Kategori arşivi: Ç

Çomak Dede

Hangi asırda yaşadığı hakkında kaynaklarda bilgi bulunamayan Çomak Dede’nin kabri Kahramanmaraş’ın Sakarya mahallesindeki, Sakarya caddesi üzerinde küçük bir bahçe içindeki ağaçların arasında olup, dışarıdan bakıldığında görülmemektedir. 1917 yılındaki Fransız işgâli sırasında kabrinden iniltiler geldiği; 1919’da Sütçü İmam’ın Fransızlara karşı başlattığı mücadelede ise kabrinden kalkıp elindeki çomağıyla (ucunda topuz bağlı deynek) düşmanın başına vurarak en ön safta çarpıştığı, bu çarpışmalara katılan gâziler tarafından anlatılmaktadır.

Çırağ-ı Dehli

Hindistan’da yetişen Çeştiyye yolunun büyük velîlerinden. İsmi Mahmûd, lakabı Nasîrüddîn’dir. Sülâlesi Horasan’dan gelip Hindistan’a yerleşmişti. Bâzı kaynaklara göre İmâm-ı Hüseyin’in bâzı kaynaklara göre de hazret-i Ömer bin Hattâb’ın neslinden olduğu bildirilmektedir. Doğum yeri hakkında değişik rivâyetler vardır. Hindistan’ın Uttar Pradeş eyâletindeki Ayodin veya Bane Banki’de doğduğu zannedilmektedir. Doğum târihi belli değildir.

Çırağ-ı Mahmûd, dokuz yaşında iken babasını kaybetti. Yetiştirilmesini annesi üzerine aldı. Küçük yaşta mânevî ilimlere ve dînî vecîbelere ilgi duyar, namazlarını cemâatle vaktinde kılmaya titizlikle dikkat ederdi.Kâdı Muhyiddîn Kâşânî’den Bezûdî adlı eseri,Allâme Kerîm Şirvânî’den ise Hidâye’yi okudu. Allâme Kerîm Şirvânî’nin vefâtından sonra Mevlânâ İftihârüddîn Muhammed Geylânî’den ilim öğrendi. 25 yaşında dünyâ ile alâkasını kesti. Avaz ormanlarında sekiz yıl berâberce uzlet çektikleri akadaşı ile nefsine karşı çetin mücâdele yaptı. Bu zaman zarfında gündüzleri oruç tuttu ve iftarını ormandaki otlarla açtı. 40 yaşında Dehli’ye gitti ve Nizâmüddîn Evliyâ hazretlerinin talebeleri arasına katıldı. Bir gün Nizâmüddîn Evliyâ, dergâhının üst katındaki odasından inerken, bir ağaç gölgesinde, ümitsiz bir vaziyette duran Nasîruddîn Mahmûd’u fark etti. Yanına çağırtıp, hâl ve hatırını sordu. Kendini tanıttıktan sonra, Nasîruddîn Mahmûd; “Efendim, buraya sâlihlerin ve velîlerin ayakkabılarını tâmir etmek için geldim.” dedi. Bu tek cümle, onun mütevâzî karakterini ve mânevî yükselmeye müsâid olmasını ortaya koyduğu gibi, Nizâmüddîn Evliyâ’nın himmetini kazanmasına yetti. Nizâmüddîn Evliyâ, kendi hocası ile arasında geçen bir olayı hatırladı ve ona bunu şöyle anlattı: “Ben, hocam Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in yanında iken, bir gün ders arkadaşlarımdan biri bana geldi ve beni, yamalı, eski bir elbiseyle görünce; “Nizâmüddîn, sen buraya geleli ne kadar oldu ki bu haldesin? Bu şehirde ilim okutsan, dünyâlık bakımından bir sıkıntın olmaz.” dedi. Ben, onun bu sözüne hiç cevap vermedim ve oradan ayrılarak, doğruca hocamın huzûruna gittim. Hocam bana; “Nizâmüddîn! Eğer arkadaşlarından bir kimse gelir ve sana; “Senin bu hâlin nedir? Rahatlık ve bolluk temin eden ilim öğretmeyi niçin terk eyledin?” derse, ne cevap verirsin.” buyurdu. Ben de; “Siz ne emrederseniz, onu söylerim.” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

Gittiğim yoldan git demen, arkadaşlık değildir.
Mutluluk sana olsun, benim boynum eğiktir.

Sonra yemek hazırlanmasını emir buyurdu. Yemek hazırlanınca bana; “Nizâmüddîn! Bu sofrayı başına al, o arkadaşının olduğu yere götür.” buyurdu. Ben de söylenileni yaptım. O arkadaşım bu hâle şaşırarak; “Bu sohbet ve bu hal sana mübârek olsun.” dedi.

Nizâmüddîn Evliyâ, hocası ile arasında geçen olayı anlattıktan sonra, ona, riyâzet ve mücâhedede bulunmasını emretti. Nasîruddîn Mahmûd bundan sonra günlerce bir şey yemedi. Ekseriyetle, arzu ve istekleri fazlalaştığında, meyve suyu içerdi.

Nasîruddîn Mahmûd hocasına çok bağlıydı. Bir gün Hâce Behâüddîn Zekeriyyâ’nın talebelerinden Hâce Muhammed Kâzerûnî, Nizâmüddîn Evliyâ’nın dergâhında müsâfir olarak bulunuyordu. Bir gece Muhammed Kâzerûnî teheccüd namazı için uyanmış ve paltosunu mescide bırakıp, abdest almaya gitmişti. Fakat dönüşte paltosunu yerinde bulamadı. Kızgınlıkla bağırmaya başladı. Nasîruddîn Mahmûd bu gürültüden şaşkına dönüp, gecenin bu ilerlemiş saatinde Nizâmüddîn Evliyâ’nın bu seslerden rahatsız olacağını düşünerek, Muhammed Kâzerûnî’nin kızgınlığının geçmesi için, hemen paltosunu çıkarıp ona verdi. Ertesi sabah, olup bitenler Nizâmüddîn Evliyâ’ya anlatılınca, Nasîruddîn Mahmûd’u yanına çağırdı ve ona yeni bir elbise hediye ederek, duâ etti.

Nasîruddîn Mahmûd, bir süre hocasının yanında kaldıktan sonra, izin alıp annesinin yanına gitti. Fakat halkın, sohbetlerine çok rağbet etmesi sebebiyle, fazla meşgûl edildiğinden, günlük husûsî vazîfelerini yapamaz hâle geldi. Bu durumu ve izin verirlerse gönül huzûru ile ibâdetle meşgûl olmak için sahrâlara gitmek istediğini Nizâmüddîn Evliyâ ile çok yakınlığı bulunan Emir Hüsrev vâsıtasıyla hocasına arz etti. Emir Hüsrev, her gün yatsıdan sonra Nizâmüddîn Evliyâ’nın huzûruna gider, o gün herhangi bir durum olduysa onu arz ederdi. İşte bu sırada, Nasîruddîn Mahmûd’un isteğini arz etmişti. Bunun üzerine Nizâmüddîn Evliyâ ona şu haberi gönderdi: “Allahü teâlânın kulları arasında kalmalı ve onların sıkıntılarına sabır ve müsâmaha göstermelisin. Bunun mükâfâtını göreceksin. Her insan, bir işe uygun olarak yaratılmıştır. O yüzden, talebelerimin bâzısının sessiz oturmalarını, kapılarını dünyâya kapamalarını öğretirken, bâzılarının dünyâya düşkün insanlar arasında kalmalarını, sıkıntılarına tahammül etmelerini, onlarla iyi geçinmelerini tavsiye ederim. Zîrâ bu, peygamberlerin ve velîlerin yoludur.” Nasîruddîn Mahmûd, bu emir üzerine Avaz’da insanlar arasında kalmaya devâm etti. Zaman zaman hocasını ziyârete ve ondan feyz almaya Dehli’ye giderdi. Annesinin vefâtından sonra Avaz’dan ayrıldı ve hocasının dergâhında kalmaya başladı. Hocası Nizâmüddîn Evliyâ’nın vefâtından sonra ise, bugün kabrinin bulunduğu ve Çırâğ-ı Dehli olarak bilinen mahalle yerleşti. Nizâmüddîn Evliyânın halîfelerinin en büyüğü ve mânevî hallerin vârisiydi. Nizâmüddîn Evliyâ’nın vefâtından sonra insanları Allahü teâlânın râzı olduğu yolda hizmet ve rehberlik vazîfesi ona geçti. Hocasına çok bağlıydı. Nizâmüddîn Evliyâ gibi onun yolu da; fakirlik, sabır, Allahü teâlâdan gelene rızâ gösterip hoşnûd olmak ve teslimiyetti.

Nasîruddîn Mahmûd’a Çırağ lakabının verilmesi şöyle anlatılır: Nizâmüddîn Evliyâ’nın dergâhında, birçok ileri gelen âlim toplanmıştı. Nasîruddîn Mahmûd, toplantıya biraz geç gelmişti. Nizâmüddîn Evliyâ ona yer göstererek, oturmasını söyledi. Nasîrüddîn Mahmûd ise; “Efendim, oturursam, bu muhterem cemâate sırtımı dönmüş olurum.” dedi. Bunun üzerine Nizâmüddîn Evliyâ; “Çırağın ve kandilin önü, ardı yoktur.” buyurdu. Yâni lambanın ne yüzü, ne de arkası vardır. O, ışıklarını her yöne saçar, ondan sonra Nasîruddîn Mahmûd bütün talebeler arasında “Çırağ” adıyla anıldı ve bu lakab ile meşhûr oldu.

Diğer bir rivâyet ise şöyledir: “Nizâmüddîn Evliyâ’nın dergâhının su ihtiyâcını karşılayacak bir sarnıç inşâ edilmekte idi. Gece yapılan bu işi aksatmak için, Sultan Gıyâsüddîn Tuğluk, yağ gönderilmesini durdurdu. Bunun üzerine Nizâmüddîn Evliyâ’nın emri ile Nasîruddîn Mahmûd dereden su getirip, kandillere koydu. Su, yağ gibi yandı. Bundan sonra ona Çırağ lakabı verildi.”

Nasîruddîn Mahmûd, fakirlik içinde yaşardı. Üst üste hiçbir şey yemeden, iki gün oruç tuttuğu olurdu. Kendisini ziyârete gelen olursa; hocasının kıymetli cübbesini giyer, onları öyle karşılardı. Onlar gidince cübbeyi çıkarır, eski elbiselerini tekrar giyerdi. Hâli vakti iyi olduğu zamanlarda, kendisi her gün oruçlu olur, müsâfirleri ile talebelerine lezzetli yemekler ikrâm ederdi. Müsâfirlerine bizzât hizmet etmekten zevk duyar ve onlar yerken tatlı tatlı anlatırdı. Bir gün sofrada şöyle buyurdu: “Yemek sırasında insan, Allahü teâlânın kendisini gördüğünü düşünmeli, O’nun rızâsı için yemeli ve yemekten aldığı enerjiyi, Allahü teâlânın rızâsına hasretmelidir.”

Bir gün yine Nasîruddîn Mahmûd, lezzetli yemeklerle bir ziyâfet veriyordu. Bu ziyâfet sırasında şu hikâyeyi anlattı: “Derviş’in biri, Şeyh Ebû Saîd hazretlerini görmeye gitmişti. Şeyhin debdebeli çadırını, ipekten iplerini, altından kazıklarını gören derviş şaşkına döndü. Şeyh Ebû Saîd gibi büyük bir velînin, bu lüksünü anlayamadı. Ebû Saîd hazretleri, dervişin aklından geçenleri anlayıp, durumu şöyle açıkladı: “Ey derviş, çadırımızın bu altın çubuklarını kalbimize çakmadık, onları yere çaktık. Bu dünyâ, senin gölgene benzer, yüzünü güneşe dönersen, gölgen arkada kalır. Eğer sırtını güneşe dönersen, güneş arkada kalır.”

