Kategori arşivi: Sünnete Uymak

Karabasan tedavisi var mı ? Kurtulmak için ne yapılır?

Uyku felci sorunu olan kişilerin yatağa yorgun, dolu mideyle, stresli bir ruh haliyle girmemelidir. Münkün oldugu kadar kendilerini rahatlatarak girmelidirler. Stresli ortamlardan, uykusuz kalmaktan kaçınmalıdırlar.

Uyku felcini özellikle sık yaşayanlar kafein miktarına özellikle dikkat etmelidir.
Kafein, uyku sırasında uyanmalara sebep olabileceğinden kafeinli içecek ve yiyeceklere dikkat etmelidir.

Uyku felcinin tedavisine başlamadan önce düşünülmelidir. Eğer bu sorun kişiyi rahatsız edecek bir boyuta ulaşmışsa küçük dozlarla başlayan ilaç ve anti depresan tedavisi yapılabilir. Bu konuda doktorunuzdan yardım alabilirsiniz.

Bazen de bu tür sorunlara psikoterapiler faydalı olmaktadır. Kişi stresle baş etmeyi öğrendiğinde dolayısıyla bu tür sorunlarla da az karşılaşmaktadır.

Uyku felci yaşamamak için uykuyu iyi almak, uyku düzenine dikkat etmek de çok önemlidir. Uyku eksikliği bulunan kişiler bir sonraki gün uyku sorunu yaşar. Bu yüzden uyku felci yaşamamak için uyku düzenini korumak gereklidir.

Yine yatmadan önce sizi rahatalatacak, stresinizi alacak bir takım bitki çaylarıyla da uyku felcini azaltabilir, stresinizi yok edebilirsiniz..

Bu mektubu benim kefenim arasına koy

Hazret-i Ömer’in vefatından bir sene sonra oğlu Abdullah onu rüyada görmüştü. Sabahleyin Resulullahın mescidi şeriflerine vardı. Seslenip dedi ki, ey sahabiler, toplanın. Babamın selamını size getirdim. Hepsi toplandılar. Orada Abdullah dedi ki: Dün gece babamı rüyada gördüm. Babamın ahirete irtihal edişi bir sene oldu. Resulullaha babamı rüyada göreyim niyeti ile salevat getirirdim. Fakat, göremezdim. Dün gece gördüm. Babamın yüzü sararmış çok yorgun vaziyette idi. Dedim ki, babacığım bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi kırmızı idi. Dedi ki, ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar hesapta idim.

Dedim ki babacığım nasıl hesap olundun. Buyurdu ki: (Hesabın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişti ki, beytülmala ait sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden bağlamıştım. Artık deveye takacak durumu kalmamıştı. Ben de atmıştım. Cenab-ı Rabbil âleminden azarlayıcı hitap geldi ki, niçin o yuları attın. Müslümanların malını zayi ettin.

Dedim ki, Ey baba, bu itabdan ne sebeple kurtuldun. Dedi ki, ey oğul! Sana, “Bu mektubu benim kefenim arasına koy, dediğim mektup sebebi ile.” (M.Ç.Güzin)

Hazret-i Ali Ömer davasının eri imiş dedi

Resulullah efendimiz, bir gün meclis-i şeriflerinde kabir azabını, Münker ve Nekir’in nasıl heybet ile gelip sual ettiklerini anlatıyordu. Hazret-i Ömer, ya Resulallah! Biz kabre girdikten sonra, bu akıl bize verilip, sonra mı sual olunuruz, yoksa verilmeden mi sual olunuruz diye sordu. Resulullah efendimiz, (Şimdi ne akılda isen, kabirde de öyle olursun) buyurdu. Hazret-i Ömer dedi ki, böyle olduktan sonra, üzülmeye lüzum yoktur.

