Kategori arşivi: Eshab-ı Kiram

Evliyaya korku yoktur

gül1

Sual: Selefî biri, (Araf sûresinin 3. âyetinde, yalnız Kur’ana uymak gerektiği, dolayısıyla peygamberle hadislerine ve evliyaya uymak gerekmediği bildiriliyor) dedi. Evliyaya niye uymak gerekmez?
CEVAP
Bazı kelimeler birkaç mânaya gelir. Cümledeki yerlerine göre mânaları değişir. Mesela, mevla kelimesi, yedi mânaya gelir. Daha çok ilah, efendi, köle mânasında kullanılır. Evliya, velî kelimesinin çoğuludur, velîler demektir. Sahip, mâlik, yardımcı, dost gibi mânalara gelir. Dost anlamında birçok âyet vardır. Birkaçının meali şöyledir:
(Allah, iman edenlerin velîsidir [evliyasıdır, dostudur], onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin evliyası [dostları]ise azgın putlardır.) [Bekara 257]

(Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri evliya [dost] edinmesinler.)[Âl-i İmran 28]

(Allah, müminlerin velîsidir
 [evliyasıdır, dostudur].) [Âl-i İmran 68]

(O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların velîsi [evliyası, yardımcısı] idi. Müminler, yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.) [Âl-i İmran 122]

(Allah, size velî [evliya, dost] olarak yeter.) [Nisa 45]

(İman edenler Allah yolunda savaşır, inanmayanlarsa tağut[şeytan] yolunda savaşırlar. O hâlde şeytanın evliyasına[dostlarına] karşı savaşın!) [Nisa 76]

(İnkârcıları velî [evliya, dost] ve yardımcı edinmeyin!) [Nisa 89]

(Allah’ı bırakıp da şeytanı velî [evliya, dost] edinen apaçık hüsrandadır.) [Nisa 119]

(Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları evliya [dost]edinmeyin!) [Maide 51]

(Allah, onların velîsidir [evliyasıdır, dostudur].) [En’am 127]

(Allah, salihleri velî [evliya, dost] edinir.) [Araf 196]

(Allah’tan başka velî [dost] ve yardımcınız yoktur.) [Tevbe 116]

(Melekler, “Biz size evliyayız [dostuz] dediler.) [Fussilet 31]

(Velî [evliya, dost] ancak Allah’tır.) [Şûra 9]

(Zalimler birbirinin evliyasıdır [dostudur].) [Casiye 19]

Selefiler samimi değildir. Çünkü evliya zatları öven âyetleri gizliyorlar. Mesela, birinin meali şöyledir:
(Elbette Allah’ın evliyası [dostları] için, azap korkusu, nimetlere kavuşamamak üzüntüsü yoktur.) [Yunus 62]

Selefîlerin bildirdiği âyet-i kerimenin meali şöyledir:
(Rabbinizden size indirilene uyun! Ondan başka evliyaya
[dostlara] uymayın! Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!) [Araf 3]

Kurtubî tefsirinde bu âyet-i kerime şöyle açıklanıyor:
(Rabbinizden indirilene uyun!) demek, (Kitap ve Sünnete uyun!) demektir. Nitekim başka bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Resulümün verdiğini [emrettiğini] alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7] (Resulullah’a uymakla ilgili daha çok âyet-i kerime vardır.)

(Ondan başka evliyaya uymayın!) ifadesindeki O, Allahü teâlâdır. Allahü teâlâya uymak, Ona ibadet etmek demektir. (Allah’tan başkasına ibadet etmeyin! Allah’ın dininden uzaklaşanları velî, yani dost, yardımcı edinmeyin!) demektir. (Cami’u li-Ahkâm)

Müslümanlar, Allah’tan başkasına mı ibadet ediyor? Çok çirkin iftira ediyorlar.

Fıkıh ilminde evliya ise, Allah dostu demektir. Resulullah’a uyan Allah’a uymuş olur. Evliyaya uyan ise, Allah’a ve Resulüne uymuş olur. Abdülaziz Dehlevî hazretleri buyuruyor ki:
Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşmak, şeytanın aldatmasından kurtulmak için, silsile itibariyle hocaları Resulullah’a “sallallahü aleyhi ve sellem” dayanan bir evliyayı sevmek, onun tarafından sevilmek gerekir. Hadis-i şerifte, (Evliyanın kalbi, nazargâh-i ilahidir. Böyle bir kalbde bulunana Hak teâlâ rahmet eder) buyuruluyor. Böyle bir kalbe girdikten sonra, maksadına kavuşmadan ölen kimse, kurtuluşa ermiş demektir, çünkü Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah ve Resulüne hicret etmek üzere evinden ayrılıp yoldayken ölen, maksadına varmış gibi mükâfatlandırılır) buyuruluyor. (İmad-ül-İslam)

Kişi sevdiğiyle beraber olur. Seven, sevdiklerini de beraberinde götürür. Bir kimse, Allah’ı, Onun Resulünü ve evliyasını seviyorsa, bilsin ki onlar da kendisini seviyor demektir. Çünkü Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever) buyuruluyor. Allahü teâlâ, önce kendi sevgisini bildirmiştir. Yani sevilmeyen sevemez. Şu hâlde sevilmeye layık olmak için de İslam âlimlerinin bildirdiği yolda bulunmak gerekir.