Hâce Kıvâmüddîn, Nasîruddîn Mahmûd’un talebelerinden idi. Sultânın hizmetinde bulunuyordu. Bir müddet sonra sebepsiz yere saraydaki vazîfesinden atıldı. İşsiz kalınca, arkadaşları, akrabâları ve yakınları ondan yüz çevirdiler. Pazara eşyâsını satmaya çıktığında, kimse alıcı olmadı. Sonunda çâresiz kalıp, yardım istemek için hocasına gitti. Daha sıkıntısını dile getirmeden, Nasîruddîn Mahmûd cevap olarak şu kıt’ayı okudu:

“Dünyâ fânidir, ondan vazgeçmek iyidir.
Az veya çok, rızkın ne ise, yaradandan gelir.
Malını almıyorlarsa, satmamak daha iyidir.
Eğer seni dinlemezlerse susmak daha iyidir.”

Sultan Tuğluk, ilim sâhibi bir zât olmasına rağmen Nasîruddîn Mahmûd’a eziyet ederdi. Sefer ve yolculuklarında onu da berâber götürürdü. Bir kere onu kendi elbiselerine bekçi yapmıştı. Nasîruddîn Mahmûd bütün bunlara, hocasının sabır tavsiyesine uyarak tahammül edip katlanıyordu. Yine bir gün Sultan Tuğluk, Çırağ-ı Dehli’ye altın ve gümüş kaplar içerisinde yemek gönderdi. Bu şekilde yemek göndermesi, şeyhe eziyet ve sıkıntı vermek maksadı ile idi. Çünkü, eğer gönderdiğim yemeği yemezse ona eziyet ederim. Yerse altın ve gümüş kaptan yedin bu sebeple dînin emrine uymadın derim, düşüncesindeydi. Nasîruddîn Çırağ yemek gelince bir şey demedi. Et bulunan altın kâseden biraz alıp önce eline koydu. Sonra elinden alıp yedi. Böylece hem sultanın emrine muhâlefet edip kendisini tehlikeye atmamış, hem de dînin emrine uymayan haram bir işi yapmamış oldu. Bu sûretle sultanın kötü plânı Allahü teâlânın izniyle bozuldu.

Sultan Tuğluk’un ölümünden sonra Fîrûz Şahın başa geçmesi sırasında Çırağ-ı Dehli ondan tebeasına âdil davranması konusunda söz vermesini istedi. Yoksa Allahü teâlâya, millete başka âdil bir sultan vermesi için duâ edeceğini söyledi. Fîrûz Şahın âdil davranmaya söz vermesi üzerine Nasîruddîn Çırağ; “Eğer halkına sevgi ve adâletle davranırsan, biz de Allahü teâlâdan sana 40 yıllık bir hükümdârlık nasîb etmesini duâ ederiz. Gerçekten de hükümdarlığı 40 sene sürdü.

Bir gün Dehli’deki Cahri pazarına tâyin olan müfettiş, Nasîruddîn Mahmûd’un talebesiydi. Vazîfeye başlamasından sonra hocası; “Senin bir seyyid olman sebebiyle, özellikle Peygamber efendimize uyman ve o yolda bulunman uygundur. Peygamber efendimiz ve Allahü teâlâ tarafından yasak edilenlerden kaçınmalısın. Alış-verişte yalan söylememelisin. Eğer bir malı 5 dînara satın almışsan, satarken müşteriye 6 dînara satın aldım diye söylememelisin. Böyle şeylerle rahata erişilmez. Doğruluk hiç zarar vermez. Az bir kâra rızâ gösteren kimsenin zenginliği artar. O da nasıl arttığına şaşıp kalır.” buyurdu.

Bir çiftçi; Çırağ-ı Dehlevî’yi ziyârete gelmişti. Onun bu ziyâretinden çok memnun olan Nasîruddîn Çırağ; “Çiftçilik saygı değer bir meslektir ve pekçok Allah adamı bu meslekle hayâtını kazanmaktadır.” dedikten sonra şöyle nasîhatta bulundu: “Tarlayı sürerken, kalple ve dille Allahü teâlâyı hatırla. Bu senin tohumdan iyi hasat almanı sağlayacaktır. İyi niyet olmadan, hiç bir işe başlamamalıdır. Eğer bir kimse, başkaları namaz kılıyor diye, namaz kılarsa, kulların beğenmesi için kılınan namazı Allahü teâlâ kabûl etmez.”

Nasîruddîn Mahmûd’a; “Dervişlerde görülen haller nasıl meydana gelmektedir?” diye sorulunca, şöyle buyurdu: “Hal, doğru amellerin netîcesindendir. Amel iki kısımdır. Biri beden ile olan amel olup, herkesin mâlumudur. Diğeri kalbin amelidir. Buna “murâkabe” denir. Murâkabe, kalbinde Allahü teâlânın seni gördüğü ve sana baktığı düşüncesini dâimâ bulundurmandır. Önce nûrlar, rûhlara iner. Sonra onun eseri kalplerde, ondan sonra bedende, âzâlarda zâhir olur. Beden ve âzâlar kalbe tâbidir. Kalp harekete gelince, beden de hareketlenir. Eğer derviş aç uyur, gece yarısında kalkar, ibâdetle meşgûl olur ve kalbini hiçbir şeye bağlamazsa, nûrların rûhlara inişini görür. İsterse şimdi bir kimse gitsin kalbinden bütün düşünceleri çıkarsın, mücâhedeyi seçsin bu haller ona hâsıl olur. Bunda şüphe yoktur.” Sonra şu beyi okudu:

“Eğer kusur varsa, oluyor gözden.
Yoksa yârim gizli değil kimseden.”

Sultanın memurlarından olan bir talebesine şöyle buyurdu: “Bilmelisin ki, evindeki atların, hizmetçilerin, dînarların ve dirhemlerin bir gün senden alınacak. O halde, ilâhî irâde ile elinden alınacak şeyler için niçin endişe ediyorsun? Onlar için endişe etmek faydasız değil mi? Ebedî olan şeyler için endişe etmelisin. Gözlerimizin önünden kimlerin geçtiğini ve onlardan kaç tânesinin göçüp gittiğini iyice düşünmelisin. Onlar bizden öndeydiler ve bizden önde gittiler.”

Nasîruddîn Mahmûd Çırağ, huzûruna gelen herkese namazı zamânında ve cemâatle kılmasını tavsiye ederdi. Kendisi de çocukluğundan îtibâren bu husûsa çok dikkat ederdi. Namazın faydalarını, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden ilgili yerleri okuyarak anlatırdı. “Hayâtımız iki önemli şeye dayanır. Bunlar: Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin emirlerini yapmak, O’nların yasak ettiklerinden kaçmaktır.” buyururdu.

Çırağ-ı Dehli bir sohbetlerinde şöyle buyurdu: “Mübtedî yâni işe yeni başlayan, vakit sâhibidir. Vakit sâhibi, içinde bulunduğu vakti bir daha ya bulurum, ya bulamam deyip, vaktini fırsat bilip, değerlendiren, onu farzları yerine getirdikten sonra, Kur’ân-ı kerîm okumak, nâfile namaz kılmak, Allahü teâlâyı anıp hatırlamakla geçiren kimsedir. İşte, tasavvuf yolunda ilerleyen kimse böyle vakitlerini muhâfaza ve mâmur ederse, hal sâhibi olması umulur. Mânevî ilimlere ve hallere böyle gayretler, çalışmalar netîcesinde kavuşulur.”

Nasîruddîn Mahmûd’un vefâtı yaklaştığı sırada, en sevdiği talebesi Mevlânâ Zeynüddîn Ali, hocasının yerine mânevî bir halef tâyin edilmesi zarûretini hissederek, hocasına şu şekilde arz etti: “Efendim! Talebeleriniz arasında kıymetliler vardır. Onlardan birini mânevî halîfeniz olarak tâyin ederseniz, bu yolun eski âdet ve gelenekleri, şimdiye kadar olduğu gibi, devâm etmiş olur.” Bu teklif üzerine Nasîruddîn Mahmûd, Mevlânâ Zeynüddîn’den bu vazîfe için uygun bulduğu talebelerin listesini kendisine getirmesini söyledi. Mevlânâ Zeynüddîn Ali, talebeleri birinci, ikinci ve üçüncü derece olarak üç sınıf hâlinde seçerek hazırladığı listeyi hocasına arzetti. Bu isimleri gözden geçirdikten sonra, Nasîrüddîn Mahmûd; “Şüphesiz bunlar, dînini sevenlerdir. Fakat korkarım ki, hiç birisi diğerinin yükünü omuzlarında taşıyamazlar.” buyurdu. Bu açıkca, verilen listeye hayır mânâsında bir cevaptı. Gerçekten öyle oldu. Hocasından kendisine geçen bu yolun emânetlerini kimseye vermedi ve kendisinde götürdü.

Nasîruddîn Mahmûd Çırağ, 1356 (H.757) senesi Ramazan-ı şerîf ayının on sekizinde vefât etti. Büyük bir kalabalık tarafından kılınan cenâze namazından sonra Dehli dışına defnedildi. Kabri üzerine türbe yapıldı. Türbe her gün çok sayıda kimse tarafından ziyâret edilmektedir.

GERÇEK SULTAN

Bir gün Nasîruddîn Mahmûd’u, Dehli sultanı zorla Tedted tarafına götürdü. Nârnûl yoluna girdiler. Nârnûl’a yaklaşınca Nasîruddîn Mahmûd bineğinden indi ve Şeyh Muhammed Türk’ün türbesine yöneldi. Bahçenin içinde kabre karşı bir taş vardı. Bir süre o taşa doğru ayakta durdu. Sonra Muhammed Türk’ün kabrine yöneldi ve ziyâret etti. Ziyâret bitince, orada bulunanlar; “Önce taşa dönmenizin sırrı neydi?” diye sordular, o da; “Ben Resûl-i ekremin rûhâniyetini bu taşın üstünde gördüm ve gördüğüm müddetçe oraya baktım. Resûl-i ekremin rûhâniyeti oradan kaybolunca, şeyhin türbesine girdim.” diye cevap verdi. Bundan sonra Nasîruddîn Mahmûd bir müddet murâkabeye daldı. Sonunda başını kaldırıp; “Kimin zor bir işi olursa, gelsin bu türbeye yönelsin. Umulur ki, Allahü teâlâ bu büyük zâtın sebebiyle zorluğu kolayca hallolur.” buyurdu. Orada bulunanlardan biri; “Bugün siz bir zorlukla mı karşılaşmıştınız?” diye sorunca; “İşte bunun için söylüyorum. Hak teâlâ, benim müşkilâtımı, bu zâtın bereketiyle kolay eyledi.” buyurdu. Nârnûl’dan üç konak gitmemişti ki, sultan hal’ edildi ve Nasîrüddîn Mahmûd rahatça Dehli’ye döndü.

1) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.86

2) The big five of India in Sufism; s.178

3) Sefînet-ül-Evliyâ; s.100

4) Persian Literatur; c.1, s.942

5) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.353

6) Nüzhet-ül-Havâtır; c.1, s.37

7) Siyer-ül-Ârifîn; No: 12

8) Heft İklim; No: 402

9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.10, s.341

Çerkez Şeyhi

Çorum velîlerinden. İsmi Ömer Lütfi olup, babasınınki Abisal Beydir. Çerkez Şeyhi ismiyle meşhur oldu. 1849 (H. 1266)’da Kafkasya’da doğdu. Yedi yaşında âilesi ile birlikte Trabzon’a yerleşti. Sonra Tokat’ın Batmantaş köyüne taşındılar. Akrabâlarından Kundukzâde Mûsâ Paşa, tahsîlini tamamlaması için İstanbul’a götürdü.

Çerkez Şeyhi, daha 7 yaşında iken rüyâlarında gördüğü bir zât ona devâmlı; “İlim öğrenmek için İstanbul’a gel!” diyordu. İstanbul’a gittikten sonra rüyâsına giren zâta rastladı. Bu zât Edirneli Şeyh Seyyid Muhammed Nûrî idi. Çerkez Şeyhi ona talebe oldu. On bir senelik bir tahsil hayâtından sonra icâzet, diploma alan Çerkez Şeyhi, hocası tarafından Sivas’ın Aziziye kasabasına bağlı Kazancı köyüne ilim yaymak için gönderildi. Burada iki sene kadar insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmeye çalıştı. Sonra Çorum’un Bakırboğazı köyüne yerleşerek, bir tekke inşâ ettirdi. Dört sene kadar bu köyde kaldıktan sonra 1891’de Çorum’a yerleşti. Çorum’da tâliplerine ilim öğretmeye çalıştı.

Sakarya Meydan Muhârebesinin başladığı gün, Çerkez Şeyhi bâzı talebeleri ile sohbet ederken birden bire ayağa kalkıp, kıbleye dönerek ezan okumaya başladı. Meclistekilerin hepsi ayağa kalkarak, şaşkın vaziyette birbirlerine bakıyorlardı. Ezanı bitiren Çerkez Şeyhi, mütebessim bir çehre ile; “Çok şükür, müjdeler olsun, Yunan kâfiri Sakarya’da bozguna uğradı, kaçıyor. Fakat çok da şehîdimiz var.” dedi.

Çerkez Şeyhi’ni çok seven Kürevî Hâfız Mustafa Efendi isminde bir zât vardı. Çerkez Şeyhi ona, kısa boylu ve çok şişman olduğu için Kürevî lakabını takmıştı. Bu zât her hafta hocasını ziyârete gelir ve evinde yapılan yoğurttan bir tas getirirdi. Bir hafta yine hanımına; “Bugün yoğurt çal da hocamı ziyârete gideyim.” dedi. O gün çamaşır hazırlığında olan hanımı; “Yarın da süt götürüver. Ölmezsin ya.” dedi. Hâfız Efendi de sütü alıp hocasının evine gitti. Sıkıntı ile içeri girdi ve sütü hizmetçilere verdi. Biraz üzüntülü olarak hocasının yanına girdi. Çerkez Şeyhi onu kucaklayarak; “Kürevî mesele süt, yoğurt değil, dostluktur dostluk.” diyerek gönlünü aldı.

Çerkez Şeyhi’nin büyük oğlu askerlikte öğrendiği fotoğrafçılık mesleğini sivil hayâtında da sürdürmekte idi. Babasının ne kadar resmini çekmek istedi ise hep filimleri yandı. Bir yaz günü, sabah kahvaltısı bahçede hazırlandı. Oğlu fotoğraf makinasını da getirmişti. Çerkez Şeyhi’nin gözleri katarakt sebebi ile çok zor seçiyordu. Bu sebepten hanımının yardımı ile bahçeye indi. Son basamağa geldiğinde, birden geri dönerek odasına gitti ve; “Hanım ben resmimin çekilmesini istemiyorum. Çekilenler için de çıkmaması için Allahü teâlâya yalvarıyoum. Söyle ona, bir daha böyle bir münâsebetsizliğe sebebiyet vermesin.” dedi.

Çerkez Şeyhi, Çorum Ulu Câmiinde verdiği son Cumâ vâzında; “Ey cemâat! Artık ihtiyarladım. Sanırım bu son Cumâmızdır. Hakkınızı helâl edin.” dedi. Vefâtından elli gün kadar önce evde çocukları ile sohbet ederken, rahatsızlandı ve sol tarafına felç geldi. Bir ara iyileştikten sonra 1924 (H.1343) senesi Ramazan ayının on altıncı akşamı iftardan önce vefât etti. Vasiyeti üzerine Çelebi Hüsâmeddîn Efendinin yanına defn edildi. Vasiyetinde; “Beni Çelebi hazretlerinin sol yanına defnedin ve başımı bir karış aşağı koyun. Zîrâ o, Peygamber soyundan büyük bir zâttır.” demiştir.

ACELE ÇORUM’A DÖN

Talebelerinden Abbâs Efendi ticâret maksadı ile Samsun’da bulunduğu sırada gece rüyâsında Çerkez Şeyhi’ni gördü. Ona; “Acele Çorum’a dön.” diyordu. Abbâs Efendi uyanmasına rağmen tekrar uyudu. Aynı rüyâ birkaç defâ tekrarlandı. Son defâ ise Çerkez Şeyhi rüyâsında elinde bir sopa ile yürüyünce hemen kalkıp, acele ile hazırlandı. Yanındakileri kaldırıp hemen yola çıktı. Çorum’a geldiğinde Abbâs Efendi yolda rastladığı birisine; “Çerkez Şeyhi vefât etti mi?” diye sordu. O da; “Hayır! Fakat ağır hasta olduğunu söylüyorlar.” dedi. Abbâs Efendi derhal hocasının ziyâretine gitti. Odadan içeri girer girmez daha bir şey söylemeden; “Abbâs Efendi, bizim sopayı görmeden niçin yola çıkmayıp da, beni üzersin.” diyerek tebessüm etti.

Çelebi Hüsrev

İkinci Bâyezîd ve Kânûnî Sultan Süleymân devri mevlevî büyüklerinden. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin soyundandır. Babası Kâdı Mehmed Paşa, annesi Âbide Hanımefendidir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1562 (H.968) yılında Konya’da vefât etti.

Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Bilhassa büyük âlim Çelebi Cemâleddîn Efendinin ders ve sohbetlerine katıldı. Tasavvufta yüksek derecelere ulaşınca, hocası tarafından, Konya Mevlevihânesi şeyhliğine getirildi. Bundan sonra pekçok kimse onun huzûruna ve sohbetlerine koştu. Memleketin ileri gelenleri ve devrin pâdişâhı Sultan İkinci Bâyezîd Han tarafından sevilip sayıldı.

Ancak Çelebi Hüsrev hazretlerine gösterilen bu sevgi ve yakınlık, kendisini çekemeyenlerin, hasedcilerin iftirâlarına sebeb oldu. Bunlar bu mübârek zâtı her fırsatta kötülemeye ve ona olmadık sıfatlar yakıştırmaya başladılar. Nitekim bu sözler o derece arttı ki, sonunda Sultan Bâyezîd-i Velî hazretlerine kadar geldi. Evliyânın hâlinden ancak velî olan anlar düsturunca, velî pâdişâh kendisine söz getirenlere şöyle dedi: “Allahü teâlânın aziz kıldığı bir zâtı, zelîl etmeyi istemek, o kimsenin alçalmasına rezil ve rüsvây olmasına sebeb olur. Böyle mübârek ve kıymetli kimselere izzet, ikrâm ve hürmetten başkası yapılamaz.” Bu sözler iftirâcıların suratına bir şamar gibi patladı. Bir müddet Çelebi Hüsrev hazretleri hakkında söz söylemeye cesâret edemediler.

Kânûnî Sultan Süleymân Han 11 Haziran 1534’te Irakeyn seferine çıktığında 20 Temmuzda Konya’ya geldi. Burada otağını kurup birkaç gün kaldı. Bu esnâda Konya’da medfûn bulunan başta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî olmak üzere velîlerin kabirlerini ziyâret etti. Kânûnî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi yanında dervişlerin namaz kılacakları, âriflerin duâ edip yalvaracakları bir mescid yaptırdı. Ayrıca Behâeddîn Sultan Veled hazretlerine âid eski ve yıkık bir medreseyi tâmir ettirip yeniledi. Bu sırada Çelebi Hüsrev hazretleri de dâhil olmak üzere mevlevî şeyhlerinin sohbet meclislerinde bulunup duâlarına kavuştu.

Kânûnî Sultan Süleymân Han, evliyâ duâlarının da bereketi ile seferi zaferle netîcelendirdi. Bağdât’ı fethetti. Buradaki İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin ve diğer velîlerin türbelerini tâmir ettirdi. Dönüşte tekrar Konya’ya geldi. Mevlânâ hazretlerinin türbedârı Osman Dede’nin sohbetlerinden bereketlenmek ve mânen istifâde etmek için onun birkaç sohbetinde bulundu. Bu sırada memleket meselelerinden bâzı müşkillerini arzeden Süleymân Han, o hususlarda kendisini rahatlatacak cevaplar aldı. Sohbet esnâsında kendisinde mânevî coşkunluk hâlleri meydana geldi. Bunları evliyâyı sevmenin bir alâmeti bilen şânı yüce pâdişâh bundan sonra şiirlerinde “Muhibbî” mahlasını kullanmaya başladı. Kânûnî Sultan Süleymân bu arada Çelebi Hüsrev Efendi ile de çok defâ sohbet etti. Çelebi hazretleri bu sohbetlerde pâdişâha Mesnevî’nin ince, derin ve akılları hayrette bırakan mânâlarından bahsetti. Kânûnî, işittiği, duyduğu bu gizli sırlardan öyle bir haz aldı ki, apayrı bir âlemde yaşadı. Kendisini değişik hâller kapladı. Kânûnî bir ara Şeyh Hüsrev hazretlerine bu hâllerini arzedip hikmetini sordu. Şeyh hazretleri; “Bu çeşit mânevî tesir ve kalb aydınlığı başka meclislerde hâsıl olmaz. Ancak gönül sâhiplerinin, Allahü teâlânın sevdiklerinin yüksek meclislerinde ele geçer.” diye cevap verdi. Pâdişâh buna hayret edince de; “Sultânım! Her şey, kendisine uygun olan şeye tesir eder. Yâni söz ve kalıba âid olan şeyler, görünen his uzuvlarına tesir ettiği gibi, hâle ve kalbe âid şeyler de, görünmeyen duyguları, kalbi, aklı, rûhu aydınlatır.” buyurdu. Bundan sonra pâdişâha, devamlı hal ve gönül sâhiplerine yönelip onlarla berâber ve irtibât hâlinde olmayı tavsiye etti.

Çelebi Hüsrev Efendi, mevlevîhânede devamlı olarak talebelerle meşgul olur, onları tasavvufun en yüksek derecelerine, mertebelerine yükselmeleri için teşvik ederdi. Hiç bir talebesinin aşağı mertebelere takılıp kalmasını istemezdi. Bu iki mertebe arasında büyük fark bulunduğunu misâllerle açıklardı. Kânûnî Sultan Süleymân, mevlevîhânenin ihtiyaçlarını görmesi için Şeyh Hüsrev Efendiye pekçok yardımlar yapar, hediyeler gönderirdi. Şeyh hazretleri de bunları talebelerine ve ihtiyaç sâhiplerine dağıtırdı. Bâzı kısa görüşlü ve kalbi bozuk kimseler, onun kendisine hiç mal ayırmamasını, sultanın hediyesine ehemmiyet vermemek, talebelere ve muhtaçlara dağıtmasını ise isrâfçılık olarak değerlendirdiler. Bu sözleri işiten şeyh hazretleri çok üzüldü. Kalbi yanık ve gözü yaşlı olduğu hâlde şu mânâda bir şiir söyledi: “Dervişim, gönlümde ve rûhumda bir karışıklık tutmam. Baştan ayağa nîmetler içerisindeyim. İçimde dünyâ malı düşüncesi yoktur. Bunun hevesi ve üzüntüsünü taşımam. Gözümde ve gönlümde hakîkî yâr olan Allahü teâlâdan başkası yoktur.”