Hazret-i Ömer vefat edip kabre defnedildikten sonra, Hazret-i Ömer’in böyle söylemiş olduğu Hazret-i Ali’nin hatırına geldi. Kabrine geldi. Mübarek gözlerini yumup, kalbi şeriflerini Hazret-i Ömer’in ahvaline yöneltip, tam bir teveccüh ile murakabeye vardığında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, ahvali [durumu] müşahede etti. Gördü ki, Münker ve Nekir heybetle gelip, Hazret-i Ömer’e dediler ki, (Rabbin kim, dinin nedir, Peygamberin kimdir). Hazret-i Ömer onlara, siz şimdi nereden gelirsiniz diye sordu. Dediler ki, yedinci kat gökten. Peki buraya kadar, ne miktar yol geldiniz? Dediler ki, yedibin yıllık yoldur. Peki Rabbinizi unuttunuz mu? Hayır dediler. Peki, siz yedibin yıllık yoldan gelinceye kadar Allahü teâlâyı unutmadınız da, ben bugün evimden çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dinimi ve Peygamberimi nasıl unuturum. Melekler dediler ki, ya Ömer biz de senin böyle cevap vereceğini bilirdik. Lakin bu heybetle gelip, sual etmeye memuruz.

Olayı takip eden Hazret-i Ali, Allahü teâlâ mübarek etsin, Ömer davasının eri imiş, dedi. (M. Ç. Güzin)

Resulullah Yârimi benim katıma getirin buyurdu Ravdanın kapısı açıldı


Bir yahudi olan Ebu Lülü, Mugire tebni Şubenin kölesi idi. Efendisini Hazret-i Ömer’e gelip şikayet etti. Efendim benden haddimden fazla harc ister, dedi. Hazret-i Ömer buyurdu ki, ne miktar ister. Dedi ki; her gün iki dirhem, ister. Hazret-i Ömer buyurdu ki, ne sanat bilirsin. Bir kaçını saydı. Hazret-i Ömer, bu sanatlar ile bu kadar harc çok değildir. Sonra, işittim ki, sen yel değirmeni yaparmışsın. Benim için de bir yel değirmeni yapsan buyurdu. Dedi ki, senin için bir yel değirmeni yapayım ki, doğuda ve batıda onu söyleyeler. Hazret-i Ömer mecliste olanlara buyurdu ki, bu kâfir beni katletmek istediğini söylüyor. Eğer böyle demek istiyor ise, onu ortadan kalkması için emredin, dediler. Buyurdu ki, katlden evvel kısas olmaz.

Ebu Lülü, Hazret-i Ömer’i katl için fırsatı gözetti. Zilhiccenin yirmiüçüncü günü sabah namazını eda ederken, fırsat bulup, altı yerinden yaraladı. Başkalarını da yaraladı. Beni Esed kabilesinden bir er Ebu Lülü melununun başına bir ok atıp, yıktı. Birisi de öldürdü. Hazret-i Ömer bu ahvali gördü. Abdurrahman bin Avf hazretlerine emretti. O imamlık yaptı. Sonra Sahabe-i güzini toplayıp, buyurdu ki, siz mi Ebu Lülü’ye benim katlimi emrettiniz. Hepsi, hâşâ bizim haberimiz yoktur diye yemin ettiler. Hazret-i Ömer dedi ki, Elhamdülillah ki, ben bu ümmetin, katlettiği kimse olmadım. Bir yahudinin elinde şehit olurum. Diri iken ve ölü iken hilafetin benim üzerimde olmasını istemem. Aşere-i mübeşşereden altı serveri, hilafete layık görüyorum. Bunlardan birini seçin.

O altı serverin biri Osman bin Affan ve biri Aliyyül mürteda ve biri Talha ve biri Zübeyr ve biri Sad bin Ebi Vakkas ve biri Abdurrahman bin Avf idi. Said bin Zeyd hazretleri hayatta idi. Lakin Hazret-i Ömer onu müşavereye dahil etmemişti. Zira amcası oğlu idi.

Sahabeden birini Hazret-i Âişe’nin huzuruna gönderdi ki, izin verir ise, biz de Resulullahın ravda-i mutahheralarına girelim ve O Servere iltica edelim. Hazret-i Âişe bu haberi işitince ağladı. Ah, kıymetli Ömer, atamın yadigârı da gidiyor. O yeri ben kendim için saklardım. Ama ona hibe ettim. Hazret-i Ömer’e söyleyin ki, Resulullah ve babamın yanına varınca, benim selamımı onlara söylesin. Ve desin ki, bu ayrılığım ne zamana kadar olacak. Hazret-i Ömer bu haberi işitince, oğlu Abdullaha dedi ki, benim cenaze namazını kıldıktan sonra, Âişe-i Sıddıkanın huzuruna geri varıp, izin isteyesin. Evvelce benden utanıp, izin vermiş olabilir ve pişman olmuş olabilir. Onun rızası ile defn olayım.