Hubb-i fillahın yani Allah için Allah’ın sevdiklerini sevmenin önemi çok büyüktür. Hubb-i fillah imanın esasıdır, şartıdır. Hubb-i fillah olmadan iman olmaz. Cenab-ı Hak, Hazret-i İsa’ya vahyetti ki:
(Eğer yer ve göklerde bulunan bütün mahlûkatın ibadetlerini yapsan, evliyamı [dostlarımı] sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.) [K. Saadet]

Fıkıh âlimi Muhammed bin Hüseyin Beclî, Resulullah’ı rüyada görünce, (En iyi amel nedir?) diye sordu. (Evliyanın yanında bulunmaktır) buyurdu. Yaşayan velî bulamazsak deyince, (Diriyken de, ölüyken de onu sevmek, en kıymetli ameldir) buyurdu.(Sefinet-ül-Irakıyye)

Evliya, Evliyaullah demektir. Yani Allah dostu demektir. Türkçe’de kısaca evliya deniyor. Evliyayı sevmek, Allahü teâlâyı sevmektir. Bir kimse bir zatı sevse, ona hiçbir iyilik ve hizmet edemese, ancak onun ana babasına veya çocuklarına çeşitli iyilik ve ihsanda bulunsa, o zat, bu yapılanlardan memnun olmaz mı? Onu sevmez mi? İşte Allah’ın evliyasının da, Allahü teâlânın yakınları mertebesinde olduğu hadis-i şerifle bildiriliyor. Allah’ın yakınlarını sevmek, onlara hizmet etmek ne büyük nimettir.

Evliya hakkında Peygamber efendimiz, “sallallahü aleyhi ve sellem” çok bilgi vermiştir. Bazı hadis-i şerifler şöyledir:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben anılınca evliya hatırlanır, evliya hatırlanınca ben anılırım.) [Ebu Nuaym, İ. Begavî – Mesabih]

(Evliya görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Mace, İbni Ebi Şeybe, Ebu Nuaym, Hakim-i Tirmizî]

(Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim evliyam şunlardır ki, ben anılırsam onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım.)[Taberanî, Ebu Nuaym]

(Allahü teâlânın evliyası, açlık ve susuzluk çekerler. Kim onlara eza ederse, Allahü teâlâ ona Cenneti haram eder.) [İbni Neccar]

(Evliya zatların anıldığı yere rahmet iner.) [İ. Ahmed, İ. Gazalî, İ. Cevzî, İ. Süyûtî]

(Her asırda evliya zatlar vardır.) [Ebu Nuaym]

(Salihleri [evliya zatları] anmak günahlara kefarettir.) [Deylemî]

(Her zaman kırk evliya bulunur. Bunların bereketiyle yağmur yağar.) [Taberanî]

(Allah’ın evliyasının hepsi cömert ve güzel ahlâklıdır.) [Dâre Kutnî]

(En şiddetli bela, enbiya, evliya ve benzerlerine gelir.) [Tirmizî]

(Geçmiş ümmetlerde evliya zatlar vardı. Ümmetimden Ömer onlardandır.) [Buharî, Müslim]

(Allahü teâlâ vahyetti ki: Mescidime, selim kalble, sadık lisanla, temiz elle, tahir fercle girenin işiten kulağı, gören gözü olurum. O benim evliyamdan biri olur.) [Hâkim]

Musa aleyhisselam, (Ya Rabbî, senin için en kıymetli amel nedir?) diye sorunca Allahü teâlâ, (Benim için evliyamı [dostlarımı] sevmek ve düşmanlarıma düşmanlık göstermektir) buyurdu. (Mektubat-ı Masumiyye)

Bu vesikalardan anlaşıldığına göre, evliya zatları sevmek ve onların yolunda olmak, Allahü teâlâyı sevip Onun yolunda olmaktan ayrı değildir.

Sapıklıkta birleşilir mi?

gül1

Sual: Allahü teâlâ, (İnsanların çoğuna uyan sapıtır) buyuruyor. Peygamberimiz, (Âlimlerin çoğuna uyan kurtulur, âlimler sapıklıkta birleşmez) buyuruyor. Günümüzde Müslümanım diyenler çeşitli cemaatlere, çeşitli fırkalara bölünmüştür. Yalnız Kur’an diyenler var, Ondokuzcular var, Selefiyeciler var, Vehhabiler var, İbni Sebeciler var, mezhepsizler var, gayrimüslimler de Cennete gidecek diyenler var, hocamız Mehdi veya resul diyenler var, kendisinin Mehdi olduğunu söyleyenler var, gayri İslami idarelere şer’i idare diyenler var, tek doğru biziz diyenler var. Var da var. Bunların hangisinin doğru olduğu nasıl bilinir? İkincisi bütün gruplar bir grubun aleyhinde olsalar o grubun mutlaka yanlış olduğu anlaşılır mı?
CEVAP
Bu ümmetin 73 parçaya bölüneceği sadece bir fırkanın doğru olduğu, bu fırkanın da Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkası olduğu açıkça bildirilmiştir. Her fırka, sapık olmalarına rağmen, biz Ehl-i sünnetiz derse, doğruyu da biz bilemiyorsak, o zaman (Ya Rabbi bu cemaatlerin içinde doğrusu hangisiyse bana onu nasip et) diye dua edilirse Allahü teâlânın ona doğru yolu göstereceği âyet-i kerimelerle sabittir. Allahü teâlâ verdiği sözden dönmez. Ona mutlaka doğruyu herhangi bir şekilde gösterir.

Bütün dalalet fırkaları bir konu üzerinde birleşse, hak olan tek fırkanın yolunun yanlış olduğu anlaşılmaz. Bütün cemaatler, bütün fırkalar namaz üç vakit dese, doğru olan fırka da beş vakittir dese, (Bütün cemaatler böyle söylüyor) diyerek namazın üç vakit olduğu söylenemez. Bütün gruplar çalgı helâl dese, çalgı helâl olmaz. Her devirde, her zaman kıyamete kadar doğru olan bir grubun, bir cemaatin olacağını Peygamber efendimiz bildirmiştir. Bir hadis-i şerif meali:
(Ümmetimden doğru bir grup, hak üzere devamlı bulunur.)[Buhari]

Bu doğru olan, hak olan grubu dua ederek bulmaya çalışmalıdır.