Fitne ve fesatçıların aleyhte sözlerine rağmen Çelebi Hüsrev’in şöhreti her tarafta yayıldı. Herkes onun sohbetine kavuşmak ve duâsına mazhâr olabilmek için huzûruna koşuyordu. Onun nazarlarına kavuşanlar görünen ve görünmeyen nîmetlere, yüksek hâllere kavuşurlardı. Şeyh Hüsrev hazretleri ders vermekle meşgûl iken, Osmanlı Devleti içerisinde Kânûnî Sultan Süleymân Hanın oğlu Şehzâde Bâyezîd saltanat iddiâsı ile ayaklanmıştı. Kânûnî, diğer oğlu Selîm’i, onun üzerine gönderdi. Şehzâde Selîm kuvvetleri ile Konya’ya geldi. O öncelikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin kabrini ziyâret etmek istedi. Yanında bulunanlarla birlikte türbeye girdi. Her zamanki yürüyüşü ile serbest bir şekilde kabre doğru ilerlerken, türbedâr Mahmûd Dede önünü kesti ve; “Mânâ âleminin sultanları olan böyle mübârek zâtların huzûrunda mütevâzî ve boynu bükük olmalıdır.” diyerek ziyâret usûlünü hatırlattı. Bunun üzerine şehzâde ve yanındaki askerî erkân hatâlarını anladılar. Orada bulunan mihrabda Allah rızâsı için namaz kıldılar. Türbenin içini ve kubbeyi seyreden Şehzâde Selîm, oradaki tezyinâtı, süslemeleri görünce; “Acaba önce gelen sultanlar ve vezirler niçin lüzum görmüşler de bu kadar masraf etmişler.” diye düşündü. Ancak bu sırada maddî perdeler gözlerinin önünden kalktı ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin kabrinin yanında dikilen iki arslanın kendisine doğru hücum ettiklerini dehşetle gördü. Hemen, “Yetiş Mahmûd Dede!” diye bağırdı. Mahmûd Dede derhâl harekete geçerek şehzâdeyi arslanların parçalamasından kurtardı. Sonra şehzâdeye dönüp; “Evlâdım burası hakîkat sultanlarının pâyitahtıdır. Burada böyle arslanlar olmadan olmaz. Fakat onlar edep perdesini yırtanlara karşı harekete geçer ve böyle hârika gösterirler.” diyerek îkâz etti.

Şehzâde Selîm ertesi gün tekrar Mevlânâ hazretlerinin kabrini ziyârete gittiğinde türbenin kapısında mânâ âleminin sultanlarından Çelebi Hüsrev hazretleri ile karşılaştı. Ondaki vakar ve heybetin karşısında Şehzâde Selîm’e dünyâ sultanlığının verdiği heybet bir anda yok oldu. Şeyh hazretlerine pekçok edeb ve hürmet gösterdi. Bu tavrı ile şeyhin mânevî yardımına kavuştu. Şeyh Hüsrev kendisine; “Mânâ sultânı ile dünyâ sultânı karşısında bir tek kişi baş kaldırmış ne yapabilir.” diyerek onun endişesini giderdi. Böylece zafer kazanacağını müjdelemiş oldu. Ayrıca tasarrufunun onun yanında olduğuna işâret etti. Ertesi gün Konya yakınında Şehzâde Selîm, Şehzâde Bâyezîd’i bozguna uğratıp mağlup etti (1559). Savaştan sonra Şeyh Hüsrev Efendinin yanına gelip muzaffer olmaları için duâcı olmaları ve mânevî yardımlarından dolayı teşekkürlerini arzetti. Ona karşı kalbinde büyük bir sevgi peydâ oldu. Pekçok ikrâm ve iltifâtlarda bulundu. Bütün mevlevî şeyhleri ve dervişlerini donatıp ihsânlarda bulundu. Ayrıca bu zaferin şükrânesi olarak gelip geçenlerin içmesi için bir de sebil yaptırdı.

Çelebi Hüsrev hazretleri Kânûnî devrinin son yıllarında tahmînen 1562 yılında vefât etti. Vefât etmeden önce talebeleri arasından çok sevdiği sırlar sâhibi, mânevî derecesi yüksek oğlu Çelebi Ferruh’u talebeleri yetiştirmesi ve onların işini sevk ve idâre etmesi için kendi yerine halîfe tâyin etmiştir.

1) Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân; c.1, s.143-146

Çelebi Hüsâmeddîn

Konya’da yetişen evliyânın büyüklerinden. Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî hazretlerinin en önde gelen talebesi olup, onun halîfesi, vekîlidir. İsmi, Hasan bin Muhammed olup, nesebi, Tâc-ül-Ârifîn Ebü’l-Vefâ hazretlerine dayanır.

Çelebi Hüsâmeddîn’in babası, devlet erkânından zengin bir kimse idi. Hüsâmeddîn Çelebi küçüklüğünde, zamânın büyük velîlerinden Mevlânâ’yı çok sevdiğinden babasına ricâda bulunup, onu sık sık eve dâvet ettirirdi. Ziyâfet esnâsında Mevlânâ’ya hizmet eder, hürmette kusûr etmemeye çalışırdı. Babası küçük yaşta vefât edince, bütün mal, mülk Çelebi Hüsâmeddîn’e kaldı. O, bu kadar servetin hiçbirine îtibâr etmeyip, Mevlânâ’nın huzûruna geldi. Talebeliğe kabûl buyurması için yalvardı. Kabûl edilince, canla başla hizmete başladı. Kısa zamanda babasından kalan mallar harcanıp hiçbir şey kalmayınca, babasının ticâret işlerine bakan hizmetçisi; “Makamlar, mallar kazanmayı terk edip, fakirlik yolunu tercih ettiniz. Ne kadar erzak, mal, mülk var ise hepsi elden çıktı.” deyince, Çelebi Hüsâmeddîn, cenâb-ı Hakka hamd ve şükürler ederek; “Hocam hazret-i Mevlânâ’nın hürmetine sizi hânemden âzâd ettim.” dedi ve bütün dünyevî isteklerini bir kenara itip, Mevlânâ’nın dergâhında hizmetini çoğalttı. Mevlânâ, dergâhın gelirlerini ve giderlerini tesbit etmek, talebelerin yiyecek, giyecek ve yakacaklarını temin etmek, dergâha ait malları korumak gibi mühim bir vazîfeyi ona verdi. O da, bu vazîfesine çok büyük bir îtinâ ile dikkat etti. Çıkan mahsûllerin bir tânesini bile telef etmeyerek yerinde sarf etti. Herkese güler yüzle ve adâletle davrandığı için, kısa zamanda bütün talebelerin sevgisine, hocasının iltifâtlarına mazhâr oldu. Mevlânâ Celâleddîn, Çelebi Hüsâmeddîn’e husûsî muâmele eder, onu daha iyi yetiştirmek için gayret gösterirdi. Ona olan teveccühleri, Selâhaddîn Konevî’den sonra gelirdi. Selâhaddîn Konevî, Mevlânâ’dan önce vefât edince, Çelebi Hüsâmeddîn en önde gelen talebesi oldu.

Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddîn’i pek ziyâde severdi. Onun olmadığı bir mecliste sohbetin tadı hissedilmezdi. Bir gün Mevlânâ’nın talebelerinden Muînüddîn Pervâne, hocasını, talebe arkadaşlarını ve Konya’nın ileri gelen eşrâfını dâvet edip, ziyâfet verdi. Yemekten sonra, sohbet için Mevlânâ hazretlerini dinlemek istiyorlardı. Fakat Mevlânâ hiç konuşmuyor, sessizce üzgün bir hâlde bekliyordu. Bâzıları sohbet buyurmaları için talebde bulundularsa da, Mevlânâ yine konuşmadı. Nihâyet ev sâhibi Muînüddîn, hocasının en çok sevdiği Çelebi Hüsâmeddîn’in orada olmadığını farkedince, Mevlânâ’ya; “Efendim! Çelebi Hüsâmeddîn dâvetimize teşrif buyurmadılar. Acaba hürmette bir kusûr mu ettik?” deyince, Mevlânâ da; “Hüsâmeddîn bağdadır.” buyurdu. Bunun üzerine bir kimse ile Çelebi Hüsâmeddîn dâvet edilip, sohbete gelmesi sağlandı. Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddîn gelir gelmez ayağa kalkarak; “Merhaba ey Allahü teâlânın ve Resûlullah’ın sevdiği, ey canım, ey oğlum, ey sevdiğim Hüsâmeddîn.” buyurdu ve yanıbaşına oturttu. O geldikten sonra Mevlânâ öyle neşelendi ki, o günkü sohbeti hiç kimse unutamadı. Sohbet esnâsında Muînüddîn Pervâne kalbinden; “Acabâ hocamın, Çelebi Hüsâmeddîn’e böyle bir tezâhürâtı, iltifâtı hakîkî midir? Yoksa bir teklif midir?” diye düşündü. Sohbet bittikten sonra Çelebi Hüsâmeddin, Muînüddîn Pervâne’nin kulağına eğilerek; “Hocamız boş söz söylemez, lüzumsuz tezâhürâtta bulunmaz. Kalbini böyle şeylerle meşgûl eyleme.” dedi.

Mevlânâ’nın, Çelebi Hüsâmeddîn’e karşı îtibârı fevkalâde çok idi. Bir kış günü, sabahın erken saatlerinde kalkan Mevlânâ, dergâhın kapısına gelmişti. Namaz vakti girmediği için kapı kapalıydı. Bir taraftan da kar yağıyordu. Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddîn’in kapısının karşısında hizmetkâr gibi el bağlayıp beklemeye başladı. Kar lapa lapa yağdıkça, Mevlânâ’nın üzerini örtüyordu. Namaz vakti geldiğinde kapıyı açan Çelebi Hüsâmeddîn, karşısında karlar altında kalmış bir kimse gördü. Yaklaşıp dikkatle baktığında, hocası olduğunu anladı ve; “Cânım efendim! Bu ne hâldir ki, bu fakîrin kapısında karlar altında beklersiniz?” diyerek ayaklarına kapanıp özürler diledi. Mevlânâ ise, talebesinin bu hareketine mâni olmak isteyip; “Ey Hüsâmeddîn! İşte hoca, talebesini bu mertebede gözetirse, talebe de hocasına o kadar bağlı olur.” buyurdu.

Çelebi Hüsâmeddîn, Mevlânâ hazretleri derse gelmediği zamanlar talebelere ders verir, onları irşâd eder, doğru yolu gösterir yetiştirirdi. Bâzıları; “Bu sonradan gelip, Arabîyi dahî bilmeyen kimseye nasıl böyle bir vazîfe verilir?” diye dedikodu yaptılar. Bir gece Çelebi Hüsâmeddîn rüyâsında Resûlullah efendimizi gördü. Sevgili Peygamberimiz; “İlim deryâsında bir damla nasîbin olsun, bunu muhâfaza eyle de, sana düşman olanların sözleri kesilsin.” buyurarak mübârek ağzının suyundan bir mikdâr Çelebi Hüsâmeddîn’in ağzına sürdüler. O andan îtibâren Arabî lisânıyla konuşmaya başladı. O günden sonra hiç kimse böyle sözler söylemedi.

