çeşitli suretlere girmesi kendi kudretinden olmayıp; bu hususta Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği kudret sayesindedir. Şeytan, ancak Hz. Peygamberin(asm) suretine ve O’nun (asm) vârisi olan, büyük veli zatların suretine giremez
Şeytan, daha çok insan şeklinde özelliklede kötü insanların suretinde görünmüştür. Ancak Hz. Peygamberin(asm) suretine ve O’nun (asm) vârisi olan, büyük veli zatların suretine giremez.
Allah Resulü(asm) şeytanın kendi kılığına giremeyeceğini şöyle ifade etmiştir :
“Bir kimse beni rüyasında görse, gerçekten beni görmüş olur. Zira şeytan, benim kılığıma giremez.” (Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili )
Asırlar boyunca tüm insanları Allah’ın (cc) yolundan saptırmaya çalışan şeytan insanlığın gözde şahsiyetlerinden olan peygamberlere (as), onların takipçilerine, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (asm), O’nun (asm) vârisi olan, sahabe ve büyük veli zatlara görünmüştür. Hatta şeytan bununla da kalmayıp kâfirlere ve müşriklere de görünerek, mübarek insanları Allah’ın (cc) yolunda saptırmak için, onlara yardımcı olmuştur.
Şeytanın görünmesine dair rivayetlerin bir kısmı şöyledir:
Peygamberlerin şeytanı görmelerine dair rivayetler: Hz. İsa (as) şeytanı uyandığında başucunda görmüş, onun malı olan kerpice tenezzül etmemiştir:
Hz. İsa (as) yarım kerpici başının altına koymuş, yatıp uyumuştu. Uyanıp gözlerini açtığında İblis’i başında bekler buldu. Ona:
“A melun başımda ne bekliyorsun?” diye sordu.
İblis ona dedi ki:
“Başının altına koyduğun benim kerpicim. Bütün dünya benim malım olduğuna göre, bu kerpiç parçası da benim malımdır demektir. Mademki malımı kullanıyorsun bana ortak oldun demektir.”
Hz. İsa (as) kerpici başının altından aldı, fırlatıp attı. Yeniden uyumaya niyetlendi. İblis de savuştu gitti. (Mantıku’t Tayr, Feridüddin Atar) Hz. Süleyman diğer peygamberlerden farklı olarak şeytanlarla ve cinlerle görüşmüş, onlara hükmedip, emrinde çalıştırmıştır.
Birtakım şeytanlar ve cinler Hz. Süleyman’ın(as) emrinde çalışmakta, ona çeşitli işlerde hizmet etmektedirler. Aralarında bina işleri, dalgıçlık gibi işlerde çalışanların bulunduğunu da Allah (cc), Kuran’da bildirmektedir:
“Şeytanlardan da, onun için dalgıçlık yapanları ve bundan başka iş görenleri (emrine verdik.) Ve onları koruyanlar (biz) idik.” (Enbiya Suresi, 82)
Allah (cc), Hz. Süleyman’ı(as) çeşitli vesilelerle desteklemiş, onun hâkimiyetini dünya üzerindeki hiç kimsenin yenilgiye uğratamayacağı şekilde kuvvetli kılmıştır. Ayetlerden Hz. Süleyman’ın (as)hizmetine verilmiş olan cin ve şeytanlar üzerinde çok büyük bir hâkimiyeti olduğu da anlaşılmaktadır:
“Bunun üzerine rüzgârı ona boyun eğdirdik; onun emriyle istediği yere yumuşak olarak akıp giderdi. Her bina yapan ve dalgıçlık eden şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirler­le birbirlerine bağlı olan diğerlerini de (ona boyun eğdirdik).” (Sad Suresi, 36–38)
Hz. Muhammed’in (asm) şeytanı görmesine dair rivayetler: Hz. Muhammed (asm) şeytanı görmüş onu yakalayıp, sonra serbest bırakmıştır.
Ebu Hureyre’den:
“Resulülah (asm):
“Cinler den bir ifrit (şeytanın en şerlisi ve korkuncu) dün akşam namazımı bozmak için bana musallat oldu. Fakat Allah (cc)bana ona karşı bir imkân nasip etti. Hemen yakaladım. Hepiniz sabah gelip göresiniz diye onu mescide bir direğe bağlamak istedim. Fakat ona kardeşim Süleyman’ın (as):
“Rabbim bana mağfiret buyur ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir saltanat ihsan et! Şüphesiz ki Vehhâb (çok ihsan edici) olan ancak sensin!” (Sad, 35) diye yaptığı duayı hatırladım. Ve onu kovarak yanımdan uzaklaştırdım.
Yine Ebu Derda’nın rivayetinde:
“Kardeşimiz Süleyma’nın (as) duası olmasaydı sabaha kadar bağlı kalacak, Medineli çocuklar sabahleyin gelip onunla oynayacaklardı.” buyurdu. (Hayât’üs Sahabe)
Hz. Süleyman (as) , şeytanları ve cinleri kendi emrinde çalıştırmış, onları hak dinin faydasına olacak işlerde kullanmıştır. Kimseye nasip olmayacak bir saltanata sahip olmuştur. Kuşkusuz bu onun Allah’ın(cc) üstün kullarından olduğunun ve duasının kabulünün açık bir göstergesidir. Şeytan, Allah’ın (cc) “Muhammed’e (asm) bir şekilde gidecek ve insanları nasıl aldattığını anlatacaksın. Sana ne sorulursa doğru cevap vereceksin” şeklindeki emri üzerine Hz. Muhammed’le (asm) görüşmüştür.
İbni Abbas (ra) den naklen Muaz bin Cebel rivayet ediyor:
Bir gün Resulüllah Efendimiz (asm) Hz. Eyyüb El-Ensarî’nin (ra) evinde ashabı ile sohbet ederlerken, dışarıdan:
“Ya Resulüllah! Görülecek, halledilecek bir işim var. Halli için içeriye girmeme müsaade buyurur musunuz?” diye bir ses geldi. Bu sesi işiten Resulüllah Efendimiz (asm) ashaba dönerek:
“Bu sesin sahibinin kim olduğunu biliyor musunuz?”
“Allah ve Resulü en iyi bilendir. Sesin sahibinin kim olduğunu bilmiyoruz ya Resulullah!” dediler. Efendimiz (asm):
“O, melûn İblîs’tir Allah’ın (cc)laneti O’nun üzerine olsun.” buyurunca:
Hz. Ömer (ra) hemen yerinden fırlayarak:
“Ya Resûlullah! İzin veriniz. O’nu hemen öldüreyim.” dedi.
“Dur ya Ömer! Bilmez misin ki O’na belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir. Buna kimse muktedir değildir. Öldürmeyi aklından çıkar.” dedikten sonra şöyle buyurdu:
“Kapıyı açın, gelsin. O, buraya gelmek için emir almıştır. Söyleyeceği sözleri iyice anlamaya çalışınız.”