72 sapık fırkanın hak olana saldırması yadırganmaz, ama Ehl-i sünnet görünüp, Ehl-i sünnete saldıranlar yadırganmaz mı? Bugün Ehl-i sünnete diğer bütün gruplar saldırıyor. Saldıran bu sapık grupların birbirlerine düşmanlıkları vardır, ancak, hepsinin ortak yönü Ehl-i sünnete düşman olmalarıdır.

Görüldüğü gibi, gayrimüslimler, Müslümanlığa saldırmakta birleşiyorlar. Sapık gruplar da, tek doğru olan fırkaya saldırmakta birleşiyorlar. Sapıkların birleşmesini, Müslümanların birleşmesi olarak kabul etmek ahmaklık olur.

Bir yolun doğru mu, yanlış mı olduğunu nasıl anlayacağız?

gül1

Çoğunluğun doğru yolda olduğunu sanmak çok yanlıştır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(İnsanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.)[Enam 116]

Çok kimse bu yolda gidiyor diye, o yolun doğru olduğu anlaşılmaz. Dünyada Müslümanlar az, dinsizler daha çoktur. Dinsizlik çok diye dinsizlik doğrudur denmez.

Bir kimse, bugün iyi bildiğini yarın kötü bilebilir. Bu kalbin özelliğindendir. Kalb iyiye veya kötüye dönebilecek şekilde yaratılmıştır. Ondokuzcu kişilerin uydukları bozuk dinin, Reşat Halife’den sonraki liderine, bir gazeteci, (On sene önce, başka düşünüyor, başka şekilde inanıyordun, on sene sonra bu fikrinden de dönmeyeceğini nereden bilelim?) demişti.

Kalbimizin dönmemesi için dua etmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ey büyük Allah’ım, kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde sabit kıl, dininden döndürme, Müslümanlıktan ayırma!) [Tirmizi]

Kalbimizin kötüye dönmemesi için hadis-i şerifte bildirildiği gibi dua etmelidir.

Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir.) [Şûra 13]

Hâşâ Allahü teâlâ verdiği sözden dönmez. O hâlde yukarıda bildirildiği gibi dua etmelidir.

Yanlış bilgi verilmesinden kim sorumludur?

gül1

Sual: Dini bilgiler öğrenmek için, herkes farklı kişilere soruyor. Yahut rastgele kitaplardan bilgi alıyorlar. Öğrendikleri yer yanlış bilgi veriyorsa, öğrenenler de sorumlu olur mu? Suç, cevap verenin veya kitabın olmaz mı?
CEVAP
Suç, cevap verenin veya kitabın olsa da, yanlış bilgi öğrenen sorumluluktan kurtulamaz. Bir de, ihtiyata riayet etmek gerekir. Bir iş için, nakli esas alan kitabın biri haram, öteki de helal diyorsa, haram olduğunda şüphe olur, o işi yapmamak gerekir. Doğru kitaptan öğrenilirse, böyle bir şeye lüzum kalmaz. Nakli esas alsa da, yetkili, icazetli âlimlerin yazmadığı kitaplara itibar edilmez. Doğru yolu, doğru kitabı bulmak için de, dua etmek gerekir. Allahü teâlâ, dinini doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Cenab-ı Hak böyle samimiyetle yalvarana muhakkak doğru yolu gösterir. Doğru yoldayım diye inat ederek dua etmeyen de, elbette yaptıklarından sorumlu olur.

Hangimizin doğru anladığını nasıl tespit ederiz?

gül1

Sual: Bir arkadaş, (Ben de Ehl-i sünnet kitaplarını okuyorum, sen yanlış anlıyorsun) diyerek birkaç konuda farklı şeyler söyledi. Hangimizin doğru anladığını nasıl tespit ederiz?
CEVAP
Okuduğu kitabı doğru anlamak önemlidir. Allahü teâlâ, dinini doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Herkes, (Ya Rabbi! Dinimi doğru olarak öğrenmek istiyorum. Razı olduğun, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup, doğru olarak anlamayı nasip eyle!) diye ihlâsla dua etmeli, Allahü teâlânın sözüne güvenmelidir. Cenab-ı Hak ona muhakkak doğru yolu gösterir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.)[Ankebut 69]

Doğru yolda olmak nasıl olur?

gül1

Sual: Çeşitli cemaatler, birbirlerinden farklı şeyler söylüyorlar, birinin helal dediğine diğeri haram diyor, birinin sünnet dediğine diğeri bid’at diyor. Hangi cemaat daha uygundur?
CEVAP
Hadis-i şeriflerde, Ehl-i sünnet vel cemaat itikadında olmak ve salihleri sevip onlarla beraber olmaya çalışmak, onlardan ayrılmamak emrediliyor. Doğru yolda olmanın şartları vardır. Bunların bazılarını maddeler halinde bildirelim:

1- Tek hak din İslamiyet’tir.

Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran 19]

2- Hubb-i fillah ve buğd-i fillah üzere olmalı.

Üç hadis-i şerif meali:
(İnsan, dünyada kimi seviyorsa, ahirette onun yanında olacaktır.) [Buhari]

(İmanın temeli, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.)[Ebu Davud]

(Cebrail aleyhisselam gibi ibadet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri Allah için kötü bilmedikçe, hiçbir ibadetiniz, hayrat ve hasenatınız kabul olmaz!) [Ey Oğul İlm.]

3- Ehl-i sünnet vel cemaate uygun itikad etmeli.