Mesnevî yazılmadan önce talebelere, Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin Mantık-ut-Tayr ve Hakîm Senâî’nin İlâhinâme isimli kitapları okutulurdu. Çelebi Hüsâmeddîn bir gün hocasına şöyle suâl eyledi: “Pek muhterem efendim! Cevâhirlerden daha kıymetli sözlerle cümlemizi irşâd edip yetiştiriyorsunuz. Buna rağmen kardeşlerimizle, önceki büyüklerimizin hazırladığı kitapları okumakla yetiniyoruz. Acabâ zât-ı âlînizin hazırlayacağı bir kitabı olsa, inci dolu sözleriniz hepimize bir hâtıra olarak kalsa uygun olur mu diye içimizden geçmektedir. Öyle ki, hem bu okuduğumuz kitaplarda bulunan konuları, hem evliyânın hâlleri, hem de Şems-i Tebrîzî hazretleriyle aranızda geçen gizli sırları içine alsa diye düşünürüz.” Bu sözlerden Mevlânâ son derece memnun olup; “Ey gözümün nûru Hüsâmeddîn! Bu isteğiniz, daha sizin mübârek kalbinize gelmeden önce, gayb âleminden kalbime ilhâm edildi. İçinde mânevî cevâhirlerin bulunduğu, ibâdetlerin ihlâs ile yapılmasında ziyâde zevk ve muhabbet veren bir kitabın yazılmasını arzu ettim. Bunun için de, daha önce şu satırları yazdım.” diyerek, Mesnevî-i Şerîf’in şu ilk beyitlerini gösterdiler:

“Bîşnev în ney çün hikâyet mî küned,
Ez cüdâyîhâ şikâyet mî küned.”

“Dinle neyi nasıl anlatıyor,
Ayrılıklardan şikâyet ediyor.” diye başlayıp,

“Puhte hâlin hîç fehm itsin mi hâm?
İhtisâr üzre gerek söz vesselâm.”

“Ham olan, olgun olanın hâlini nasıl bilir?
Bunun için sözü kısa kesmelidir, vesselâm.”

diyen ilk on sekiz beyti kendi eliyle yazdılar.

Sonra şöyle buyurdu: “Şems-i Tebrîzî ile aramızdaki gizli sırlar anlatılırsa, ona tahammül edemezsiniz. Onlar hakîkat ehline mâlûm olan şeylerdir.”

Bundan sonraki beyitleri Mevlânâ hazretleri söyledi. Çelebi Hüsâmeddîn yazdı. Öyle ki, bu hâl sabahlara kadar sürerdi. Çok kısa bir zaman içinde, Mesnevî’nin birinci cildi tamam oldu. İki sene ara verdikten sonra, ikinci cildi de yazdılar. Daha sonra Mesnevî’yi altı cilde tamamladılar.

Başta Çelebi Hüsâmeddîn olmak üzere, diğer talebe arkadaşları, Mesnevî’de bildirilenleri öğrendiler ve içindeki mânevî sırlara vâkıf oldular. Son derece istifâde ettiler.

Bir gün Mevlânâ’dan sordular ki: “Mesnevî’nin cildleri arasında bir fark var mıdır?” O da; “Elbette Mesnevî’nin cildleri arasında fark vardır. Nasıl ki, yedi kat göklerin birbirlerinden farkı var ise, Mesnevî’nin de tercihi ve tafsilâtı birbirinden öyle farklıdır. Eğer daha geniş mâlûmât isterseniz, Hüsâmeddîn’e sorunuz.” buyurdu.

Mesnevî hakkında Çelebi Hüsâmeddîn şöyle buyurdu: “Hocamın mübârek oğlu Sultan Veled, Mesnevî’nin bir beytine yetmiş mânâ vermişlerdir. Herkes kendi aklının yettiği kadar anlar ve o kadar istifâde eder. Zîrâ, lâyıkıyla anlamak mümkün değildir.”

Çelebi Hüsâmeddîn bir gece gördüğü rüyâsını şöyle anlattı: “Rüyâmda, Bilâl-i Habeşî Kur’ân-ı kerîmi başının üzerinde tutuyor, Resûlullah efendimiz de mübârek ellerine Mesnevî’yi almış, büyük bir haz ve zevk içinde okuyup, arada; “Mâşâallah, bârekallah” diye kitabı beğendiğini bildiriyordu.” Sabahleyin rüyâsını Mevlânâ’ya anlattığında; “O, gördüğün doğrudur. Çünkü Resûlullah efendimizin Mesnevî-i Şerîf’i alıp medhettiğine şüphe yoktur.” diyerek, rüyâyı tâbir etti.

Mevlânâ, bir gün elinde sepeti olan bir hizmetkârı Çelebi Hüsâmeddîn’in kapısı önünde gördü. Evin ihtiyaçlarını alıp gelmiş idi.Mevlânâ; “Ey kardeşim! Keşke senin yerinde olsaydım. Her an o mübârek zâtın hizmetiyle şereflenirdim.” diyerek, üzerinden cübbesini çıkardı ve hizmetkâra hediye etti.

Mevlânâ Celâleddîn hazretlerine son hastalığında; “Yerinize kimi halîfe, vekîl bırakıyorsunuz?” diye sorduklarında; “Çelebi Hüsâmeddîn’i bırakıyorum.” buyurdu. Bu suâli üç defâ sordular, her defâsında aynı cevâbı verdi.

Sultan Veled, bir gün arkadaşlarıyla birlikte Çelebi Hüsâmeddîn’i bağında ziyârete gittiler. Yolda bâzıları kalblerinden; “Çelebi Hüsâmeddîn bize bal ikrâm etse.” diye geçirdiler. Bağa vardılar, bir müddet sohbetten sonra Çelebi Hüsâmeddîn bahçıvana; “Gidip, kovanlardan birini açıp bir tabak bal getiriniz.” buyurdu. Bahçıvan da emri yerine getirip balı getirdi. Biraz sonra, aynı kovandan yine bal istedi, getirdiler. Tekrar istedi, yine getirdiler. Tekrar isteyince, bahçıvan; “Yeni bir kovan açmamız lâzım. Önceki bitti.” dedi. Bu söze karşı; “Sözümüzü dinleyiniz. O kovan nihâyeti olmayan bir denizdir. Gidiniz, oradan bal getiriniz.” buyurdu. Bahçıvan tekrar gittiğinde, kovanın ağzına kadar bal ile dolu olduğunu, ilk açtığı gibi durduğunu hayretle gördü. Gelip durumu anlattığında, orada olanların hepsi Çelebi Hüsâmeddîn’in büyüklüğünü bir kere daha anladılar. Çelebi Hüsâmeddîn, o kovanı Sultan Veled’e hediye etti. Ondan sonra o kovanın balından hasta olan bir kimseye yedirseler, eğer eceli gelmemiş ise, bi iznillah Allahü teâlânın izni ile şifâ bulurdu.

Bir kış ve bahar mevsiminde, pek az yağmur yağmıştı. Bu sebeple ekinler bitmemiş, her tarafta kuraklık başgöstermişti. Konya’da halk, defâlarca yağmur duâsına çıktıkları hâlde, bir damla yağmur düşmemişti.

Çâresiz kaldıkları bir gün hatırlarına evliyânın büyüklerinden Çelebi Hüsâmeddîn geldi. Bir heyet hâlinde huzûruna geldiler, durumu anlattılar. Çelebi Hüsâmeddîn tebessüm buyurarak ricâlarını kabûl etti. Onlarla birlikte Mevlânâ hazretlerinin türbesine geldi. Mevlânâ’yı vesîle ederek, göz yaşları içinde Allahü teâlâya uzun uzun duâlar etti. Daha duâ bitmeden, gökyüzünde bulutlar birikmeye ve yağmur yağmaya başladı. Yirmi gün hiç durmadan devâm etti. Toprak suya kandı. Herkes evlerinin yıkılıp bir zarar geleceğinden korkarak tekrar ÇelebiHüsâmeddîn’e başvurdular. Yine onları kırmadı ve; “Üzülmeyin. Bu yağmuru, başka ihtiyâcı olan yerlere yağdırması için Rabbimize niyâz eder yalvarırız.” demesiyle, yağmur dindi ve bulutlar dağıldı. O sene çok bereketli oldu, pek fazla mahsûl elde edildi. Böylece halkın gönlünde Çelebi Hüsâmeddîn’in sevgisi daha da arttı.

Bir gün Çelebi Hüsâmeddîn dostlarıyla birlikte bağa gitmişti. Orada dostlarına nasîhat ederken bir kimse gelip; “Efendim! Mevlânâ hazretlerinin türbesinin üzerindeki alem düştü. Bir türlü yerine konulamadı.” dedi. Bunu işiten Çelebi Hüsâmeddîn çok üzüldü. Yüzlerinin rengi bembeyaz oldu. Onun fevkalâde üzüldüğünü gören dostları, bu kadar üzüntünün sebebini sordular. O da; “Mübârek hocamız Mevlânâ’nın yakınlarından biri vefât edeceği zaman bu gibi işâretler meydana gelmektedir. Şimdi ise kubbenin üzerindeki alem yıkılmış. Bundan, yakınlarından büyük birinin vefât edeceği anlaşılmaktadır. Hesaplayınız, hocamız vefât edeli kaç sene oldu?” Onlar da; “On yıl oldu.” dediler. Bunun üzerine; “Beni eve götürünüz. Vefât edecek olan bu fakîrdir. Artık bizim de ömrümüz bitmiştir.” dedi. Çelebi Hüsâmeddîn’i hemen eve götürdüler. Alemin yerine konmasını emretti. Birkaç gün hasta yattı. Hasta olduğu günler Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled sık sık ziyâretine gelirdi. Bir gün üzüntüsünü bildiren şu sözleri söyledi: “Babamın vefâtından sonra, hepimizi kanatlarınız altına aldınız. Sizin zamânınızda hiçbir dert ve keder çekmeden huzûr içinde yaşayıp gidiyorduk. Sizden sonra hepimiz büyük bir ızdırâba düşeceğiz. Sizi kaybedince, biz kiminle dostluk kurup, kiminle görüşürüz?” Sonra kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Çelebi Hüsâmeddîn bu hâle dayanamayıp buyurdu ki: “Ey mübârek hocamın oğlu Sultan Veled! Benim vefâtımdan sonra bir müşkilât ile karşılaşırsanız, bana tevessül ediniz! Eğer beni vâsıta yaparsanız, ben de Allahü teâlâya yalvarır, müşkilâtınızın halli için duâ ederim. Biiznillah duâmız reddolunmaz.”

Mevlânâ hazretlerinin türbesinin aleminin yerine konulduğunu 1284 (H. 683) senesi Kasım ayının üçüne rastlayan Cumâ günü kendisine haber verdiler. Hüsâmeddîn Çelebi buna çok sevindi ve; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” diyerek rûhunu teslîm etti. Hocasının türbesinin içine defnedildi.