Resulüllah’ın(asm) izni üzerine açılan kapıdan melun İblîs içeri girdi. Gözleri yukarı doğru açılmış, kafası büyük bir fil kafası gibi, şaşı, köse bir ihtiyar görünümünde idi. İblîs:
“Selam sana ya Muhammedi Selam size ey Peygamber ashabı!” diye selam verdi. İblîs’in selamını kimse almadı. Peygamber (asm) Efendimiz:
“Selam Allah’ındır ey mel’un! Buyurarak, bize niçin geldin ya laîn?” Diye sordu.
İblis:
Ben de buraya gelmekten çok rahatsız oldum. Allahü Teala’nın, bir melekle:
“Habibim Muhammed’e (asm) zeliline bir şekilde gidecek ve insanları nasıl aldattığını anlatacaksın. Sana ne sorulursa doğru cevap vereceksin şeklindeki emri üzerine buraya geldim.” dedi.
Bunun üzerine PeygamberimizEfendimiz (asm):
“Ya mel’un! Söyle bakalım. İnsanlar arasında en çok sevmediğin kimdir?” diye sordu, İblîs:
“Sensin ya Muhammedi” diye cevap verdi…
Bundan sonra Hz. Muhammed (asm) ve İblis arasında epey uzun ve tafsilatlı bir konuşma geçer. Sahabelerin de şahit olduğu bu konuşmanın sonu şöyle biter:
…İblis, bundan sonra Resulüllah Efendimiz’e (asm) kendi durumunu anlatmaya başladı:
“Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkân yoktur. Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm o kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsay­dı.” yeryüzünde:
“Allah’tan başka ilah yoktur ve Mu­hammed(asm) Allah’ın (cc)resulüdür. Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kı­lanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevin­den bir şey yoktur. Sen ancak Allah’ın(cc) resulüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzün­de tek kâfir bırakmazdın.”
Sen, Allah’ın (cc)halkı üzerinde bir hüccetsin. Ben de, kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere bir sebebim.
Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.
Saadet ehli kılan Allah (cc). Şekavet ehli kılan da Allah’dır (cc).
Bundan sonra, Resulullah Efendimiz(asm) şu iki ayet-i kerimeyi okudu:
“Ancak Rabbinin merhamet buyurduğu kimse­ler müstesnâ. Zâten onları bunun için (rahmete ehil olan­ları rahmet, ihtilâfa ehil olanları ihtilâf için) yarattı. Böylece Rabbinin, “Celâlim hakkı için, Cehennemi bütün cinler­den ve insanlardan doldu­raca­ğım!” sözü tamâm oldu.” (Hud, 119)
“Allah’ın, kendisi için takdîr ettiği bir şey(i ye­rine getirmek)te Peygambere herhangi bir zorluk yok­­tur. Bundan önce gelip geçen (peygamber)ler içinde Allah’ın kānûnu (böyle)dir. Allah’ın emri ise, mutlakā yerini bulan bir kaderdir.” (Ahzab, 38)
Bundan sonra, Resulullah Efen­dimiz, (asm) İblis’e şöyle buyurdu:
“Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah’a (cc) dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum. Söz veririm.”
Bunun üzerine İblis şöyle dedi:
“Ya Resulullah, iş verilen hükme göre oldu. Kararı yazan kalem de kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.”
Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah’tır (cc). Ve O (cc):
Bütün noksan sıfatlardan münezzeh­tir.
Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:
“İşte. Bu söylediklerim, sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.”
(Muhyiddin-i Arabi, Şeceret’ül kevn, Şeytanın Hileleri)
Sahabelerin şeytanı görmesine dair rivayetler:
Hz. Ömer (ra) şeytanı görmüş ve onunla güreşerek yere çalmıştır:
Ebu Vail’den (ra):
Abdullah bana şunları anlattı:
“Şeytan, Peygamber’in (asm) ashabından biriyle karşılaştı, onunla güreşti. Müslüman onu yer vurdu ve parmağını ısırdı. Şeytan:
“Beni bırak sana öyle kelimeler öğreteyim ki bizden kim onu duysa kaçar.” dedi
Bunu üzerine adam şeytanı bıraktı. Ama o kelimeleri öğretmekten kaçındı. Tekrar kapıştılar. Müslüman onu bir daha yere vurdu, parmağını ısırdı, o kelimeleri bana söyle, dedi. Şeytan yine öğretmemek istedi. Ancak üçüncü seferde ona:
“Bakara suresindeki Ayete’l Kürsî’ dir.” dedi.
Abdullah’a:
“Ey Abdurrahman’ın babası! Bu adam kimdir?” diye soruldu. O da:
“Ömer’den başka kim olabilir.” dedi. (Et-Tergib, 3/33)
İbn Asakir, Mücahid’den:
“Bize anlatıldığına göre, Ömer’in (ra) halifeliği döneminde şeytanlar bağlıydı, O şehid edilince şeytanlar ortalığa yayılmışlar.” (Hayât’üs Sahabe) Ebu Hureyre’nin (ra) şeytanla karşılaşması, şeytanın O’na (ra) bütün insi ve cinnî şeytanların şerrinden emin edecek duayı öğretmesi.
Ebu Hureyre (ra) anlatıyor:
“Ben zekât mallarını bekliyordum. Bir gece, birinin gelip bu malları karıştırdığını gördüm ve yakaladım. Ona:
“Seni Resulallah’a (asm)götüreceğim” dedim. O ise kendisinin, ihtiyaç sahibi olup aile fertlerine başka bakan kimsenin olmadığını, bundan dolayı da kendisini serbest bırakmamı istedi. Ben de bu haline acıyıp onu serbest bıraktım.
Ertesi gün Allah Resulü’nün (asm) yanına geldim. Ben daha bir şey söylemeden Efendimiz (asm):
“Ya Ebu Hureyre! Dünkü esiri ne yaptın?” diye bana o geceki macerayı sordu. Ben de:
“Ya Resulüllah! Onu size getirecektim; ancak kendisinin fakir olduğunu ve ailesine bakacak kimsesinin olmadığını söyleyince ben de vazgeçtim” deyince, Allah Resulü (asm):
“Yalan söylüyor, o yine gelecektir” buyurdular.
O akşam ben yine nöbet tuttum. Aynı şahıs yine geldi ama bu sefer kararım kesindi; ne kadar yalvarıp dil dökse de dinlemeyecek, onu tutup Allah Resulü’ne(cc) götürecektim. O da, bu kararlı tavrımı görünce:
“Şimdiye kadar söylediklerimin hepsi yalandı. Eğer beni bırakırsan sana, okuduğun zaman ben ve emsalimin şerrinden korunabileceğin bir dua öğretirim” diyerek kendisinin yalancı olduğunu itirafla Allah Resulü’nü (cc)tasdik etmişti. Ben ise söyleyeceği duanın ne olduğunu merakla onu hemen bırakıverip dinlemeye başladım. Bunun üzerine o bana:
“Ayete’l-Kürsi’yi okumaya devam ettiğin müddetçe, bütün insi ve cinnî şeytanların şerrinden emin olursun.” dedi.
Ben de sabah Allah Resulü’nün(cc) huzuruna geldim ve Efendimiz (asm)yine:
“Esirine ne yaptın?” diye sordu. Ben de olup bitenleri anlattım. Sözümü bitirince de:
“Yalancı ama sana doğruyu söylemiş” buyurdular. Ardından:
“Onun kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Ben:
“Hayır, Ya Resulallah!” dedim. Bana, onun şeytan olduğunu haber verdi. (Buhari, Vekalet)
Müşriklerin şeytanı görmesine dair bir rivayet: Şeytan, Bedir Savaşı’ndan hemen önce insan kılığında, müşriklerin yanına gelmiş, Müslümanlara karşı, müşrikleri savaşa teşvik etmiştir
Şeytan, Bedir Savaşı’ndan hemen önce insan kılığında, müşriklerin yanına gelmiştir. Müslümanlara karşı, müşrikleri savaşa teşvik etmek için onların gururlarını okşayarak olmadık hayallerle kışkırtır.
Bu durum ayette şöyle anlatılmıştır:
“O zaman (Bedir günü) şeytan onlara amellerini süslü göstermiş ve:
“Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur ve şüphesiz ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki ordu birbirini görününce, arkasını döndü ve:
“Şüphesiz ben sizden uzağım; doğrusu ben sizin görmediğiniz şeyleri (müminlere yardımcı olan melekleri) görüyorum; ben elbette Allah’dan(beni helak etmesinden) korkarım. Çünkü Allah azabı şiddetli olandır.” (Enfal, 48)
Evliyanın büyüklerinin ve mübarek insanların şeytanı görmesine dair rivayetler: Abdülkâdir Geylânî (ks) şeytanı bir nur şeklinde görmüş şeytanın: “ben senin rabbinim” sözüne inanmamıştır.
Şeytanın aldatmak gayesiyle güzel bir surette görünmesi hâdisesi birçok kişinin başına gelmiştir. Bunlardan bâzılarını Allah (cc) korumuş ve onlar karşılarında güzel surette duranın ha­kikatte şeytan olduğunu bilmişlerdir, işte korunanlardan birisi de evliyanın büyüklerinden Abdülkâdir Geylânî’dir (ks):
“Bir defasında ibâdet ederken, büyük bir arş ve üzerinde bir nur gördüm. O nur bana:
“Ey Abdülkâdir! Ben senin rabbinim. Başkalarına haram kıldığım her şeyi sana helal kıldım.” dedi. Ben ona şöyle cevap verdim:
“Sen kendisinden başka ilâh olmayan Allah’sın, öyle mi ?!.. Defol, ey Allah’ın (cc)düşmanı!.”
Bunun ardından o nur parçalandı ve karanlığa dönüşerek bana şunları dedi:
“Ey Abdülkâdir! Benden, dinindeki ve ilmindeki fıkhınla, sağlam kavrayışınla ve bir de ahvalde katetmiş olduğun derecen­le kurtuldun. Yoksa ben, yetmiş kişiyi (kesretten kinaye) bu şe­kilde aldattım.”
Ona o nurun şeytan olduğunu nereden anladığı sorulduğun­da da şöyle der: Bunu onun “başkalarına haram kıldığım her şeyi sana helal kıldım” sözünden anladım. Çünkü biliyoruz ki, Şerîat-i Muhammedî (asm) ne nesh olur, ne de değişir. Bu sebeple şeytan bana: ‘Senin rabbinim’ dedi. ‘Ben, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ım’ demeye gücü yetmedi.”
· Allah’ın (cc) zahit kullarından olan bir oduncu şeytanı bir adam suretinde görmüş ve onun hilesine karşı yenilmiştir.
Odunculukla hayatını kazanan bir zat vardı. Allah’a karşı kulluk vazifesini yapar, kimsenin ekşisine tatlısına karışmazdı. Bu zahit kişinin bulunduğu köyün yakınında bir köy daha vardı, onlar da dağda kutsal diye kabul ettikleri bir ağaca taparlar, ondan meded beklerlerdi.
Oduncu, bir gün:
“Şunların Allah(cc) diye taptıkları ağacı kesip odun edeyim, pazarda satarak ekmek parası kazanırım; hem de, bir kavmi Allah’a (cc)isyandan kurtarmış olurum.” diye düşünerek Allah rızası için ağacı kesmeye karar verdi.
Dağa doğru giderken karşısına acayip suratlı pis bir adam çıkarak nereye gittiğini sordu. Oduncu:
“Halkın Allah(cc) diye taparak Allah’a (cc)isyan ettikleri ağacı kesmeye gidiyorum.” dedi. Adam, oduncuya:
“Ben şeytanım… O ağacı kesmene müsaade etmiyorum.” deyince zahit oduncu, şeytana çok kızmıştı.
Öldürmek için hücum ederek yere yatırdı ve üzerine oturup hançerini boğazına dayadı.
Şeytan zahide:
“Ey zahit, sen beni öldüremezsin. Allah(cc) bana kıyamete kadar müsaade etmiştir. Fakat gel o ağacı kesme, seninle anlaşalım. Ben sana her gün bir altın vereyim, sen de ağacı kesmekten vazgeç. Hem el ağaca tapıyormuş, günah işliyormuş senin neyine gerek, altınını al işine bak.” dedi.
Adam şeytanı bırakmıştı. Şeytan adama, akşam yatıp sabahleyin yastığının altına bakmasını söyledi ve anlaşarak ayrıldılar.
Adam ağacı kesmekten vazgeçip, evine dönmüştü.. Akşam yatıp sabahleyin yastığının altına baktığında, altını gördü. Memnun olmuştu, ikinci gün oldu. Fakat bu sefer şeytan altını koymamıştı. Adam kızıp baltasını aldığı gibi dağa ağacı kesmeye gitti. Fakat yolda yine şeytanla karşılaştılar. Adam şeytana iyice kızmıştı. Görünce:
“Seni sahtekâr seni, kandırdın değil mi beni?” diyerek üzerine hücum etti.
Fakat evvelkinin tam tersine bu sefer şeytan adamı tuttuğu gibi altına aldı. Adam şaşırmıştı. Bu nasıl hâl der gibi şeytanın yüzüne bakıyordu. Şeytan:
“Hayret ettin değil mi? Niçin bana yenildiğinin sebebini söyleyeyim: Dün sen Allah rızası için ağacı kesmeye gidiyordun. Seni değil ben, dünyadaki bütün şeytanlar bir araya gelsek yine yenemezdik. Lâkin şimdi Allah rızası için değil de, sana altını vermediğim için kızdığından gidiyorsun, işte o yüzden bana mağlup oldun ve sana ağacı kesmene müsaade etmeyeceğim.” dedi. (Büyük Dini menkıbeler: Osmanlı Yayınevi) 