Bir hadis-i şerif meali:
(Ümmetim 73 fırkaya ayrılır. Bunlardan 72’si Cehenneme gider, yalnız bir fırka kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın gittiği yolda gidenlerdir.) [Tirmizi, İbni Mace]

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
(İtikad edilecek [inanılacak] şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyamette Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İtikad doğru olup da amelde [ibadetleri yapmakta, haramlardan kaçmakta] gevşeklik olursa, tevbeyle ve belki tevbesiz de affedilebilir. Cehenneme girse de, sonunda yine kurtulur. İşin aslı, temeli itikadı düzeltmektir.) [1/193]

4- Sünnetlere uyup, bid’atlerden uzak durmalı:

Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Bazıları, yapacakları değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannediyorlar. Ortaya bid’atler çıkarıyorlar. Bid’atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki, din noksan değildir. Bir âyet-i kerime meali:

(Bugün sizin için dininizi ikmâl eyledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum.)[Maide 3]

Dini noksan sanıp, tamamlamaya çalışmak, bu âyete inanmamak olur. (1/260)

5- Dört hak mezhepten birisinde bulunmalı.

Ahmed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:
Bugün her müslümanın dört mezhepten birinde bulunması şarttır. Dört mezhepten birinde bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır. (Dürr-ü Muhtar haşiyesi)

Muhammed Hadimi hazretleri buyurdu ki:
Edille-i şeriyyenin dört olması, müctehidler içindir. Mukallidler, yani dört mezhepten birinde olanlar için delil, senet, bulunduğu mezhebin hükmüdür. (Berika)

6- Dinde nakli esas almalı.

İslam âlimleri buyuruyor ki:
Fıkıh kitaplarına uymayan bilgiler yanlıştır. Bunlara bağlanmak caiz değildir. İslam bilgilerini öğrenmeden, bilmeden, âyet-i kerime veya hadis-i şerif okuyup da, bunlara kendi kafasına, kendi görüşüne göre mana verenlere İslam âlimi denmez. Ne kadar yaldızlı, parlak söyleseler ve yazsalar da, hiç kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına ve bunların yazdığı fıkıh kitaplarına uymayan sözleri ve yazıları Allahü teâlâ beğenmez. İlham ve şahsi görüş, kesinlikle delil olmaz. Dinde nakil esastır. Hazret-i Ali buyuruyor ki:
(Din, akıl ve görüş ile olsaydı, mestin üstünü değil, altını meshederdim.) [Ebu Davud]

Netice: Şahıslar, kitaplar, cemaatler, gruplar için, bizim iyi veya kötü dememiz ölçü olmaz. Yani biz iyi deyince iyi olmazlar, biz kötü deyince de kötü olmazlar. Şahıs ismi, kitap ismi, grup ismi önemli değil. Binlerce âlim ve kitap var. Elimizde ölçü olursa rahat ederiz, kendimiz anlarız. Ölçüyü İmam-ı Rabbani hazretleri veriyor:

(Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamakla anlaşılır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her mana kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur’an ve sünnete uyduğunu sanır, sapıklığının doğru olduğunu iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşüyle, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri manalar doğrudur, bunlara uymayan yanlıştır.) [1/ 286]

Demek ki doğru olmanın ölçüsü, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymasıdır.

Yine Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir.

Allahü teâlânın sözüne güvenmeli, Ona sığınmalıdır. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah asla verdiği sözden dönmez.) [Zümer 20]

Şu anda çeşitli gruplardaki insanların da, böyle dua etmekten çekinmemeleri gerekir. Hâşâ Allahü teâlâ yanlış bir iş yapmaz. Belki yanlış yolda olabilirim diye düşünerek, (Yâ Rabbi kimler doğru yolda ise, senin rızan kimlerleyse, bana onları sevmeyi, onlarla beraber olmayı nasip eyle) diye dua etmelidir. Eğer doğru yolda ise, duanın bir zararı olmaz. Yanlış yolda ise doğruya kavuşmuş, kurtulmuş olur. Böyle dua etmekten çekinmemelidir.

Doğruyu bulmak
Sual:
 Bir arkadaş, (Ben de Ehl-i sünnet kitaplarını okuyorum, sen yanlış anlıyorsun) diyerek birkaç konuda farklı şeyler söyledi. Hangimizin doğru anladığını nasıl tespit ederiz?
CEVAP
Okuduğu kitabı doğru anlamak önemlidir. Allahü teâlâ, dinini doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Herkes, (Ya Rabbi! Dinimi doğru olarak öğrenmek istiyorum. Razı olduğun, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup, doğru olarak anlamayı nasip eyle!) diye ihlâsla dua etmeli, Allahü teâlânın sözüne güvenmelidir. Cenab-ı Hak ona muhakkak doğru yolu gösterir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.)[Ankebut 69]

Yanlış bilgi edinmek
Sual:
 Dini bilgiler öğrenmek için, herkes farklı kişilere soruyor. Yahut rastgele kitaplardan bilgi alıyorlar. Öğrendikleri yer yanlış bilgi veriyorsa, öğrenenler de sorumlu olur mu? Suç, cevap verenin veya kitabın olmaz mı?
CEVAP
Suç, cevap verenin veya kitabın olsa da, yanlış bilgi öğrenen sorumluluktan kurtulamaz. Bir de, ihtiyata riayet etmek gerekir. Bir iş için, nakli esas alan kitabın biri haram, öteki de helal diyorsa, haram olduğunda şüphe olur, o işi yapmamak gerekir. Doğru kitaptan öğrenilirse, böyle bir şeye lüzum kalmaz. Nakli esas alsa da, yetkili, icazetli âlimlerin yazmadığı kitaplara itibar edilmez. Doğru yolu, doğru kitabı bulmak için de, dua etmek gerekir. Allahü teâlâ, dinini doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Cenab-ı Hak böyle samimiyetle yalvarana muhakkak doğru yolu gösterir. Doğru yoldayım diye inat ederek dua etmeyen de, elbette yaptıklarından sorumlu olur.