Hazret-i Ömer şehadet kelimesini getirip, vefat etti. Ondan sonra yıkayıp namazını kıldılar. Oğlu Abdullah, Hazret-i Âişe validemize gitti. İzin istedi. Hazret-i Âişe ağladı. Dedi ki, ey Ömer, adaleti hayatında da, ölünce de elinden bırakmadın. O yeri sana feda ettim.

Ondan sonra mübarek cenazesini, Ravda-i mutahhera kapısına getirdiler. Birisi ileri varıp, Esselamü aleyke ya Resulallah! Ömer’i getirdik. Eğer destur var ise, ravda içine defn edelim, dedi. Cümle Sahabe-i güzin, Resulullahın, (Yârimi benim katıma getirin) diye mübarek sesini işittiler. Ravdanın kapısı açıldı. Hazret-i Ebu Bekir’in sol yanında hazırlanmış yere koydular. (M. Ç. Güzin)

Benim dünyada nefsimden büyük düşmanım yoktur


Hazret-i Ömer halife iken, bir gün mescidde oturuyordu. Rum kayserinin elçisi geldi. Bazı hediye ve bir doğan, bir tazı, bir şişe zehir de getirdi. Dedi ki, ya halife. Bu tazı öyle bir tazıdır ki, her nereye salar isen, avını yakalar, kaçırmaz. Avı ondan kurtulmaz. Bu doğan da bir doğandır ki, hangi kuşa salarsanız, hiç aman vermeyip, alır. Asla bir kuş pençesinden kurtulamaz. Bu şişe içinde olan zehir, öyle bir zehirdir ki, bir katresini insana içirseler, o anda ölür, bunun ilacı olmaz. [Yani o kişi kurtulamaz]. Tuhaf nesne olup, padişahlar hazinesinde bulunması lazımdır ve layıktır diye, rum sultanı kayser göndermiştir.

Hazret-i Ömer buyurdu ki, kuş nedir ki, insan onunla meşgul olup, ondan ne fayda hâsıl eder. Ehl-i hal olan onu eline alıp, amellerini boşa çıkarmaz, buyurdu ve bağlarını çıkarıp, sahraya salıverdi. Köpek nedir ki, insan ona talib ve ragıb olup, o mekruhu evine koysun ve ardınca gezip, yürüsün. Onun da zincirlerini alıp, serbest bıraktı. Ondan sonra o içinde zehir olan şişeyi mübarek eline alıp, dedi ki, benim dünyada nefsimden büyük düşmanım yoktur. O zehri (Bismillahirrahmanirrahim) diyerek tamamını içti. Elçi bu hali görünce, şaşırıp, mescid kapısında durdu. Az zaman sonra gelip, Hazret-i Ömer’e baktı. Gördü ki, Hazret-i Ömer evvelki gibi sıhhat ve selamette oturur. Hemen yerinden kalkıp, Hazret-i Ömer’in ayaklarına yüzünü gözünü sürüp dedi ki, ya halife, bana imanı anlat. Hazret-i Ömer elçiye kelime-i şehadet telkin etti ve elçi müslüman oldu, rum kayserine gitmeyip, geri kalan ömrünü Hazret-i Ömer’in hizmetinde geçirdi. (M. Ç. Güzin)

Allahü teâlânın kaderinden kaçmayalım

 

Halife Hazret-i Ömer, Şam’a gidiyordu. Şam’da veba hastalığı olduğu işitildi. Yanında bulunanların bazısı, Şam’a girmeyelim, dedi. Bir kısmı da; Allahü teâlânın kaderinden kaçmayalım, dedi. Halife de buyurdu ki: Allahü teâlânın kaderinden, yine Onun kaderine kaçalım, şehre girmeyelim. Birinizin bir çayırı ile, bir çıplak kayalığı olsa, sürüsünü hangisine gönderirse, Allahü teâlânın takdiri ile göndermiş olur.
Sonra Abdurrahman bin Avf hazretlerini çağırıp sordu:
– Sen ne dersin?
– Resulullahtan işittim. (Veba olan yere girmeyiniz ve veba olan bir yerden, başka yerlere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız!)buyurmuştu.
Halife de;
– Elhamdülillah, benim sözüm, hadis-i şerife uygun oldu, diyerek, Şam’a girmediler.