Melekler niçin imtihanda değil?

[sscb]

Soru:

Melekler neden cinler ve insanlar gibi imtihanda değiller?

Cevap:

Meleklerin nefisleri yoktur
Meleklerisyan etmeme, emredildikleri şeyi derhal yerine getirme fıtratında yaratıldıkları için imtihana tabi tutulmamışlardır.
“Allah’ın (cc) emrine asla isyan etmezler emr olunduklarını derhal yerine getirirler.” (Tahrim, 6)
“Onlar hiçbir zaman usanmaz, isyan etmez, bıkmaz, emir aldıklarını hemen yaparlar. Gece gündüz Allah’ı (cc) anar ve tesbih ederler….. Rabbin nezdinde olan melekler, gece gündüz O’nu tenzih, tesbih ederler ve asla usanmazlar.” (Fussilet, 38)
Allah(cc)meleklere kendine sürekli olarak ibadet halinde bulunma vazifesi vermiştir. Allah’a (cc) her an kullukta bulunup emirlerini yerine getirebilmeleri için onlara nefis verilmemiştir. Onlar insanlar ve cinler gibi şerre meyilli olarak yaratılmamışlardır. İnsanlar ve cinler gibi nefisle ve şeytanla mücadeleleri söz konusu olmadığı için de imtihanda değillerdir.
Kâinattaki düzen meleklerin isyan etmeden vazifelerini yapmaları ile mümkündür
Melekler kâinatın düzenindeki Allah’ın (cc)kudretini, zenginliğini, saltanatını; O’nun (cc) izniyle, iradesiyle ilan eden memurlardır. Kâinattaki bu düzenin sağlanması için bu memurların itaatkâr olması gerekir. Eğer itaatkar olmasalar idi kainattaki bu muhteşem düzen olamazdı. Tamamen itaatkâr olarak yaratıldıkları için de imtihan edilmemişlerdir.
Melekler imtihana tabi tutulsalardı, Allah’ın(cc) sanatlarında ilahî isimleri temaşa vazifesi ve gayesi hakkıyla gerçekleşmeyecekti
Allah (cc) kâinatı bir sergi gibi, had ve hesaba gelmeyen sanatlarla, isimlerinin nakışlarıyla donatmıştır. Bu isim ve sıfatlarının bilinmesini ve okunmasını ister.
İnsanlar ve cinler kâinatın her tarafındaki bu muhteşem eserlerin tamamını görmeleri mümkün değildir. İnsanlar ve cinler gördükleri pek çok ilahi sanatları gaflet sebebiyle hakkıyla seyredemez, temaşa vazifesini yerine getiremezler.
Kâinatın her yerinde bulunan Allah’ın(cc) sanat eserlerinin üzerindeki ilahi isimleri görüp tam manasıyla tefekkür edebilen melekler bu vazifeyi kemal derecesinde yerine getirebilmeleri için imtihan edilmemişlerdir.
Melekler imtihan edilselerdi imtihanda olan insanlara yardımcı olamayacaklardı
Melekler, insanoğlunu hak yoldan çıkarmak isteyen şeytana karşı korunmalarında insanlara yardımcı olurlar.
İnsanın kalbinde, şeytan ve melek için birer yaklaşma yeri vardır. Buna “lümme” denir. Şeytan ve melekler buradan insan ruhuna nüfuz ederek, telkinlerde bulunurlar. Melek hayırları telkin ederken, şeytan da kötülükleri telkin eder.
“İbn-i Mes’ud (ra) Resûlullah’ın (asm) şöyle buyurduğunu anlatır:
“Şeytan da, melek de insanoğluna sokularak onun kalbine birtakım şeyler atarlar. Şeytanın işi kötülüğe çağırmak, sonu fena ve zararlı olan şeylere teşvik etmek ve hakkı yalanlamak, haktan uzaklaştırmaktır. Meleğin işi hak ve hayra, iyiliğe çağırmak ve kötülükten uzaklaştırmaktır. Kim içinde hakka, hayra, iyiliğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki bu Allah’tandır(cc) ve hemen Allah-u Teala’ya hamd etsin. Kim de içinde şer ve inkâra çağıran bir fısıltı duyarsa ondan uzaklaşsın ve hemen şeytandan Allah’a (cc)sığınsın.” ( Kütüb-i Sitte)
İnsanın başına ebedi bir hayatı kazanma ve kaybetme gibi büyük bir imtihan açılmıştır. Bu imtihanda bizi hayra ve iyiliğe çağıran, kötülükten uzaklaştıran, azılı düşmanımız olan şeytana karşı en mühim yardımcılarımız olan meleklerdir.
Sabit el-Benani de şöyle bir açıklama yapmıştır:
İblis, Ya Rabbi, sen Âdem’i yarattın, benimle onun arasına bir düşmanlık koydun. Öyleyse beni ona ve soyuna musallat et (onlara karşı bana imkân ver). Bunun üzerine:
Cenab-ı Hak
:
“Onların sinelerini senin meskenin yaptım” deyince, İblis:
“Rabbim bunu arttır” demiştir. Cenab-ı Hak da:
“Doğan her insana karşılık senin on çocuğun doğacak” buyurur, İblis:
“Daha da arttr ey Rabbim” deyince, Cenab-ı Hak:
“Sen, onun (insanoğlunun) damarlarında, kanının dolaştığı gibi dolaşabileceksin” der. Bunun üzerine İblis:
“Rabbim daha da artır” deyince, Cenab-ı Hak:
“Onlara karşı süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkar, mallarına ve evlatlarına ortak ol.” (İsra, 64)” buyurur.
“O zaman Adem (as) İblis’i Rabbine şikayet ederek:
“Ey Rabbim, İblisi yaratıp benimle onun arasına bir düşmanlık ve kin soktun, onu bana ve soyuma musallat ettin; senin yardımın olmadan ben onunla baş edemem” dedi. Cenab-ı Hak da şöyle buyurdu:
“Senin, doğan her çocuğuna, onu kötü arkadaşlarından (şeytanlardan) koruyacak iki melek görevlendirdim” dedi. Adem (as):
“Rabbim bunu arttır” deyince, Cenab-ı Hak:
“Bir iyiliğe on iyilik (sevab) ile karşılık verilecek,” buyurdu. Hz.Adem (as):
“Daha da artır Ya Rabbi:” deyince Cenab-ı Hakşöyle buyurdu:
“Canları çıkmadıkça, senin soyunun tevbesini kabul edeceğim.”(Kütüb-i Sitte)
Meleklerin bu çok önemli vazifesini tam olarak yapabilmeleri için elbette imtihana tabi olmamaları gerekir. 

Melekler ile insanların farkı nedir?

[sscb]

Soru:

Meleklerle insanlar arasındaki farklar nelerdir?

Cevap:

İnsan yaratılmışların en şereflisidir.Melekler ve diğer tüm varlıklar insanlara hizmet ederler. Meleklerle insanların arasındaki farkları şöyle sıralayabiliriz.
Melekler nurdan insanlar topraktan yaratılmışlardır

Melekler: Duyu organlarıyla algılanamayan, gözle görülmeyen nurani ve ruhani varlıklar olup, nur, ışık, esir, hava, elektrik gibi latif maddelerden yaratılmışlardır.
İnsanlar:Vücudu duyu organlarıyla algılanabilen, gözle görülebilen, kesif bir madde olan topraktan yaratılmıştır.