Kalb dönektir
Sual: 
İnsan, bugün iyi bildiği şeyi sonra kötü bilebiliyor, kötü bildiği şeyi başka zaman iyi bilebiliyor. Bakıyor insanların çoğunluğu bir yolu benimsiyor, çoğunluk böyle düşünüyor diye, o da aynı şeyi kabul edebiliyor. Bir yolun doğru mu, yanlış mı olduğunu nasıl anlayacağız?
CEVAP
Çoğunluğun doğru yolda olduğunu sanmak çok yanlıştır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(İnsanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.)[Enam 116]

Çok kimse bu yolda gidiyor diye, o yolun doğru olduğu anlaşılmaz. Dünyada Müslümanlar az, dinsizler daha çoktur. Dinsizlik çok diye dinsizlik doğrudur denmez.

Bir kimse, bugün iyi bildiğini yarın kötü bilebilir. Bu kalbin özelliğindendir. Kalb iyiye veya kötüye dönebilecek şekilde yaratılmıştır. Ondokuzcu kişilerin uydukları bozuk dinin, Reşat Halife’den sonraki liderine, bir gazeteci, (On sene önce, başka düşünüyor, başka şekilde inanıyordun, on sene sonra bu fikrinden de dönmeyeceğini nereden bilelim?) demişti.

Kalbimizin dönmemesi için dua etmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ey büyük Allah’ım, kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde sabit kıl, dininden döndürme, Müslümanlıktan ayırma!) [Tirmizi]

Kalbimizin kötüye dönmemesi için hadis-i şerifte bildirildiği gibi dua etmelidir.

Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir.) [Şûra 13]

Hâşâ Allahü teâlâ verdiği sözden dönmez. O hâlde yukarıda bildirildiği gibi dua etmelidir.

Sapıklıkta birleşilir mi?
Sual: 
Allahü teâlâ, (İnsanların çoğuna uyan sapıtır) buyuruyor. Peygamberimiz, (Âlimlerin çoğuna uyan kurtulur, âlimler sapıklıkta birleşmez) buyuruyor. Günümüzde Müslümanım diyenler çeşitli cemaatlere, çeşitli fırkalara bölünmüştür. Yalnız Kur’an diyenler var, Ondokuzcular var, Selefiyeciler var, Vehhabiler var, İbni Sebeciler var, mezhepsizler var, gayrimüslimler de Cennete gidecek diyenler var, hocamız Mehdi veya resul diyenler var, kendisinin Mehdi olduğunu söyleyenler var, gayri İslami idarelere şer’i idare diyenler var, tek doğru biziz diyenler var. Var da var. Bunların hangisinin doğru olduğu nasıl bilinir? İkincisi bütün gruplar bir grubun aleyhinde olsalar o grubun mutlaka yanlış olduğu anlaşılır mı?
CEVAP
Bu ümmetin 73 parçaya bölüneceği sadece bir fırkanın doğru olduğu, bu fırkanın da Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkası olduğu açıkça bildirilmiştir. Her fırka, sapık olmalarına rağmen, biz Ehl-i sünnetiz derse, doğruyu da biz bilemiyorsak, o zaman (Ya Rabbi bu cemaatlerin içinde doğrusu hangisiyse bana onu nasip et) diye dua edilirse Allahü teâlânın ona doğru yolu göstereceği âyet-i kerimelerle sabittir. Allahü teâlâ verdiği sözden dönmez. Ona mutlaka doğruyu herhangi bir şekilde gösterir.

Bütün dalalet fırkaları bir konu üzerinde birleşse, hak olan tek fırkanın yolunun yanlış olduğu anlaşılmaz. Bütün cemaatler, bütün fırkalar namaz üç vakit dese, doğru olan fırka da beş vakittir dese, (Bütün cemaatler böyle söylüyor) diyerek namazın üç vakit olduğu söylenemez. Bütün gruplar çalgı helâl dese, çalgı helâl olmaz. Her devirde, her zaman kıyamete kadar doğru olan bir grubun, bir cemaatin olacağını Peygamber efendimiz bildirmiştir. Bir hadis-i şerif meali:
(Ümmetimden doğru bir grup, hak üzere devamlı bulunur.)[Buhari]

Bu doğru olan, hak olan grubu dua ederek bulmaya çalışmalıdır.

72 sapık fırkanın hak olana saldırması yadırganmaz, ama Ehl-i sünnet görünüp, Ehl-i sünnete saldıranlar yadırganmaz mı? Bugün Ehl-i sünnete diğer bütün gruplar saldırıyor. Saldıran bu sapık grupların birbirlerine düşmanlıkları vardır, ancak, hepsinin ortak yönü Ehl-i sünnete düşman olmalarıdır.

Görüldüğü gibi, gayrimüslimler, Müslümanlığa saldırmakta birleşiyorlar. Sapık gruplar da, tek doğru olan fırkaya saldırmakta birleşiyorlar. Sapıkların birleşmesini, Müslümanların birleşmesi olarak kabul etmek ahmaklık olur.

Tasavvuf ehli olmak için ne yapmalı?

gül1

Sual: Eskiden dini doğru öğrenmek için, bir mürşid-i kâmile tâbi olup, onun bildireceği şekilde tasavvuf yolunda ilerliyorlarmış. Şimdi nasıl ilerlenir?
CEVAP
Her devrin şartları farklıdır. Günümüzde de, büyük zatlara ulaşma imkânları vardır. Birkaç örnek verelim:
1- Kimi, Ehl-i sünnete uygun yayın yapan bir gazeteye abone olur, orada Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından hazırlanan yazıları okuyarak onları sevmeye başlar. Sonra kitaplarına kavuşur. O kitapları okuyup amel eden de, maksadına kavuşmuş olur.

2- Kimi radyo veya TV’de İslam âlimlerinden nakli esas alan bir hocayı dinler. Hocanın bildirdiği büyük zatlara ve kitaplarına tâbi olarak gayesine ulaşır.