Hazret-i Ömer kim tarafından söylenirse söylensin doğru sözü hemen kabul ederdi


Onun zamanında, Müslümanlar İslamiyet’i İran içlerine kadar yaydılar. İranlı meşhur kumandan Hürmizan, teslim olmamak için çok direndi, fakat hayatının tehlikeye girdiğini görünce teslim oldu. Hazret-i Ömer, huzuruna çıkartılan Hürmizan’a sordu:
– Bize söyleyeceğin bir şey var mıdır?
– Var! Fakat önce ölecek miyim, kalacak mıyım bunu bilmem lazımdır.
– Konuş, sana zarar gelmeyecektir.
– Ey büyük halife, önceleri biz İranlılar siz Arabları öldürüyor, zorla mallarınızı ellerinizden alıyorduk. Ne zaman ki, Allah size peygamber gönderdi. Ondan sonra bizim üstünlüğümüz sona erdi. Siz aziz, biz zelil olduk.

Hazret-i Ömer, Enes bin Malik’e sordu:
– Ne yapalım bunu?
– Öldürmeyelim! Çünkü arkasında büyük bir kalabalık vardır. Belki onlar, ileride Müslüman olabilirler.
– Fakat o, Resulullahın kıymetli arkadaşlarını şehid etti. Onu sağ bırakmamız uygun olur mu?
– Ya Ömer bunu öldürmememiz lazımdır. Çünkü, “Konuş sana benden zarar gelmez” diye söz de vermiştin.

Hazret-i Ömer kim tarafından söylenirse söylensin doğru sözü hemen kabul ederdi. Enes bin Malik hazretlerinin bu sözü üzerine, onu öldürmekten vazgeçti. Birçok sahabinin şehid olmasına sebep Hürmizan’ın hayatını bağışladı.

Bir müddet sonra da, Hürmizan Müslüman oldu. Ayrıca onun vesilesi ile birçok kimse imana geldi.

Ey Sad düşmandan korkma Allah’tan kork

 

 

Hazret-i Ömer halife iken, İran memleketini feth etmek arzusunda idi. O memlekette İslamiyet yayılsın istiyordu. Sahabe-i güzin ile müşavere edip, asker topladı. Başlarına Sad bin Ebi Vakkas’ı komutan tayin edip, İran memleketine gazaya gönderdi. Sad hazretlerine de şöyle nasihat ve talimat verdi: (Ey Sad, düşmandan korkma, Allah’tan kork. Ordunun içinde günah işleyenler bulunmamalı!)

Faris vilayetine vardılar. Haber verdiler ki, arab askeri geldi. İranlılar asker tedarik edip, bunlara karşı durmak istediler. Kisranın askeri şehirden dışarı çıkıp, İslam askerinin karşısına kondu. İslam askeri yirmibin kişi idi. Sad bin Ebi Vakkas’ın huzuruna elçi gönderip, ne iş için geldiler ve maksatları nedir diye sordular. Hazret-i Sad buyurdu ki, Sizi dini İslam’a davet ederiz, onun için geldik. Eğer sözümüzü kabul etmezseniz, ceng ederiz.

Kisraya bu haber geldi. Kisra askerine dedi ki, yarın cenge hazır olunuz. Acem padişahlarına kisra derlerdi. Bu padişahın adı Yezdücürd idi. Dedi ki, bu gelen asker yirmibin kişidir. Siz yüzbinden çoksunuz. Onlardan niçin korkarsınız.

Sabah oldu. İki tarafın askeri atlara binip, saflar bağlayıp, bayraklar diktiler. Ceng yapmak için, bahadırlar hazırlandılar. Sonra iki asker birbirine girdi. İkisinin arasında mücadele ayyuka çıktı. O gece sabaha kadar muharebe ettiler. Hiç dinlenmediler. Yezdücürdün pehlivanlarından Rüstem bin Mihriban ki ermenidendir. Uzun zaman, muharebe meydanında bahadırlık yapıp, arab yiğitlerinin birinin elinde helak oldu. Bunu helak eden yiğit, işlediği bir günah yüzünden, [Hazret-i Ömer’in nasihat ve talimatı gereği] kumandanın çadırında mahpus idi. Bu mahpus, Rüstem’in bir kılıç vurması ile Müslümanların şehid olduğunu gördükçe, o dinsize diş bilerdi.