DERHÂL EVİ BOŞALTSIN

Bir gece Çelebi Hüsâmeddîn dostlarıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir ara sohbeti kesip; “Falan mahalledeki şu numaralı eve gidiniz. İçerde oturanlara; “Derhal evi boşaltıp, başka bir eve göç etmelerini söyleyiniz.” dedi. Emri yerine getirdiler. Evin boşaltılması bittiği an, tavan çöktü, ev harâb oldu. Talebeler kendi aralarında; “Allahü teâlânın sevgili kulları, bu dünyâda insanların kurtulması için böyle faydalı olursa, kim bilir âhirette nasıl olur. Ne mutlu böyle zâtlara muhabbet edip, hizmetiyle şereflenenlere ve onların gönlünü kazananlara.” diye konuştular.

1) Nefehât-ül-Üns; s.523

2) Âbidîn Paşanın Mesnevî Şerhi; c.1, s.17

3) Velednâme; s.123

4) Menâkıb-ül-Ârifîn; c.2, s.165

5) Risâle-i Sipahsalar; s.138

6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.292

Çelebi Halîfe

Osmanlılar devrinde on beşinci yüzyılda Anadolu’da yetişmiş olan âlim ve velîlerden. İsmi, Muhammed olup, babasının ismi Mahmûd’dur. Büyük âlim ve evliyâ Cemâleddîn Aksarâyî hazretlerinin torunlarındandır. Cemâl Halvetî veya Çelebi Halîfe diye meşhûr olmuştur. Dedelerinin memleketi olan Aksaray’a nisbetle Aksarâyî, dedesi Cemâleddîn Aksarâyî’ye nisbetle Cemâlî denildi. Doğum târihi bilinmemektedir. Amasya’da doğdu. 1493 (H. 899) senesinde hac yolculuğu esnâsında vefât etti. Kabri, Hisa veya Tebük korusu denilen, hacıların uğrak yeri olan bir yerdedir.

Zamânının önemli ilim ve kültür merkezlerinden Amasya’da dünyâya gelen Çelebi Halîfe tamâmen ilmî bir çevrenin içinde büyüdü. Küçük yaştan itibâren ilim tahsiline başladı. Amasya’da bir müddet ilim tahsil ettikten sonra Aksaray’a gitti. Devrin din ve fen âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. Âlim ve velî zâtların ilim meclisleri ile sohbetlerinde bulunarak istifâde etmeye çalıştı. Bir gün Sa’deddîn-i Taftazânî hazretlerinin Muhtasar-ül-Meânî adlı Telhîs şerhini okurken, kalbine ilâhî aşk ateşi düşüp tasavvufa karşı büyük alâka duydu. Halvetiyye yolu büyüklerinden Alâeddîn Halvetî’nin halîfesi Şeyh Abdullah Efendiye gidip talebe oldu. Uzun müddet onun sohbetinde ve hizmetinde bulundu. Kısa zaman içinde tasavvuf yolunda ilerleyip mârifet deryâsından inciler toplamaya başladı.

Bir ara Aksaray’a gelen Alâeddîn Halvetî hazretlerinin huzûruna giderek onun sohbet ve hizmetiyle şereflendi.

Çelebi Halîfe, Alâeddîn Halvetî hazretlerini siyah bir at üzerinde siyah bir cübbe ve siyah bir sarıkla görünce, ona karşı gönlünde büyük muhabbet hâsıl oldu. Alâeddîn Halvetî hazretleri, Çelebi Halîfeye hitâb ederek; “İstersen bu cübbeyi sana vereyim.” diye iltifatta bulundu. Çelebi Halîfe; “Efendim tasavvuf yolunda cübbe ve hırka hak edilmeden giyilmez. Ben ise o cübbeyi giymeye lâyık değilim!” cevâbını verdi. Alâeddîn Halvetî; “Sonunda sen benim talebelerime muhtâc olursun.” diyerek kendisine tâbî olması gerektiğini işâret buyurdu. Bu işâret üzerine onun hizmetine ve sohbetine devâm etti. Fakat aradan fazla zaman geçmeden Alâeddîn Halvetî vefât etti. Ondan kısa bir müddet sonra da Şeyh Abdullah Halvetî hazretleri vefât etti. Sevdiklerini kaybeden Çelebi Halîfe, Tokat’a giderek kerâmetler sâhibi Şeyh İbn-i Tâhir’in hizmetine girdi. Onun sohbetlerinde bulunup nefsin istemediği şeyleri yapıp, istediklerini yapmamaya devâm etti.

İbn-i Tâhir veya Tâhirzâde nâmıyla tanınan bu mübârek kimse, Allah aşkıyla yanıp tutuşur, yanına gelenlerin de bu ateşte yanmalarını arzulardı. Çelebi Halîfe’ye de, iyi yetişmesi için riyâzetler çekip, nefsini terbiye etmesini tavsiye etti. O da açlık ve sıkıntılar çekti. Arkadaşları, uzun süren halvet ve açlığa dayanamayıp kaçtılar. Fakat o, sabredip, sonunda hocasının feyz ve himmetine kavuştu, duâsını aldı. Çok geçmeden, İbn-i Tâhir’in vefât etmesi üzerine Erzincan’a gitti. Pîr Muhammed Behâeddîn Erzincânî Halvetî ile görüştü. Orada fazla kalmayıp, Seyyîd Yahyâ Şirvânî’nin sohbetine kavuşmak için Şirvan’a gitmek üzere yoluna devâm etti. İki gün yol gittikten sonra, Seyyid Yahyâ Şirvânî hazretlerinin vefât ettiğini öğrenip, Erzincan’a geri döndü. Yahyâ Şirvânî’nin halîfelerinden olan Pîr Muhammed Erzincanî’nin hizmetine girdi. Erzincan’a 1464 (H.868) senesinde varmıştı. Orada bir müddet kaldıktan sonra, ilimde ilerleyip, tasavvufta yüksek derecelere ulaştı. Tefsîr, hadîs, fıkıh gibi naklî ve aklî ilimlerde yüksek âlim oldu. Hocası Pir Muhammed Erzincânî ona hilâfet verip insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve âhiret seâdetlerine vesîle olmakla vazîfelendirerek memleketine gönderdi. Amasya’ya gelip yerleşen Çelebi Halîfe, insanlara Allahü teâlânın dînini, Resûlullah efendimizin Sünnet-i seniyyesini ve güzel ahlâkını, Selef-i sâlihînin yolunu anlatmaya başladı.

O sırada Fâtih Sultan Mehmed Han pâdişâh, oğlu Bâyezîd de Amasya vâlisi idi. Şehzâde Bâyezîd, Çelebi Halîfe Muhammed Cemâleddîn Efendiye çok iltifât eder, talebelerine ve dergâhına ihsânlarda bulunur, duâlarını taleb ederdi. Fâtih Sultan Mehmed Han vefâtından önce de duâ etmesi için haber gönderip, fakirlere sadaka dağıttırmıştı. Her şehzâde gibi, şehzâdeİkinci Bâyezîd de, babasından sonra pâdişâh olmak, kendisine verilen onca emeğe karşılıkta bulunmak istiyordu. Çünkü her şehzâde sultan olmak için yetiştirilir, kısmetse sultan olurdu. Çelebî Halîfe, herkese karşı iyi niyet ve hüsn-i zân sâhibi, ilim ve tasavvuf ehli Şehzâdeyi kırmadı. Onun için duâ ve niyazda bulundu. Allahü teâlânın kerâmet sâhibi evliyâsından olan Çelebî Halîfe’ye, Şehzâde’nin sultan olacağı vakit ilhâm edildi. Çelebi Halîfe, Şehzâde Bâyezîd’e gönderdiği haberde; “Otuz üç gün sonra büyük bir hâdise olacak ve kırk gün sonra da sultan olacak.” buyurdu.

Gerçekten de, otuz üç gün sonra Fâtih Sultan Mehmed Han vefât etti. Şehzâde Bâyezîd, Vezîr-i âzam Karamânî Pîrî Mehmed Paşanın dâveti ile İstanbul’a gelip, Allahü teâlânın dînini ehl-i küfre yaymakla, insanlara huzûr ve saâdet dağıtmakla meşgûl olan ordunun ve devletin başına geçti. Vazîfeyi oğlu Yavuz Sultan Selîm Hana devredinceye kadar, tam bir adâletle memleketi idâre etti. Koca Mustafa Paşa’yı da kendine vezîr tâyîn etti.Koca Mustafa Paşa da, İstanbul’da bir dergâh ve câmi yaptırmıştı. Sultan, Çelebi Halîfe’yi İstanbul’a dâvet etti. O da İstanbul’a gelip, emrine verilen Kocamustafapaşa dergâhına yerleşti. İstanbul’da yıllarca hizmet verip, pekçok talebe yetiştirdi. Pâdişâh ve devlet adamlarından çok yakınlık görmesine rağmen, yanlarına hiç gitmezdi. Zikirle meşgûl olur, isteyenlere zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretmekle vakit geçirirdi.

Çelebi Halîfe’nin yetiştirdiği âlim ve velîlerin başında Sünbül Sinan Efendi gelmektedir.

Sultan İkinci Bâyezîd Hanın pâdişâhlığı sırasında İstanbul’da büyük bir zelzele olmuş, yüzlerce kişi ölmüş, vebâ salgını baş göstermişti.Çelebi Halîfe’nin büyüklüğünü kabûl eden Sultan İkinci Bâyezîd Han onu sık sık ziyâret ederek, duâsını almaya çalışırdı. Ona ve talebelerine iltifât ve ihsânlarda bulunurdu. Hattâ ilim ve fazîleti ile duâsının kabûl olduğuna inandığı Çelebi Halîfe’yi kırk talebesi ile birlikte Medîne-i münevvereye gönderdi. İstanbul’a isâbet eden, yüzlerce kişinin ölümüne sebeb olan vebâ musîbetinin kalkması için, Peygamber efendimizin kabrini ziyâret edip duâ ile şefâat dilemelerini istedi. Çelebi Halîfe talebeleriyle birlikte hac ibâdetini yerine getirmek ve Peygamber efendimizin kabr-i şerifini ziyâret etmek üzere İstanbul’dan ayrıldılar. Onların yola çıkmasından hemen sonra İstanbul’daki vebâ salgını son buldu.

Vebâ salgınının Allahü teâlânın izniyle âniden durması başta pâdişâh olmak üzere bütün devlet adamlarında ve halkta büyük sevince yol açtı. Sultan İkinci Bâyezîd Han, Çelebi Halîfe’ye haber gönderip; “Gitmenize lüzûm kalmamıştır. İsterseniz geri dönebilirsiniz.” dedi. Fakat gönlü mukaddes topraklara ulaşmak aşkıyla dolu olan Çelebî Halîfe; “Mâdem ki bu hayırlı yolculuğa niyet ettik. Hac vazîfemizi ifâ ile, iki cihânın efendisini ziyâret edip, Devlet-i Aliyye-i Osmâniye’nin selâmeti için duâ ve niyazda bulunalım. Allahü teâlânın sultanımıza hayırlı uzun ömürler ihsân etmesi için yalvaralım.” dedi. Sultandan müsâde alarak yoluna devâm etti.

Çelebî Halîfe, daha önce, insanlara Ehl-i sünnet îtikâdını, İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfeli olarak Mısır’a göndermiş olduğu halîfesi Sünbül Sinan Efendiye mektup göndererek kendisinin bu sene hac ibâdetini îfâ etmek üzere yola çıktığını bildirdi. Mektupta, Şam’dan Mekke-i mükerremeye giden yol güzergâhını tâkib edeceğini, bu yolculuğa Sünbül Sinan’ın da iştirâk etmesini bildiriyordu.