3- Biri, kendisine Ehl-i sünnet âlimlerinin bir kitabını hediye eder, o da bu kitabı okuyup oradaki ilimlerle amel ederse arzusuna kavuşmuş olur.

4- İnternetle de bu nimete kavuşanlar da olabilir. İnternette her türlü uygunsuzluklar olduğu hâlde, doğru yolu anlatan yayınlar da çoktur. Bunları okuyarak, dinleyerek de, nimete kavuşabilir.

5- Rüyada ikaz edilebilir, (Falan yere git, filancaya tâbi ol, şu kitabı oku!) denilir.

6- Ana babası ve yakınları vasıtasıyla doğuştan bu nimet içinde olanlar da olabilir.

7- Kimi de, evlendiği eşi, hak yolu bulmasına sebep olabilir.

Büyüklerin kitaplarına kavuşan kimse, kitabı, mümkünse birkaç arkadaşla beraber okumalı. Kitaplar vasıtasıyla feyizlere kavuşulur. Fırsat buldukça da bu arkadaşlarla görüşmeye, salih kimselerle beraber olmaya çalışmalıdır.

Tasavvuf ilmi nedemektir?

gül1

Sual: (Tasavvuf ilmi denilen bâtın veya ledün ilmi, sonradan çıktığı için bid’attır, bu bid’ate inanan da sapıktır) diyenler oluyor. Bu ilim hakkında yeterli bilgi verebilir misiniz?
CEVAP
Bâtın ilmi, hazret-i Âdem’den beri vardır. Buna ledün ilmi de denir. Tasavvuf ve keramet ilmidir. Allahü teâlânın ihsanıyla kalbe ilham edilen, ilahî sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte akla zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olan, olaylardaki gizli sırları ve hikmetleri bilir. Birkaç hadis-i şerif meali:
(Din bilgisi iki kısımdır: Kalbdeki faydalı ilimler, dille anlatılan zahirî ilimler.) [Hatib, Süyuti]

(Elbette Kur’anın zahirî ve bâtınî manası vardır.) [İbni Hibban]

(Bâtın ilmi, Allahü teâlânın esrarından bir sır, hikmetlerinden bir hükümdür. Allah onu kullarından dilediğinin kalbine bırakır.)[Deylemi, İ. Süyûti, İ. Münavî]

(Zâhir ve bâtın ilminin âlimleri, peygamberlerin vârisleridir.) [M. Nasihat]

(Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidir. Bunları ancak marifet sahipleri bilir.) [M. Nasihat]

(Rabbim bana farklı üç ilim bildirdi. Birincisini kimseye bildirme dedi, çünkü bu ilmi benden başkası anlayamaz. İkinci ilmi, dilediğine bildirebilirsin dedi. Üçüncü ilmi, ümmetinin hepsine bildir dedi.) [Mevahib-i ledünniyye] (İkincisi ledün ilmi, üçüncüsü ise iman, fıkıh ve ahlak bilgileridir.)

Taha sûresinin (Rabbim ilmimi arttır de!) mealindeki 114. âyeti, (Bâtın ilmimi artır!) demek olduğu tefsirlerde bildirilmektedir. Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:
İmam-ı Mâlik , (Zâhir ilmine malik olan, bâtın ilmine kavuşabilir. Zâhir ilmi olan, ilmiyle amel ederse, Allahü teâlâ, ona bâtın ilmini de ihsan eder) buyurdu. Ali bin Muhammed Vefa’nın ârifane sözlerine şaşırıp kalan İmam-ı Ömer Bülkini, bunları nereden öğrendin deyince, Bekara sûresindeki, (Allah’tan korkun! Allah, kendinden korkanlara bilmediklerini öğretir) mealindeki 282. âyeti okudu. Ebu Talib-i Mekkî, (İlm-i zâhirle ilm-i bâtın, birbirlerinden ayrılmaz. Bedenle kalbin birlikte bulunması gibidir. Bâtın ilimleri, ârifin kalbinden kalblere akar) buyurdu.

İmam-ı Münavi, imam-ı Gazali’den naklen bildiriyor ki:
Âhiret bilgisi iki türlüdür: Biri keşifle hâsıl olur. Buna ilm-i mükaşefe [ilm-i bâtın] denir. Bütün ilimler, bu ilme kavuşmak için sebeplerdir. İkincisi ilm-i muameledir.

İlm-i bâtından nasibi olmayanın imansız gitmesinden korkulur. Bundan nasip almanın en aşağısı, bu ilme inanmaktır. Bid’at ehline bâtın ilmi nasip olmaz. Bâtın bilgisi, temiz kalblerde hâsıl olan bir nurdur. (Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidir. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir)hadis-i şerifi, bâtın ilimlerini göstermektedir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını doğru yapabilmek için herkese lazım olan ilmihâl bilgileri öğrenilip amel edilince, ilm-i bâtın hâsıl olabilir. İlm-i bâtından habersiz olan, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini sapıklık sanıyor. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmıyor. İbni Arabî, Abdülkâdir Geylânî, Mevlânâ Celaleddin, Seyyid Ahmed Bedevî, İmam-ı Şârânî ve İmam-ı Busayrî gibi tasavvuf büyüklerine dil uzatıyor. Bâtın bilgilerine inanmayan Muhammed aleyhisselamın dininin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimseye bid’at ehli ve sapık denir. (Hadika)

Kur’an-ı kerimde de bu ilimden bahsediliyor. Hazret-i Süleyman’ın veziri Asaf, bâtın ilmini yani ledün ilmini bildiği için, iki aylık mesafedeki Belkıs’ın tahtını, göz açıp kapayıncaya kadar getirdi. Hazret-i Süleyman, (Bu Rabbimin bir lütfudur) dedi. (Neml 40) Asaf, peygamber olmadığı halde, bâtın ilmi sayesinde bu kerameti gösterdi. Yani bu âyet-i kerime, kerametin hak olduğunu gösteriyor. Bâtın ilmine tasavvuf ilmi de denildi. Tasavvuf ve keramet, yeni çıkan bir şey değildir.