Melekler insanlar gibi aynı surette kalmakla sınırlı değiller

Melekler nurani varlıklar oldukları için kendi asli şekilleriyle sınırlı değillerdir. İnsanlar gibi aynı suretleriyle kalmayıp maddi-manevi her şekle girmeleri mümkündür. Mesela Cebrail (as) sahabeden Dıhye (ra) suretine girmiş ve sahabeler tarafından görülmüştür.
Meleklerin cinsiyeti yoktur
“Kendileri Rahman’ın (itaatkâr ve şerefli) kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaradılışlarına şahit mi oldular? Onların (bu asılsız) şahitlikleri yazılacak ve (bu hususta) sorguya çekilecekler.” (Zuhruf, 19)
Bu ayetten de anlaşılacağı gibi, meleklerin insanlar gibi erkeklik, dişilik gibi özellikleri yoktur. Çocukluk, gençlik, ihtiyarlık gibi dönemleri de bulunmamaktadır.
Meleklerin mahiyetlerine uygun kanatları vardır
Ayrıca insanlara yeryüzünde rahatça gezebilmeleri ve hareket edebilmeleri için ayak, kol gibi cihazlar verilmiş; meleklere ise mahiyetlerine uygun, yaptıkları iş ve vazifelerine göre ikişer, üçer, dörder kanat verilmiştir. Bu durum ayetle de belirtilmiştir.

“Hamd, göklerin ve yerin Fâtır’ı (yaratıcısı ), melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. (O, mahlûkatı) yaratmada (maddeten veya manen, kime) ne dilerse artırır. Şüphesiz ki Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Fâtır, 1)
Meleklerin yemek, içmek ve nikâh ihtiyaçları yoktur

“And olsun ki elçilerimiz İbrahim’e müjde ile geldiler: “Selam( senin üzerine olsun)!” dediler. Bunun üzerine O’da(selam sizin üzerinize olsun )!”dedi. Beklemeden kızartılmış bir buzağı getirdi. Fakat ellerinin ona uzanmadığını görünce onlar(ın bu durumlarını )yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü.(Onlar ise:) “korkma biz (Allah’ın melekleriyiz ve) Lut kavmine( azap vazifesi) ile gönderildik!” dediler.” (Hûd, 69- 70)
Bu ayetten de meleklerin insanlar gibi yeme içme ihtiyaçlarının olmadığı anlaşılmaktadır.
Ayrıca meleklerde, insanların hayatlarının gereği olan; evlenmek, üremek, uyumak gibi fiiller olmadığı gibi yorulmak, usanmak gibi haller de bulunmaz.

Meleklerin ölümleri kıyamet vaktinde olacak

Melekler de her hayat sahibi gibi ölümü tadacaklardır. Fakat onların yaşama mühleti kıyamete kadardır. Onların ölüm anı için şöyle bir rivayet vardır:

“Kıyamet vakti geldiğinde, İsrafil (as) sura üfler. Bu üflemede göklerde ve yerde ne kadar canlı varsa hepsi onun vereceği şiddetli korkudan ölür. Ancak Allah’ın (cc) ölüm dışında bırakmış oldukları – ki onlarda, Cebrail (as), Mikail (as), İsrafil (as) ve Azrail (as) –sağ kalır. Sonra Allah (cc), Azrail’e (as) sırasıyla, Cebrail (as), Mikail (as), İsrafil’in (as) ruhunu almasını emreder. Daha sonra Azrail’e (as) emir gelir o da ölür. Sonra yani birinci üfürülüşten sonra bütün mahlûkat berzah denilen kabir âleminde kırk sene kalır. Sonra Allah (cc) İsrafil’i (as) diriltir ve ikinci üflemeyi yapmasını emreder.” (İmam Gazali, Kalplerin Keşfi)
İnsanların ömrü ise, kıyamete kadar değildir. Allah’ın (cc) insanların hepsi için ayrı ayrı belirlediği ömür süreleri vardır.
Allah (cc) insanların için belli bir ömür vakti tayin etmiştir. Tayin edilen mühlet zamanlara göre değişmiştir. Mesela Hz. Âdem zamanında insanların ömür mühletleri 1000-2000 seneyi bulurken şimdi ise bir insan 60-70 senelik bir ömre sahiptir.
Melekler ise ruh sahibi olduklarından her hayat sahibi gibi onlarda öleceklerdir. Fakat onların yaşama mühleti kıyamete kadar olacaktır. Bu durumu İmamı Gazali (ks) şöyle açıklar:
“Kıyamet vakti geldiğinde, İsrafil (as) sura üfler. Bu üflemede göklerde ve yerde ne kadar canlı varsa hepsi onun vereceği şiddetli korkudan ölür. Ancak Allah’ın (cc) ölüm dışında bırakmış oldukları – ki onlarda, Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (a.s) –sağ kalır. Sonra Allah (cc), Azrail’e (as) sırasıyla, Cebrail, Mikail, İsrafil’in (cc) ruhunu almasını emreder. Daha sonra Azrail’e (as) emir gelir o da ölür. Sonra yani birinci üfürülüşten sonra bütün mahlûkat berzah denilen kabir âleminde kırk sene kalır. Sonra Allah İsrafil (as) diriltir ve ikinci üflemeyi yapmasını emreder.” (İmam Gazali, Kalplerin Keşfi, 250)

Meleklerde nefis yoktur ve insanlar gibi imtihanda değildirler

Meleklerin nefisleri olmadığı için makamları da sabittir. Yani manen yükselme ve düşüş göstermezler. Nefisleri olmadığı için nefse ait olan şehvet, öfke, gadap, kibir, ene (benlik) gibi duyguları yoktur. Allah (cc) ne emrederse onu yaparlar. İsyan etme, herhangi bir yasağı çiğneme ve günah işleme gibi durumları olmayıp “İsmet” yani günahsızlık ve “Emanet” yani güvenilir olmak sıfatlarıyla vasıflandırılmışlardır.
İnsanlar ise imtihana tabi tutuldukları için nefis sahibidirler. Yani makamları sabit değildir, manen yükselip düşüş gösterebilirler. İmtihanın neticesi olarak da ahirette mükâfat ve mücazat göreceklerdir.

Meleklerin memleketleri semadır, mescitleri ise vazife yaptıkları yerlerdir

“(Cebrail dedi ki:),(Vahyin te’hirinden dolayı üzülme, çünkü biz) ancak Rabbinin emri ile ineriz…” (Meryem, 64)
Meleklerin memleketi semadır. Allah’ın (cc) emri ile görev icabı semadan ayrılır, vazifeleri bittiğinde tekrar yurtları olan semaya dönerler. Vazifelerini yaptıkları her mekân oların mescitleri hükmündedir. Mesela güneşte görev yapan bir meleğin mescidi güneş olduğu gibi bir hücrede memur olan meleğin de o hücre mescidi hükmündedir.
İnsanların ise, memleketleri ve mescitleri yeryüzüdür.
Melekler kâinatın her yerinde bulunup Allah’ın (cc) isim ve sıfatlarını tefekkür edebilecek kabiliyette yaratılmışlardır
Allah (cc) kâinattaki yaratmış olduğu sanatlarla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ister. Bu vazifeyi yapabilecek şuur sahibi insanları, cinleri ve melekleri yaratmıştır.
İnsanlar ve cinler kâinatın her tarafında bulunan Allah’ın (cc)muhteşem eserlerinin tamamını görüp, tefekkür edemezler. Melekler ise, kâinatın her yerinde bulunup tefekkür edebilecek bir kabiliyette yaratılmışlardır. Allah’ın (cc) tüm harika eserleri görüp tefekkür edebilir, isim ve sıfatlarını hayranlıkla seyredebilirler.