Çelebi Halîfe uğradığı beldelerde insanlarla sohbet ederek, onlara hak yolu anlatarak yolculuğuna devâm ediyor, uğradığı her belde halkı ona karşı büyük saygı ve iltifât gösteriyordu. Bu sırada hocasının mektubunu alan Sünbül Sinan Efendi; “Allahü teâlânın her işinde bir hikmet vardır. Kim bilir bu yolculukta ne hikmetler gizlidir.” diyerek gerekli hazırlıkları yaptı, üç sene berâber bulunduğu Mısırlılarla helallaşıp vedâlaştı. O sene hacca gideceklerle birlikte yola çıktı. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Mekke-i mükerremeye ulaştı.

Fakat hocası Çelebi Halîfe hazretleri Mekke-i mükerremeye varmadan Şam’dan sonra dokuz konak mesâfede bulunan Hisa veya Tebük korusu denilen yerde vefât etti. Çelebi Halîfe vefât etmeden önce vasiyetnâmesini bildirdi. Bir nüshasını da yazılı olarak halîfesi Sünbül Sinan Efendiye gönderdiği vasiyetnâmesinde: Kendisinin Kâbe-i muazzamaya gidecek hacıların yolu üzerine defnedilmesini, Sünbül Sinan Efendininİstanbul’a gidip Kocamustafapaşa’daki dergâhında talebelerine ders vermesini, Sünbül Sinan’ın, kendi kızı Sâfiye Hatun ile evlenmesini bildirdi. 1493 (H.899) senesindeki hac yolculuğu sırasında vefât ettiği yerde vasiyetine uygun şekilde defnedildi.

Sünbül Sinan Efendi, Mekke-i mükerremeye vardıktan sonra, hocası Çelebi Halîfe’nin vefât ettiğini öğrendi. Hocasının vasiyetnâmesini bildiren mektubunu aldı. Bildirilen hususlara aynen riâyet etti. Hac vazîfesini yerine getirip Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfini ziyâret ettikten sonra İstanbul’a geldi.

Hocasının Kocamustafapaşa’daki dergâhında onun yerine insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya ve talebe yetiştirmeye başladı. Hocasının kızı Sâfiye Hâtun ile evlendi. Otuz yedi sene müddetle insanlara doğru yolu, Allah aşkını anlattı. Onun ilim meclisinde ve sohbetlerinde nice âlim ve velîler yetişti. Bunların en meşhûru büyük velî Merkez Efendi oldu.

Çelebi Halîfe’nin, Sünbül Sinan Efendiden başka bir halîfesi de Kastamonu’da medfun bulunan Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin hocası Hayreddîn-i Tokâdî idi.

Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükseliş devirlerinde yaşayan Çelebi Halîfe, Osmanlı Devletinin içtimâî, sosyal bünyesinde çok etkili oldu. Halvetiyye yolu büyüklerinden Yahyâ Şirvânî’nin halîfesi Pir Muhammed Erzincânî’den aldığı Halvetiyye yolu feyzlerinin Anadolu ve diğer Osmanlı memleketlerinde yayılmasını sağladı. Onun sohbetlerinde yetişen birçok âlim ve velî gittikleri yerlerdeki insanlara İslâmiyeti ve güzel ahlâkı anlattılar. Sultanlar ve diğer devlet adamları üzerinde de etkili olan Çelebi Halîfe’nin, tasavvuftaki yoluna, ismine nisbetle Cemâliyye adı verildi.

Cemâl Halvetî diye de bilinen Çelebi Halîfe’nin, Resûlullah efendimize uzanan tarîkat silsilesi şöyledir:

Çelebi Halîfe Cemâl Halvetî (Cemâliyye), Pîr Muhammed Erzincânî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, Muhammed bin Nûr Halvetî, Tâcüddîn İbrâhîm Zâhid Geylânî, Rükneddîn Muhammed Sencâsî, Ziyâüddîn Ebû Necîb-i Sühreverdî, Ebû Ali Rodbârî ve Mimşâd Dîneverî, Cüneyd-i Bağdâdî, Sırrî-yi Sekatî, Ma’rûf-i Kerhî, İmâm-ı Ali Rızâ ve Dâvûd-i Tâî’den almıştır. Bunlardan Dâvûd-i Tâî, Habîb-i Acemî vâsıtasıyla Hasan-ı Basrî’den almış, Hasan-ı Basrî de, Kümeyl bin Zeyyâd vâsıtasıyla hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin’den, onlar da hazret-i Ali ve Muhammed Mustafa’dan sallallahü aleyhi ve sellem almıştır. İmâm-ı Ali Rızâ da baba ve dedeleri vâsıtasıyla hazret-i Ali’den, o da, Resûlullah efendimizden feyz almıştır.

Çelebi Halîfe’nin mensûb olduğu Halvetîlik yolu, Türk toplumu ve insanı üzerinde bir hayli müessir olmuş, toplumun her kesimine hitâb etmesi, onun bağlılarını çoğaltmıştır. Buna bağlı olarak da, birçok şûbe ve kollar ortaya çıkmıştır.

Çelebi Halîfe Cemâleddîn Muhammed Efendi, yetiştirmiş olduğu pekçok talebe yanında, birçok kıymetli eser de yazdı. Bu eserlerden başlıcaları şunlardır: 1) Tefsîr-i Sûre-i Fâtiha, 2) Şerhu Erba’îne Hadîsen Kudsiyyen, 3) Şerhu Hadîs-i Erba’în-i Nebevî, 4) Zübdet-ül-Esrâr, 5) Cevâhir-ül-Kulûb, 6) Risâle-i Etvâr, 7) Risâle-i Sad Kelime-i Sıddîk-ı Ekber, 8) Risâle-i Fakriyye, 9) Câmiât-ül-Esrâr ve’l-Garâib, 10) Cenknâme, 11) Risâle-i teşrihiyye, 12) Risâle fî Beyâni’l-Velâyet, 13) Tefsîr-i Âyeti’l-Kürsî, 14) Esrâri’l-Vudû (Abdestin Sırları), 15) Risâle fî İsmeyni’l-Azameyn Allah ve Rahmân, 16) Risâle-i Kevseriyye. Bu eserleri el yazması olup hiçbirisi basılmamıştır.

1) Sicilli Osmânî; c.4, s.105

2) Şakâyık-i Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.284

3) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.51

4) Hediyyetü’l-Ârifîn; c.2, s.257

5) Amasya Târihi; c.1, s.321

6) Tâcü’t-Tevârih

7) Şerhu Erbaîne Hadîsen Kudsiyyen (Süleymâniye Kütüphânesi Cârullah Efendi Kısmı, No: 1084)

8) Keşf-üz-Zünûn; s.1036

9) Tomar-ı Turuk-ı Aliyyeden Halvetîlik Silsilenâmesi (Sâdık Vicdânî, İstanbul, 1338-1341)

10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.326, c.14, s.351

11) Rehber Ansiklopedisi; c.16, s.7

12) Aksaray Târihi; c.2, s.2501

Çelebi Ferruh

On altıncı asır mevlevî büyüğü ve velîlerden. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin soyundandır. Neseben hazret-i Ebû Bekr’e dayanır. Doğum târihi belli değildir. 1592 (H. 1000) yılında vefât etti.

Küçük yaştan îtibâren babası tarafından din ve fen ilimlerinde mükemmel bir sûrette yetiştirildi. Devrin diğer âlimlerinden de dersler aldı. İcâzet, diploma aldıktan sonra Bursa’da Sultan Murâd Türbesi şeyhliğine getirildi. Yaşayışı güzel, sözü makbul olduğundan kısa zamanda Bursalıların sevgi ve saygısını kazandı. Herkes müşkillerini halletmesi için ona mürâcaat etmeye başladı. Ancak Çelebi Ferruh Efendi bu ve daha başka güzel hasletleri sebebiyle dostlarının sevgi ve muhabbetini kazanırken, pekçoklarının da kötülemesine mâruz kaldı. Hased edenler ve fesadcılar ne kadar uğraştılar ise de halletmek çözmek istedikleri işler düğümlendi, düğümlemek istedikleri de çözüldü. Hülâsa maksatlarına kavuşamadılar. Hattâ birçoğu meselenin halli için yine ona başvurmak zorunda kaldı. Böylece ona verilen bu hasletlerin cenâb-ı Hakk’ın ona bir lütfu olduğunu ve bu işte Allahü teâlânın hikmeti bulunduğunu îtirâfa mecbûr kaldılar.

Halktan bâzı kimseler, zaman zaman kendisine bir mesele arz ettiklerinde, aldırıp alâka göstermezler, yâhud onu Allahü teâlâya havâle ederlerdi. Böyle yapmaları, o işin meydana gelmesinin mümkün olmadığına işâret idi. Bu durum bâzılarının “Dinlemeye tenezzül etmiyor.” diye sûizan etmelerine sebeb oldu. Bu gibi sözlere üzülen Ferruh Çelebi görevinden ayrılarak Konya’ya geldi. Bu sırada babası ve hocası Hüsrev Çelebi hazretleri de son günlerini yaşamakta idi. Talebelerinin yetiştirilmesini oğlu Çelebi Ferruh’a ısmarladıktan sonra ebedî âleme göçtü.

Çelebi Ferruh hazretleri bundan sonra Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi yanındaki mevlevîhânede dersler vermeye başladı. Meclisi kısa zamanda âlimlerin, devlet ileri gelenlerinin ve halkın toplandığı bir yer oldu. Onun talebesi olup, türbe civârında bulunup, türbe ve mevlevîhânenin hizmetinde bulunanlar vergilerden muaf tutuldular. Bunlar bir hayli kalabalık olduklarından bâzı kimseler devletten onların da vergilere dâhil edilmesini istediler. Bunun üzerine Mevlânâ hazretlerinin soyundan gelenlere büyük bir hürmet beslediği bilinen İkinci Selîm Han tarafından bir muafnâme gönderilerek tartışmalara son verildi. Bu muafnâme ile Allah adamlarına olan hürmet gözetilmiş, onların varlığı ve onlarla berâberliğin dünyâ ve âhirette rahat ve huzûra vesîle olduğu ifâde edilmiştir. Nitekim vefât etmiş bile olsa evliyâ ile berâberliğin kıymetini ifâde için bir şâir şiirinde şöyle demiştir:

“Allah adamlarının türbesi, Cennet bahçelerinden bir bahçe gibidir. Onun civârına tatlı bir rahmet rüzgârı eser. Her kim o gülistâna komşuluk yaparsa, iki cihânda sıkıntı ve elemlerden korunmuş olur.”

Çelebi Ferruh Efendinin memleket idârecileri ile dostluğu olup onlara dînin ve İslâmiyetin yayılmasını temin maksadıyla gâyet iyi muâmele ederdi. Ekseriyetle memleketin ileri gelenlerinin evlerine gider onlara mânen faydalı olmaya çalışırdı. Ancak hasedciler ve büyükleri çekemeyenler her yerde mevcuttu. Nitekim burada da harekete geçerek şeyhin devlet adamları ile berâber olmasını fırsat bilip hakkında dedikodu yapmaya başladılar. Onların böyle konuşmaları onun kalp aynasına aksedip kendisine mâlum olunca; “Velînin kendi zamânının şartlarını iyi bilmesi lâzımdır.” mânâsınca; “Zamânımız hevâ ve hevesine tutulmuş olan hastaların devridir. Bizler ise ruh hastalıklarını tedâvî eden tabipleriz. Onların yastığının başına kadar gitmekten başka çâre yoktur. Tâ ki Allahü teâlânın emirlerini onlara anlatalım. Bizden öncekiler böyle değildi. Onlar tabibin ayağına gelirlerdi. Fakat şimdi onlar yok. Ebedî âleme göçtüler. Bu bakımdan, zamânın îcâbına göre hareket edilir.” buyurarak kötü zanda bulunanlara cevap verdi. Yine buyurmuşlardır ki: “Allahü teâlânın bir topluluğa merhamet ettiğinin alâmetlerinden birisi, onların başına şefkat sâhibi kimseleri tâyin etmesi, iyi kimseleri onlara idâreci yapmasıdır. Eğer o topluluk bu nîmete şükrederse, onlara yardım eder. Nankörlük ederlerse, onların işlerini acı yapar.”