Kehf suresinde ledün [bâtın] ilmi hakkında bahsedilen kıssa özetle şöyledir:
Hazret-i Musa, (Yâ Rabbi, bâtın ilmini bilen zatı nerede bulurum?) diye sordu. Allahü teâlâ da, (Yâ Musa, yola çık, çantana koyduğun balığın canlanıp denize gittiği yerde, onu bulursun) buyurdu. O da, hazret-i Yuşa ile yola çıktı. Bir pınarın yanına geldiler. Bu pınar âb-ı hayat idi. Bu suya dokunan ölü canlanırdı. Bu sudan bir damla balığa değince, balık canlanıp denize gitti. Hazret-i Musa, denilen yerdeki zatı görüp ona, (Bana bâtın ilmini öğretir misin?) dedi. O zat, (Yâ Musa, Allahü teâlânın bana öğrettiği ilmin hepsini sen bilmezsin. Bu yüzden de yaptıklarıma sabredemezsin, tuhafına gitse de, yaptıklarımdan bana bir şey sormayacaksın) dediyse de hazret-i Musa sabredemeyip sorunca, arkadaşlıkları sona erdi. Bu olay hakkında peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Musa aleyhisselam eğer sabretseydi, çok ibretli olaylarla karşılaşacaktı.) [Buhari]

Kur’andaki bu iki kıssa, bâtın ilmine sahip keramet ehli zatların bulunduğunu açıkça bildirmektedir. İlm-i bâtın, ilm-i zahirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşana, ulema-i rasihin denir. (Kıyamet ve ahiret)

Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde müteşabihat denilen zâhir âlimlerinin bilmediği ilim bildirilir. Bu ilimleri ulema-i rasihin denilen büyük âlimler anlar. (Mevduat-ül-ulum, Mektubat-ı Rabbani)

İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Hazret-i Ebu Hüreyre,(Resulullah’tan iki ilim aldım. Birisini size bildirdim. İkincisini bildirmedim, çünkü anlayamazsınız) dedi. Birincisi, ilm-i zâhir, ikincisi ilm-i bâtındır. Bunu ancak, evliya zatlar ve sıddıklar bilir. Tasavvuf ilmi böyle yüce bir ilimdir. Bunu anlayamayan inkâr ediyor.(İnkâr eden mahrum kalır) sözü meşhurdur. (2/59, 3/17)

Aklı bırakmak ne demektir?

gül1

 

Sual: Bir âlime veya mürşid-i kâmile tâbi olmak, körü körüne itaat etmek, hür düşünceyi engellemek olur mu?
CEVAP
Eski devirlerde yaşamış, mürşid-i kâmil denilen zatlar, sıradan kimseler değildi. Basiretleri açık, selim akıl sahibi kimselerdi. Mürşide tâbi olan insanın aklı ve ilmi, hocasının aklı ve ilmiyle kıyas kabul etmezdi.

Akıl göz, İslamiyet ise ışık gibidir. Işık olmayınca göz görmediği gibi, aklımız almasa da, İslamiyet’in bildirdiklerini hiç şüphe etmeden kabul etmek gerekir. Allahü teâlâ, koca karı imanı gibi inanan akıllı Müslümanları övüyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(O müttekiler, gayba inanırlar.) [Bekara 3]

Yani Allah’tan korkup günahtan sakınan Müslümanlar, görmeden ve tecrübe etmeden Resulullah’ın bildirdiklerine inanırlar. Demek ki akıllı Müslüman, hocaların hocası olan Resulullah’a kayıtsız şartsız inanan, (O söylediyse doğrudur) diyen kimsedir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Allahü teâlâ, hayrı murat edilen kulun kalb gözünü açar, o kul da gayba inanır.) [Deylemi]

Basireti yani kalb gözü açılınca, gayba [görmediğine], güvendiği zatların sözüne inanıyor. Bunun en meşhur örneği, Mirac olayı üzerine, hiç aklını kullanmadan, (O söylemişse doğrudur) diyen veSıddık ismini alan Hazret-i Ebu Bekir’dir. Allahü teâlâ, onu Zümer suresinin 33. âyetinde mealen, (Doğru haber veren ve Resulullah’ı tasdik eden) diye övüyor. (Menakıb-ı Çihar Yar-i Güzin)

Aklı bırakmak demek, haddini bilmek demektir. Aklın her şeyi bilemeyeceğini ve bilenlere tâbi olmak gerektiğini anlamak demektir.İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Dini hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir.(1/214)

Kâmil ve mükemmil [yetişmiş ve yetiştirebilen] bir zat ele geçerse, bütün arzuları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü yıkayıcının elinde, teneşirdeki ölü gibi olmalı. Ancak böyle olan kimse maksada kavuşur.(1/61)

Allahü teâlâ da, Resulü de, doğru yoldaki âlimlere tâbi olmamız gerektiğini bildiriyor. Tâbi olmak, her konuda ona itaat etmek demektir. Kendi aklına uymaya, tâbi olmak denmez. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’a itaat edin, Resulüne ve sizden olan ülül-emre itaat edin!)[Nisa 59]

Yine Nisa suresinin 83. âyet-i kerimesinde, ülül-emre uyulması, sorulması gerektiği bildiriliyor.

Bu âyet-i kerimelerde geçen ülül-emrin âlimler demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Peygamber efendimiz de (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimi)

Peygamber efendimiz de, âlimleri rehber edinmemizi emrediyor. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Âlimlere tâbi olun!) [Deylemi]

(Âlimler birer kılavuz, birer rehberdir.) [İ. Neccar]

Âlime tâbi olunca, kendi görüşümüzü, kendi aklımızı bırakmamız gerekir. Kendi görüşümüzde ısrar edersek, âlime tâbi olmamızın ne önemi olur ki?