Melekler Allah’ın (cc) azamet ve sırlarına daha yakından şahitlik ederler

Melekler ilahi azamet ve sırlara daha yakından şahit oldukları için Allah’ın (cc) zatı ve ulûhiyetine ait hususiyetlerini perdesiz görürler. Allah’ın (cc) rububiyyetini yani idare ve terbiye ediciliğini aşikâr bir tefekkürle idrak ederler.
İnsanlar ise ilahi azamet ve sırları, isim ve sıfatları imtihanlarının gereği olarak perdeler arkasından görüp idrak etmeye çalışırlar. Bütün sebepler birer perdedir. Böylece daha üstün mertebeleri hak ederler.
Melekler yaratılış itibariyle insanlar gibi Allah’ın (cc) isim ve sıfatlarının hepsini gösteremezler
Melekler, Allah’ın (cc) isim ve sıfatlarına sadece nurani ve ruhani cepheleriyle ayna olabilecek yapıda yaratılmışlardır. İnsanlar ise hem cismani hem de ruhani olmak üzere iki ayrı açıdan ilahi isim ve sıfatların tecellilerine mazhar olabilecek özelliktedirler.
İnsan kendisine verilen ene ve nefis gibi duygularla Allah’ın (cc) isim ve sıfatlarının hadsiz mertebe ve derecelerini kavrarlar. Allah’ın (cc) sıfatlarının ve isimlerinin nihayetsiz mertebelerine herkes gücü ve mertebesi nispetinde bakabilir ve anlayabilir. Sabit bir mertebe ile sınırlı kalmaz. Melekler de ise insana verilen cihazlar ve ölçüler (ene ve nefis, cisim) olmayınca Allah’ın (cc) isim ve sıfatlarını sabit bir mertebesini idrak edebilirler.

Meleklerve insanlara verilen kabiliyet farklı olduğu için melekler, Allah’ın (cc) bütün isim ve sıfatlarını gösteremezler. Mesela yemek yemedikleri için Rezzak, hasta olmadıkları için Şafi, günah işlemedikleri için Gaffar isminin tecellilerine ayna olamazlar.
İnsanlar Allah’a (cc) meleklerden daha fazla muhabbet edebilirler
Melekler ve insanlar, Allah’a (cc) karşı hadsiz bir muhabbet üzere yaratılmışlardır. Allah’a (cc) olan muhabbetin meydana çıkmasını gerektiren cihazat ise insanda daha fazladır. İnsan bütün yaratılmışların içinde Allah’ın (cc) isim ve sıfatlarının hepsini bir arada gösterebilecek özelliktedir. Dolayısıyla Allah’a (cc) karşı hadsiz bir muhabbetin meydana çıkması insanda daha mümkündür.
Mesela hasta olan bir insan Allah’ın(cc) Şafi ismiyle şifaya kavuştuğunda O’na(cc) hadsiz bir muhabbet duyar.
Yeme, içme, hidayet, şifa, acz ve fakr gibi ihtiyaçları olmayan melekler, elbette ki insanlar gibi muhabbet mekanizmasını işletemezler. Bu duygu sabit olarak hissedip ileri derecelere taşıyamazlar.
Kâinatta melekler Allah’ın (cc) İRADE sıfatının, insanlar ise KELÂM sıfatının temsilcisidirler
Melekler Allah’ın (cc) İrade sıfatından gelen fıtri kanunların (tabiat kanunlarının) uygulayıcılarıdır. Yani mahlûkatın arasındaki münasebeti sağlayan tabiat kanunlarını melekler işletmektedir. Mesela, gezegenlerin belli bir mesafede, birbiriyle çarpışmadan dönmesinden, atomun çekirdeği etrafında dönen elektronların düzenini sağlayan kanunlara kadar hepsini uygulayan meleklerdir.
İnsanlar ise Allah’ın (cc) Kelam sıfatından gelen ilahi kanunların (Kur’an-ı Kerim) uygulayıcılarıdır. Bu kanunlar ise insanlar arasındaki münasebeti sağlar düzenler.
Melekler sürekli bıkmadan ve usanmadan mükemmel bir lezzetle ibadet yapabilirler
“…O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar. Onlar bıkıp usanmaksızın gece ve gündüz (Allah’ı )tesbih ederler.” (Enbiya, 19-20)
Melekler, Allah’ın (cc) emriyle yorulmadan, dinlenmeden sürekli O’na ibadet ederler. Günahtan ve isyandan masum oldukları için sürekli ibadette bulunurlar. Allah’a (cc) çokça ibadetlerinin yanında tevazu sahibidirler.
Meleklerin ibadetleri, kâinattaki varlıkların çeşit ve cinslerine göre farklı farklıdır. Çünkü melekler vazifeli oldukları canlı-cansız her varlığa adeta bir temsilci hükmündedirler. Onların şuursuz tesbihlerini, ibadetlerini şuurla temsil edip Allah’a (cc) arz ederler. Yani bir atom zerresine ait temsilci bir melek olduğu gibi, güneşlerin ibadetlerine vekil olan melekler de vardır ve hepsinin ibadeti ayrı ayrıdır.
“… Melekler Rablerine hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret (bağışlanma) diliyorlar…” (Şura, 5)
“Bazı melekler de saf saf olup namaz kılarlar, Allah’ın (cc) kitabını okurlar, zikrederler.” (Saffat, 1-3)
Meleklerin yaptıkları vazifeler onların ibadetleri olduğundan yaratılış vazifelerine göre ibadetleri de çeşitlidir. Kur’an-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin bildirdiğine göre sadece ayakta, rükûda ve secdede ibadet etmekle vazifeli melekler olduğu gibi; müminler için dua eden, onların dualarına “âmin” diyen, cemaatle kılınan namazlara, zikirlere iştirak eden, ilim meclislerine katılan melekler de vardır.
Ayrıca melekler bu vazifeleri yerine getirmekten lezzet alırlar. Bu onlar için bir mükâfattır. Emre isyan etmeyip, günah işlemedikleri için ceza alma gibi durumları da olmayacaktır.
İnsanlar ise, halife-i zemin ve eşref-i mahlûkat olduğu için bütün yaratılmışların ibadetlerini temsil ederler. Fakat nefis sahibi olduklarından melekler gibi sürekli bıkmadan usanmadan katkısız bir lezzetle ibadet edemezler.
İnsanlar ibadet hususunda da serbest bırakılmışlardır. Yani cüz-i ihtiyarilerini ibadet etmek veya etmemek hususunda serbesce kullanabilirler. Bunun neticesinde de mükâfat olarak Cennet, ceza olarak da Cehennemle karşılaşacaklardır.
Melekler insanların mağfireti için dua ederler. İnsanlar ise, dualarının kabulü için melekleri şefaatçi yaparlar
“Arşı taşıyan ve onun etrafında bulunan (melek)ler, Rablerine hamd ile (O’nu) tesbih ederler ve O’na iman ederler ve (kendileri gibi) iman edenler için mağfiret dilerler. (şöyle derler: “Rabbimiz! (Sen) her şeyi rahmet ve ilim cihetiyle kuşatmışsındır; artık tövbe edip senin yoluna uyanlara mağfiret eyle ve onları Cehennem azabından koru!”
“Rabbimiz hem onların atalarından, zevcelerinden ve nesillerinden salih olan kimseleri, kendilerine va’d buyurduğun Adn Cennet’lerine koy! Şüphesiz Aziz (kudreti daima üstün gelen) ve Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!” “Ve onları kötülüklerden koru! Zaten kimi o gün(dünyada iken) kötülüklerden korursan (kıyamet günü ) ona artık gerçekten merhamet etmiş olursun. İşte büyük kurtuluş ancak budur!” (Mümin, 7-9)
Resulullah Efendimiz (asm):
“Müslüman bir kişinin din kardeşi için gıyabında ettiği dua kabul olunur. Onun başucunda memur bir melek vardır ki, o müslüman ne zaman bir din kardeşi için hayır ile dua ederse o melek ona:
‘Duan kabul olsun istediğinin bir misli de senin için olsun’ diye dua eder.” buyurdu. (Müslim, Zikir 87, 88)
Melekler; insanlar ve daha çok müminler için mağfiret ve duada bulunurlar.
İnsanlar ise; hem kendileri, hem yakınları, dostları, diğer müminler ve insanlar için dua ederler. İnsanlar melekler için dua değil, belki onları şefaatçi yapıp dualarının kabulünü onların hürmetine Allah’tan (cc) dilerler.
Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, meleklerin insanlar için şu durumlarda dua ettikleri ifade edilir:
Resulüllah Efendimiz’e (asm) salâvat getirene, tövbe edene, mümin kardeşi için dua edene, Allah (cc) yolunda malını harcayana, vakit namazlarını bekleyene, oruçlu olan kişinin yanında başkaları yiyip içtiği zaman o oruçlu kimseye, namazda safları dolduran ve ön safta duranlara ve bunun gibi pek çok durumlarda melekler müminler için dua ederler.