Hazret-i Sad’ın makadında bir ağrı olduğundan o gün, muharebedeki yerine tahteravan ile gitti. Savaş aletleri çadırda, cariyesinin yanında kalmıştı. O gazi, hizmetçiye yalvarıp, mahpus olmaktan kurtuldu. Hazret-i Sad’ın atını ve savaş aletlerini de hizmetçiden rica ile alıp, hemen meydandaki Rüstem’in yanına gitti. İlk hücumunda nara atarak Rüstem’i titretti ve göz açtırmayıp, ilk hamlede Rüstem’i atından düşürüp, öldürdü. Sonra sözünde durup, doğruca Hazret-i Sad’ın çadırında mahpus olduğu yere geldi. Hizmetçiye, zinciri boynuna taktırdı.

Dev Rüstem helak olduğu zaman, çözülme başladı ve kâfirler dağılıp, İslam askeri bunların ardına düştü. Kâfirleri kıra kıra şehirlerine götürdüler. Kale kapısını yıkıp, içeri girdiler. Yüzbin kâfirin ellibini öldürülmüştü. Doğru Kisranın sarayına geldiler. O padişahın bir oğlu ve bir kızı var idi. Esir aldılar. Hazinesinin tamamını ele geçirdiler. Çok mal ve hazine alıp, feth ve nusret ve şad olarak dönüp, Hazret-i Ömer’in huzuruna geldiler. Bütün Eshab-ı güzin, Hazret-i Ömer’in bu gazasını kutladılar, hayır dualar ettiler. Hazret-i Ömer padişahın esir kızını, Peygamberimizin hanımlarından Ümmi Seleme validemizin huzuruna gönderdi. Zira, Ümmi Seleme validemiz tatlı dilli ve şefkatli idi. O kız, İslam’a gelir diye, onun yanına gönderdi. Çeyizini de Sad bin Ebu Vakkas getirip, Hazret-i Ömer’e teslim etti. Hazret-i Ömer de o çeyizi Beyt-ül-mal eminine emanet verip, böylece sakla, muhafaza et buyurdu. Üç ay sonra o kız, müslüman oldu. Hazret-i Ömer’e müjdelediler. Hazret-i Ömer, kızın bütün çeyizlerini ve altınlarını ve nice türlü elbiselerinin hepsini çıkarıp, cümlesini ona teslim edin diye emretti. Medine ahalisi bu malı görüp, hayret ettiler. Bu kız çeyizini görünce sevinip, Hazret-i Ömer’e dua etti. O kızın adı şehri Banu idi. Hikmet-i Rabbani, Hazret-i Hüseyin’e müyesser oldu, yani ona nikah ettiler.

[Sad bin Ebi Vakkas hazretleri, dev Rüstem’i katleden o gaziyi ve hadiseyi Hazret-i Ömer’e arz etti. O da gazinin cezasını bağışladı.](M.Ç.Güzin)

Bu ana kadar kalenin feth olunamamasının sebebi nedir

 

azret-i Ömer’in zamanında, Şam şehri civarında, bir kalayı muhasara ettiler. Allahü teâlânın hikmeti öğle vakti yaklaştı, feth müyesser olmadı. Hazret-i Ömer gadaba gelip, İslam askerinin hepsini huzuruna çağırıp, bu ana kadar kalenin feth olunamamasının sebebi nedir? Kâfirler kimlerdir ki, İslam askerine karşı koyarlar. Aranızda zahiren bir hata sadır olmuş kimse olmasa, bu kadar dayanamazdılar, diye şiddetli azarladı. Eshab-ı tahire varıp, her birisi tevbe ve istiğfar ile meşgul oldular. O esnada Eshab-ı güzinden birisi ağlayarak, Hazret-i Ömer’in huzuruna gelip, dedi ki, ya Emir-el-müminin, bu gece teheccüde kalktığım vakit, karanlık olduğundan, misvakımı arayıp, bulamadım. Misvaksız namaz kıldım. Var ise benim hatamdandır. Hazret-i Ömer buyurdu ki, tevbe ve istiğfara devam eyle. Bir saat geçmeden kale fetholdu. (M. Ç. Güzin)