Hocaya akıl vermek
Sual: İlim öğrendiğimiz veya öğrenmek niyetiyle sual sorduğumuz kimseleri eleştirmekte, ona akıl vermekte sakınca var mıdır?
CEVAP
Tenkit etmek başka, bir yanlış varsa yanlışı münasip şekilde söylemek başkadır. Uluorta hocayı tenkit etmek yanlıştır. Peygamber efendimiz,(İlim öğrendiğiniz kimselere hürmet edin, saygılı davranın!)buyuruyor. (İ. Neccar)

Büyük zatlar, (Bir kimse, ilim öğreten hocasına hürmet etmedikçe, öğrendiği ilmin faydasını göremez) buyuruyor. Hazret-i Ali de, (Bana bir kelime öğretenin kırk yıl kölesi olurum)buyuruyor. Köle, efendisine kayıtsız şartsız bağlanan ve onun her dediğini yapmaya çalışan kimsedir. Köle, efendisini tenkit etmediği gibi, ilim öğrenen, sual soran da saygılı olmalı, kırıcı sözlerden uzak durmalıdır.

Sual soranlara caizdir veya caiz değildir diye cevap verince, okuyucu, (Caiz diyorsunuz, ama falanca caiz değil diyor, falanca kitaplarda caiz olmadığı yazılıdır) diyor. Biz de, (Bize inanmıyorsanız niye soruyorsunuz?) dediğimiz zaman, (İnanmasak hiç sorar mıyız? Elbette inanıyoruz) diyor. (İnanılıyorsa niye peki denmiyor? Niye kabul edilmiyor?) denince de, (Ama başkaları farklı söylüyor) diyor. Başkalarına inanılıyorsa, bize niye soruluyor ki?

Sual, ilim öğrenmek için sorulur. (Acaba bunlar şu konuda nasıl düşünüyorlar? Bu konuyu nasıl biliyorlar?) gibi düşüncelerle soru sormak dinimize aykırıdır. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Öğrenmek için sual sorun! Başka maksatla sual sormayın!)[Deylemi]

(Allah rızasından başka bir maksatla sual soran Cehenneme gidecektir.) [Tirmizi]

(Âlimlerle yarışmak, cahilleri susturmak ve itibar kazanmak için ilim öğrenen Cehenneme gidecektir.) [Tirmizi]

Lüzumlu da olsa, çok sual sormak doğru değildir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Çok sual sormayı size yasaklıyorum.) [Taberani]

Peygamber efendimizin emrine uymalı, hatıra gelen her şeyi sormamalıdır.

Aklını atmak
Sual:
 Hazret-i Mevlana’nın, (Hocamı buldum, aklımı bıraktım) sözü için, Selefî zihniyetli bir arkadaş, (Aklı olmayanın dini yoktur. Aklını kullanmadan nasıl dine uyulur?) diyerek o zatın sözünü tenkit ediyor. Bu uygun mudur?
CEVAP
Eğer o sözü İbni Teymiyye söylemiş olsaydı, altın yaldızla yazdırıp duvara asarlardı. Onlar özellikle Hazret-i Mevlana’ya hep ters bakarlar. Yani her sözünde yanlış ararlar.

Hazret-i Mevlana, aklı tenkit etmiyor, (İlim ve marifet sahibi büyük bir zatı bulunca, kendi aklımı onun aklından üstün görmem. Aklım bana, böyle büyük bir hocayı bulmamda yardım etti. Bundan sonra hocama tâbi olur, onun bildirdiği yolda giderim) diyor.

İlim ve marifet sahibi bir hoca, yani Resulullah’ın vârisi Ehl-i sünnet âlimi, bir mürşid-i kâmil, bizim göremediğimiz çok şeyi görür. Mesela, Hudeybiye Anlaşması’nda, müşrikler, akla aykırı ve çok ağır şartlar ileri sürdüler. Resulullah, (İmzalayalım) buyurunca, oradaki Eshab-ı kiramın hepsi akıllarını atıp (Peki) dediler. Çok geçmeden bu anlaşma müşriklerin aleyhine oldu. (Bu maddeyi kaldıralım) diye geldiler. Böylece Eshab-ı kiram, akıllarını bırakıp Resulullah’a uymakla isabet ettiklerini anladılar.

Hudeybiye Anlaşması’na göre, bir müşrik, Müslüman olursa, Müslümanlar bunu aralarına alamayacaklar, o kişi perişan olacak, tekrar müşrik olmaya zorlanmış olacaktı. Müslüman olduktan sonra tekrar kâfir [mürted] olanı ise, müşrikler tekrar saflarına alacaktı. Görünüşte bu anlaşma Müslümanların aleyhine idi. Peygamber efendimiz, neticeyi peygamberlik nuruyla görüp imzaladı. Anlaşma Müslümanların lehine neticelenince, müşrikler, anlaşmayı bozmak zorunda kaldılar. (M. Ledünniyye)

Hudeybiye Anlaşması’nda olduğu gibi, yanlış gibi görünen bazı şeylerin doğru olduğu, tersine, doğru görünen şeylerin yanlış olduğu zamanla anlaşılabiliyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize; sevdiğiniz şey de, kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.) [Bekara 216]

O hâlde, Hazret-i Mevlana’nın buyurduğu gibi, aklımız almasa da, Allah’a, Resulullah’a ve Resulullah’ın vârisleri olan âlimlere uymak gerekiyor. Şair de diyor ki:
Göz dese de bu çöldür, din, göl derse o göldür,
Hak emri karşısında, göz ve aklını öldür!