Meleklerin hiçbir şekilde şerri düşünme, şerri yapma meyilleri ve kabiliyetleri yoktur

Meleklerin yaratıldıkları maddeler insanlardan farklı olduğu gibi ruh halleri de farklıdır. İnsanlar gibi imtihanda olmadıkları için kazanma ve kaybetme durumları yoktur. Emir edilen ibadetleri gece gündüz, bıkmadan, usanmadan yorulmadan, severek yerine getirirler.
Melekler kötülük düşüncesine tamamen kapalı, hayra ve güzelliğe bütünüyle açık haldedirler. Daima olumlu düşünürler. Mesela, insanların günah işlemeleri durumunda tövbe edip Allah’a (cc)yönelmelerini dilerler. İnsanların Allah’tan(cc) uzaklaşmalarını hiç arzu etmezler. İnsanları ayıplayıp arkasından konuşmazlar. Ciddiyetlerini bozup, laubaliliğe girmezler.
Melekler Allah’ın (cc) celaline karşı her an korku duyarlar insanlar ise; günahlarından ötürü Allah’tan (cc) korkarlar.
Fahrettin-i Razi korku çeşidini, insanların ve meleklerin korkusunu hangi sınıfa gireceğini şöyle açıklamıştır:
“İlim ile (bilerek) korkmak, diğeri ise zann ile korkmak. İlim ile olan korkmaya gelince bu, insanın kendisine emredilen her şeyi yaptığına, yasaklanan bütün şeylerden de kaçındığına kesin inanırsa, onun korkusu ancak gelecekle ilgilidir.
İşte melekleri ve peygamberleri bu korku çeşidi ile niteliyoruz. Cenab-ı Allah, melekler hakkında:
“Kendilerine hükümran olan Rablerinden korkarlar.” (Nahl, 50) buyurmuştur.
Zan ile olan korkuya gelince bu, kul emredilen şeyleri yapmış olduğunu, nehyedilenlerden de sakınmış olduğunu kesin olarak söyleyemediği zaman, onun sevap ehlinden olamamaktan korkmasıdır.” (Razi)
Melekler bu türlü korkulardan beridirler. Onlardaki korku Allah’ın (cc) celaline, azametine, emrine karşı olan bir korkudur.
Ayrıca arifler korku hakkında:
“Korku iki çeşittir, cezadan korkmak, celal-i ilahiden korkmak”tır diyerek ikiye ayırmışlardır.
Melekler Allah (cc)bir emir vereceği zaman korkudan secdeye kapanırlar
Semada Allah (cc), bir emir ferman edeceği zaman semalar titrer. Melekler ne olduğunu hisseder ve hepsi secdeye kapanır.
Bu durum Kur’an da geçen şu ayetin tefsirinde Razi şöyle anlatır:
“Kalplerinden korku giderildiği zaman, “Rabbiniz ne buyurdu?” der. Onlar, “Hakkı” derler. O, çok yüce, çok büyüktür.”(Sebe, 23)
Bu ayetin tefsirinde rivayet edildiğine göre, Cenabı Hak vahyi bildirdiği zaman, onu semavat ehli, zincirin çıplak bir kayaya çarptığında çıkardığı ses gibi işitirler ve korkuya düşerler. Vahiy sona erdiğinde, birbirlerine, “Rabbimiz ne dedi?” derler, Hak dedi, O yücedir, büyüktür” diye cevap verirler.
Melekler kıyametin kopmasından korkarlar
Beyhakî, “Şuabu’l-İman” da İbn Abbas’ın (ra) şöyle dediğini rivayet etti:
“Resulüllah (asm) bir yerde bulunuyordu; yanında da Cebrail (as) vardı. Birden semanın ufku yarıldı; Cebrail (as) sinmeye ve küçülmeye başlayarak, iyice yere yapıştı. Derken, Hz.Peygamber’in (asm)önünde bir melek belirerek, şöyle dedi:
“Ey Muhammed, Rabbin sana selâm ediyor ve seni, melîk, yani hükümdar bir peygamber olmak ile insan bir peygamber olman arasında muhayyer bırakıyor.”
Peygamber (asm) eliyle, Cebrail ‘in (as) mütevazılığına işaret ederek:
“Anladım ki o, bana nasihat ediyor; bunun üzerine ben de, “kul olan bir peygamber olmayı tercih ederim” dedim. Bunun üzerine melek göğe yükseldi.
“Ey Cebrail, bu hususta sana sormak istedim, fakat senin, sana bunu sormaktan beni alıkoyan o halini gördüm. Ey Cebrail, O kimdi? dedim. Cebrail:
“O İsrafil idi; Allah onu yarattığı gün o Allah’ın huzurunda idi. O, bakışlarını yerden kaldıramaz. Çünkü onunla âlemlerin Rabbi arasında yetmiş nur bulunmaktadır. O nurların her biri, kendisine yaklaşan her şeyi yakar.
İsrafil’in (as) önünde Levh-i Mahfuz bulunmaktadır. Cenab-ı Allah, gökteki veya yerdeki herhangi bir şey hakkında O’na (as)izin verdiğinde, bu Levh, onun alnının hizasına kadar yükselir, o da Levh’a bakar; eğer bu benimle alakalı bir iş ise, onu bana emreder. Mikail (as) ile ilgili bir şey ise, O’na (as)emreder. Eğer ölüm meleğinin işi ise, ona emreder” dedi. Ben de:
“Ey Cebrail, senin işin neyle ilgilidir?” deyince, O:
“Rüzgârları ve orduları idare ederim” dedi.
“Mikail’in (as) işi nedir?” dedim.
“Bitkileri idare eder” dedi.
“Ölüm meleğinin işi nedir?” dedim.
“Canlan alır; öyle sanıyorum ki, İsrafil (as)ancak kıyamet için indi; bende müşahede etmiş olduğun o halde, kıyametin kopmasından duyduğum korkudandır.” buyurdu.