Çelebi Ferruh hazretleri tabiatı, hâl ve hareketleri hoş, heybetli, görünen ve görünmeyen yükseklikler ve olgunluklar sâhibi bir velî idi. Dünyâ ehli insanların din büyüklerine aşağı nazarla bakıp helâke dûçar olmasınlar, zarar görmesinler diye çok gayret sarfederdi. Avâmın, câhil halkın îtikâdını, inancını bulandırmaktan sakının der ve buna çok riâyet ederdi. Bu sebeple altına eski bir aba, dışına da pek kıymetli elbiseler giyerdi. Etrafı çeşitli nîmetlerle dolu olduğu hâlde günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. Devamlı seherlerde uyanır, çok ibâdet eder ve Allah korkusundan ağlayarak gözyaşı dökerdi.

Çelebi Ferruh hazretleri sabahleyin talebelerine ders vermekle meşgul olur, akşamleyin ise başka meşgûliyetleri yanında Mesnevî’den anlatırdı. Bâzan mânâ âlemine dalar, kendinden geçerdi. Kendine geldiğinde, kalbine akıtılan derin, ince ve yüksek mânâları talebelerine anlatır, herkes kendi derecesine göre alacağını alır, çeşit çeşit faydalar elde ederlerdi. Yine bir defâsında mânâ âlemine dalıp ince nüktelerden ve derin mânâlardan anlattıkları bir sırada ancak derecesi yüksek olanların anlayabileceği bir ifâde ile kendisine halîfe olacak olan Bustan’ın geleceğini müjdeledi. Nitekim çok geçmeden dünyâya gelen çocuğa, Bustan ismini verdi. Kendisine niçin ona daha önce geçen büyüklerin isimlerinden birini vermediği sorulunca; “O dostların reisi, önderi olacaktır.” diye cevap verdi ve dediği gibi oldu.

Çelebi Ferruh hazretleri talebelerine bahsettiği gizli mânâları, dış görünüşe îtibâr edenlere anlatmaz, herkese derecelerine ve kâbiliyetlerine göre konuşup muâmele ederdi. Onun bu şekildeki farklı muâmelesinin inceliğini kavrayamayan bâzı talebeleri üzüntüye kapıldılar. Çelebi hazretleri onlara; “Biz şeyhler topluluğu peygamberlerin aleyhimüsselâm yolunda gitmekle emrolunduk. İnsanların derecelerine, seviyelerine iner, akılları mikdârınca anlayabilecekleri şekilde konuşuruz.” derdi. Bustan Çelebi’yi en iyi bir şekilde terbiye edip yetiştirdikten sonra kendi yerine halîfe kılan Çelebi Ferruh hazretleri 1592 (H.1000) yılında vefât etti.

1) Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân; c.1, s.149-152

Çelebi Cemâleddîn

Anadolu velîlerinden. Doğum ve vefât târihi belli değildir. Anadolu’nun neresinde yaşadığı da kesin olarak bilinmemektedir. Babasının ismi Emir Ali Küçük’tür. Hayâtı hakkında fazla bilgi bulunmayan Çelebi Cemâleddîn, Sultan Yıldırım Bâyezîd zamânında yaşamıştır. Zamânın âlimlerinden ve tasavvuf büyüklerinden ilim öğrendi. Şeyh Âdil’den icâzet, diploma alarak, halîfesi oldu.

Çelebi Cemâleddîn, hocası hayatta olduğu müddetçe kendisine başvurulmasına rağmen, ders vermedi. Hiç kızmazdı. Dostuna, düşmanına aynı muâmelede bulunurdu. Onun bu geniş müsâmahakâr hâlini anlayamayanlar; “Bu kadar yumuşaklığın, insanlara karşı bu kadar tahammül ve sabır göstermenin mânâsı nedir?” şeklinde sözler söylediklerinde; “Hilm, yumuşaklık kılıcı, demir kılıçdan, hattâ yüz zafere sebeb olan kılıçdan daha keskindir.” diye cevap verirdi. Onun hilmi, güzel ahlâkı ve yaşayışı zamânındaki insanlar arasında gıbta ile, imrenerek konuşuldu.

Hocasının vefâtından sonra ders vermeye, insanlara nasihat etmeye başladı. Meclisleri ilim, irfan ve fazilet sâhiplerinin toplandığı yer oldu. Bulunduğu her yerde hürmet görürdü. Çok ihsan ve ikramlarda bulunurdu. Sultan da kendisine pek çok ikram ve iltifatta bulundu. Evinde sabah akşam misâfirlere, komşularına, fakir, yetîm ve dullara devamlı yemek çıkardı. Yolculara yemek ve binek temin ederdi. Gezdiği yerlerde, muhtaçlara imkanları dahilinde bir şeyler vererek, onları sevindirirdi. Bâzı kimselere verdiği elbiselerini talebeleri muhâfaza etmek için yüksek fiyatla satın alırlardı. Hayır, hasenât ve iyilik yapmakta acele ederdi. Sebebi sorulduğunda; “Hayır yapmakda acele etmek lâzımdır. Tehir ve sonraya bırakmakda, çabuk geçen ömre güvenmek ve cimrilik korkusu vardır.” buyururdu.

Onun büyüklüğünü anlamayanlardan biri hacca gitmek üzere yola çıktı. Yolda hırsızlar yolunu kesti. Bütün parasını aldılar. Hiç parası kalmayınca, perişan bir hâle düşüp çok mahzun oldu. Bitkin bir şekilde ağlarken, o anda birden bire Çelebi Cemâleddîn’i karşısında gördü. Elinde bulunan keseyi verip; “Bunu al ve kimseye söyleme.” buyurup kayboldu. Bu sırada o şahıs, kesedeki paraları saydığında çalınan altınları kadar olduğunu gördü. Hac dönüşündeÇelebi Cemâleddîn’in dergâhına gidip, çok teşekkür etti. Onun hizmetine ve talebeleri arasına girdi. Ömrünün sonuna kadar yanından ve sohbetlerinden ayrılmadı.

Devamlı yemek verdiği, ikram ve ihsanda bulunduğu için maddî ihtiyâcı olabilir diyerek, onu seven zenginler kendisine yardımda bulunmak düşüncesiyle huzûruna geldiklerinde, düşündüklerinin aksine gâyet bolluk içinde olduğunu gördüler. Hattâ daha söze başlamadan “Allahü teâlâ, kendisi için verenlere, bire yüz ihsân eder.” buyururdu.

Çelebi Cemâleddîn, elli sene insanlara doğru yolu anlattı, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi.

1) Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân; c.1, s.142

Çelebi Bustan

Konya’da yetişen velîlerden. 1647 (H.1057)’de doğdu. Mevlevî şeyhlerinden Abdülhalîm Efendinin oğludur. Babasının yanında yetişti. Çocukluğundan îtibâren dergâha âit vakıf işlerini görmeye başladı. Aynı zamanda babasının sohbetlerine de devâm ediyordu. Kısa zamanda babasının teveccühlerine kavuşan Çelebi Bustan, babasının 1680 (H.1091) de vefâtı üzerine 33 yaşında iken yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı. Bustan-i Sânî ve Kara Bustan diye meşhur oldu. 1694’de hacca gitti. 1704’de Kıbrıs’a gönderildi. Sonra Konya’ya döndü. 1706 (H.1118)de orada vefât etti.

Çelebi Bustan’ın sohbetlerini tâkib etmek için Konya içinden ve uzak beldelerden çok sayıda insan gelip, Mevlânâ hazretlerinin türbesi etrâfına yerleşti. Bu durumdan memnun olmayanlar Çelebi Bustan’ı ve sevenlerini devlete şikâyet ettiler. Bu sırada Dârüsseâde ağası ve pâdişâhın dâmâdı olan Yûsuf Ağanın tasarruf ve yardımları ile pâdişâh tarafından çok ikrâm ve ihsânlar yapıldı. Çelebi Bustan aleyhinde çalışanların bir kısmı gelip özür diledi. Kendilerini bu işe teşvik eden şahsa iyi bir ders vermek için Çelebi Bustan’dan izin istediler. Çelebi Bustan izin vermeyerek; “Biz kimseden kırılmadığımız gibi, kimseyi de kırmayız ve bizim vazifemiz kimseyi kırmamaktır, gönüller yapmaktır.” buyurdu.

Konya’nın devlet adamlarından bâzıları Çelebi Bustan’a sıkıntı veriyordu. Çelebi Bustan bir gün akşam ile yatsı arasında mânâ âleminde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerini gördü. Kendisine bâzı müjdeler verdi. O gün onu sevenlerden âlim bir zât olan Elmalılı Halil Efendi yanına gelmişti. Ona; “Ey Halil Efendi! İnşâallah mübârek dedem bize himmet edip, yardım edecekler.” dedi. Halil Efendi; “Bu elemlerim ve sıkıntılarım ile berâber içimde sevinçli bir hal hissediyorum. Şüphesiz bu müjde habercisidir.” dedi. Çelebi Bustan ve talebeleri ibâdet ve tâat ile meşgûl oldukları sırada, gece yarısı devlet adamlarından birisi gelip Şeyhülislâmın emâneti olarak mühürlü bir torba getirdi. İçerisinde kendisine sıkıntı veren sivil ve askerlerin vazîfeden azledildiklerini, yerlerine uygun gördüğü kimselerin tâyin olacakları bildiriliyordu. Bu mektubu okuyan Çelebi Bustan, hemen Allahü teâlâya şükür secdesine vardı. Sonra şu mânâda bir şiir okudu: “Sen işini Allahü teâlâya havâle et, bırak ve gönlünü hoş tut, râhat ol. Çünkü hasmın sana acımazsa Allahü teâlâ acır.”

Sultan İkinci Süleymân Han zamânındaki umûmî seferberliğe Çelebi Bustan da katılmıştı. Edirne Sahrasında ordu-yu hümâyûna katıldığında, talebeleri ve sevenleri birlikte gelip büyük bir izdiham meydana getirdiler. Durumu gören bâzı devlet adamları; sefer zahmeti ve sıkıntılarından uzak kalmaları, bunun yerine Konya’ya gidip, orada Sultanın zaferi için duâ ile meşgûl olmalarını söyleyerek kendisini geri göndermek istediler. Fakat o, bunun vehimden ibâret olan, etrâfındaki topluluğun devlet için zararlı olacağı, düşüncesinden kaynaklandığını anlayarak, kalbi kırıldı. Konya’ya doğru yola çıktı. Bir sohbet esnâsında; “Hak ehlini aralarından çıkarmakla iyi etmediler. Düşmanın gadrine uğrarlar.” dedi. Öncü birliklerinde bulunan ve Çelebi Bustan’ın geri gönderilmesine sebeb olanlar düşman tarafından öldürüldü ve harp hezîmetle netîcelendi. Daha sonra sultanın kumandasındaki ordu, düşmanı mağlub ederek kaybedilen yerleri geri aldı.

1) Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân; s.183

2) Sicillî Osmânî; c.2, s.17