Melekler Allah’ın(cc) azametine karşı korkarlar
Resulü Ekrem (asm) Mi’rac Gecesi Cebrail’in (as) Allah’a (cc) karşı olan korkusunu şöyle anlatmıştır:
“Mi’rac gecesi belli bir notada, Hz. Cibril’i (as) eskimiş bir elbisenin perişaniyetinde gördüm. (Adeta o noktaya vardığında ayaklarının bağı çözüldü. Eskimiş bir elbise gibi yığıldı kaldı.) Allah (cc)korkusu onu bu hale getirmişti. O zaman bir meleğin Cenab-ı Hakk’ı nasıl bildiğini anladım.
Bir ara Cibril’e döndüm ve:
“Hiç Rabbini gördün mü?” diye sordum. Birden bire irkildi, neredeyse yıkılacaktı. Ve bana şu cevabı verdi:
“Nasıl olur ya Muhammed! Rabbimle aramda nurdan yetmiş perde vardır. Bir lahza yaklaşsam, bir adım atsam yanar kül olurum.” (Aliyyül Kari, Şerhüş Şifa)

İnsanların mükâfat yeri cennet, meleklerin ise Arş’ın kenarları ve etrafıdır
Melekleri de Arş’ın etrafını (tavaf eden) kuşatıcılar olarak, Rablerini hamd ile (O’nu) tesbih ediyorlar görürsün. Artık (mahlûkatın) aralarında hak ile hüküm verilmiş ve:
“Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur!” denilmiştir. (Zümer, 75)
Fahreddin Razi tefsirinde bu ayeti açıklarken:
“Ahirette meleklerin mükâfatlarının yeri cennet ile sınırları bitişik olan Arş’ın kenarları ve etrafı” olduğu söylemiştir.
İnsanların ise ahirette mükâfat yeri cennet olacaktır.

Melekler güç ve kuvvet yönünden insanlardan kıyaslanmayacak derecede üstündür

Meleklerin güç ve kuvveti insanlarla kıyas edilemeyecek kadar fazladır. Onların kuvvet ve kudretinin üstünlüğünü birkaç yönden şöyle sıralayabiliriz:
Meleklerin Arş’ı taşımaları, onların güç ve kuvvet yönünden üstünlüğünü gösterir
“Sayıları sekiz olan Arş’ın taşıyıcıları Arş’ı ve Kürsi’yi taşırlar, sonra Arş’tan daha küçük olan Kürsi, yedi kat göğün tamamından daha büyüktür. Çünkü Cenab-ı Allah:
“Allah’ın Kürsî’si gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara, 255) buyurmuştur.” (Razi) Buna göre meleklerin nihayetsiz güç ve kuvvette olduğu bundan anlaşılmaktadır.
Meleklerin elli bin senelik bir mesafede olan Arş’tan bir anda inmeleri onların güç ve kuvvet yönünden üstünlüğünü gösterir
Arş’ın yüksekliği vehimlerin ihata edemeyeceği bir şeydir.
Buna Cenab-ı Allah’ın:
“Melekler ve ruh miktarı elli bin sene olan bir günde O’na (arşına) çıkarlar.” (Meâric, 4) ayeti delalet eder.
Sonra melekler, son derece güçlü oldukları için, oradan bir anda inebilirler.
Meleklerden, İsrafil’in (as), sura bir üflemesiyle göklerde ve yerde olan herkesin bir anda ölmesi güç ve kuvvet yönünden üstünlüğünü gösterir.
İsrafil (as) o kadar güçlüdür ki, sura bir üflemesiyle göklerde ve yerde olan herkes ölür.
“Sûra (birinci defa) üfürülünce, Allah’ındiledikleri hariç, birden göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölür. Sonra sûra ikinci kez üfürülür. O zaman bir de bakarsın ki, (ölüler) ayağa kalkmış, bakıp duruyorlar.” (Zümer, 68) ayetinde ifade ettiği gibi, sûrun sahibi olan İsrafil (as) o kadar güçlüdür ki, sûra bir üflemesiyle göklerde ve yerde olan herkes ölür. İkinci bir üfleyişiyle de, herkes yeniden dirilir. (Fahreddin Razi; Tefsir-ül Kebir)

Meleklerden, Cebrail’in (as) Lût kavminin dağlarını ve beldelerini bir defada yerinden sökmesi güç ve kuvvet yönünden ne kadar üstün olduğunu gösterir
Altı yüz kanada sahip olan Cebrail’in (as) kuvvetinin üstünlüğü ile ilgili şöyle bir hadis rivayet edilir:
Hz. Peygamber (asm) Cebrail’e (as):
“Allah (cc) senin kuvvetinden bahsediyor. Kuvvetin ne kadar?” diye sormuş. O da (as):
“Lut kavminin dört şehrini kanatlarımın üzerine alıp, göktekiler o şehirdeki köpeklerin havlamasını ve horozların ötüşlerini duyacakları yüksekliğe kaldırdım ve yere çaldım’’ demiştir. (Fahreddin Razi; Tefsir-ül Kebir)

Mü’minlerin tavaf ettiği mekân Ka’be olduğu gibi, melâikenin tavaf ettiği kutsi mekân da Beyt-i Ma’mur’dur
“Ve (gökte meleklerin tavâf ettiği) Beyt-i Ma‘­mûr’a!”(Tur, 4)
Mü’minlerin tavaf ettiği mekân Ka’be olduğu gibi, melâikenin tavaf ettiği kutsi mekân da Beyt-i Ma’mur’dur.
Beyt-i Ma’mur yedinci kat semada, Arşın hizasında ve Kâbe’nin üst hizasında yer alır. Öyle ki Beyt-i Mamur’dan bir taş bırakılacak olsa Kâbe’ nin üzerine düşer. Mamur olarak isimlendirilmesi, orayı tavaf eden meleklerin çokluğu sebebiyledir.
Resulullah (asm)mirac esnasında burasını görmüştür. Cebrail (as):
“Bunun içinde her gün yetmiş bin melâike namaz kılar ve bir kere çıkan bir daha dönmez.” açıklamasında bulunmuştur.
Ebu Hureyre’nin (ra), Hz. Peygamber’den (asm) naklettiğine göre, Resulullah (asm) Beytu’l-Ma’mur’a her gün yetmiş bin melâikenin girdiğini görmüştür.