Kategori arşivi: F

Fudayl bin İyâd

Evliyânın büyüklerinden. İsmi Fudayl bin İyâd bin Mes’ûd bin Bişr, künyesi Ebû Ali’dir. 726 (H.107) senesi Horasan’ın Ebîverd kasabasında doğdu. 803 (H.187) senesi Mekke-i mükerremede vefât etti. Kabr-i şerîfi Mekke’de Cennet-ül-Muallâ’da hazret-i Hadîce vâlidemizin kabri civârındadır.

Fudayl bin İyâd hazretleri, tövbe edenlerin önde gelenlerinden emsâli az bulunan bir zâttı. Tövbe etmezden önce gençlik yıllarında Ebîverd ile Serahs arasında eşkıyâ reisi olup, yol kesicilik yapar, kervanları soyardı. Böyle olmasına rağmen namazlarını bırakmaz, oruçlarını tutardı. Soygun esnâsında kervanda kadın olursa, ona dokunmaz, borçlu ve sermâyesi az olanların mallarını almazdı. Adamları arasında namaz kılmayan olursa onu kovardı.

Bir gün yine bir kervanı soydular. İşlerini bitirince yemek yemek için oturdular. Kervanın sâhiplerinden birisi gelip; “Reisiniz kimdir?” diye sordu.”O, burada değil! Şu ağacın altında namaz kılıyor.” dediler. “Niçin sizinle berâber yemek yemiyor?” deyince; “O, oruçludur.” dediler. Gelen adam iyice şaşırdı ve yanına gitti. Huzur içinde namaz kıldığını gördü. Namaz bitince; “Namaz, oruç ve eşkıyâlık bir arada nasıl bulunur?” dedi. Fudayl bu suâle, Kur’ân-ı kerîmdeki meâlen; “Diğer bir kısım insanlar daha vardır ki, günahlarını îtirâf ederler ve yaptıkları iyi amelleri, sonradan yaptıkları kötü amellerle karıştırırlar…” (Tövbe sûresi: 102) âyet-i kerîmesini okudu. Adam hayret etti. Fakat niçin tövbe etmiyorsun diyemedi.

Bir gün büyük bir kervan geldi. Fudayl bin İyâd’ın arkadaşları kervanı fark edince, yolunu kesmek üzere hazırlanmaya başladılar. Kervan içinde bulunan zengin birisi, eşkıyâları fark etti ve; “Altınlarımı öyle bir yere saklayayım ki, eşkıyâlar eşyâlarımızı alırsa geriye bunlar kalsın.” düşüncesiyle kervandan ayrılıp uygun bir yer aramaya başladı. Bir çadır gördü, hemen oraya koştu. Orada, sırtında abası, başında külâhı olan biri namaz kılıyordu. Ona, bir miktar parası olduğunu ve emânet etmek istediğini bildirdi. Fudayl bin İyâd, çadırın içine girip bir köşeye bırakıvermesini işâret etti. Gelen kimse altınları bırakıp kervanın yanına dönünce, eşkıyâların kervandaki eşyâları alıp götürdüklerini gördü. Orada kalan eşyâlarını da toparlayıp tekrar çadırın yanına döndü. Baktı ki, eşkıyâlar kervandan aldıkları malları paylaşıyorlar. Adam şaşırdı ve; “Demek altınları eşkıyâların reisine vermişim” deyip geri dönmek istedi. Fudayl, adama niçin geldiğini sordu. Gelen kimse şaşkın vaziyette; “Emânet bıraktığım altınları almak için!” deyince, Fudayl; “Bıraktığın yerden al!” dedi. Adam gidip altınlarını alınca diğer eşkıyâlar; “Biz hiç para bulamadık, sen ise bunları geri veriyorsun!” dediler. Fudayl; “O, bana hüsn-i zan etti. Ben deAllahü teâlâya hüsn-i zan ediyorum. Ben o kimsenin, benim hakkımdaki iyi niyetini doğru çıkardım. Ola ki, Allahü teâlâ da benim kendisi hakkındaki hüsn-i zannımı doğru çıkarır.” dedi.

Bir gün yoldan bir kervan geçiyordu. Kervandan biri, Kur’ân-ı kerîmin; “Îmân edenlere vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikrine ve inen Kur’ân-ı kerîme saygı ile yumuşasın!..” (Hadîd sûresi: 16) meâlindeki âyet-i kerîmesini okudu. Bu âyet-i kerîme kendisine öyle tesir etti ki, gönlünden yaralandı. İçinden; “Geldi, geldi. Hattâ geçti bile!” diyerek kendinden geçmiş bir halde şaşkın ve mahcup olarak bir harâbeye sığındı. Bu sırada kervan yola çıktı. Giderlerken, kervandakiler; “Fudayl yolumuzun üzerinde bulunuyor. Acaba nasıl gideceğiz?” diye birbirleri ile konuşurlarken, bu konuşmaları duydu ve; “Size müjdeler olsun! Şimdi o, yaptıklarına pişman olup tövbe etti. Bundan önce, nasıl siz ondan kaçmışsanız, o da bundan sonra sizden kaçmakta, aynı işleri yapmaktan uzaklaşmakta, sakınmaktadır.” diyerek tövbe ettiğini bildirdi. Bundan sonra, her tarafı gezerek, üzerinde hakkı olanları buldu ve fazlasıyla ödeyerek hepsi ile helallaştı.

Başka bir rivâyette tövbe edişi şöyle anlatılır: “Fudayl bin İyâd bir câriyeye âşık olmuştu. Câriyenin bulunduğu evin duvarına çıkar, onu görmek ümidiyle sabaha kadar beklerdi. Bir gün duvarın üzerindeyken önünden, arkasından, sağından, solundan insanı ürperten bir ses duydu. Sesin sâhibi Kur’ân-ı kerîmdeki meâlen; “Îmân edenlere vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikrine ve inen Kur’ân-ı kerîme saygı ile yumuşasın!..” (Hadîd sûresi: 16) âyet-i kerîmeyi okuyordu. Fudayl, bu sesin tesiriyle uzun süre sarsılarak duvarın üzerinde hareketsiz kaldı ve kendinden geçti. Sonra kendine geldiğinde gözlerinden yaşlar boşandı ve; “O zaman geldi. O zaman geldi yâ Rabbî!” diye inledi ve tövbe etti.

Hazret-i Fudayl, yaptıklarına çok pişman olmuştu. Yanındakilerden birine; “Allah rızâsı için beni bağla ve sultanın huzûruna götür. Benim pekçok cezâm vardır. Sultan beni cezâlandırsın da cezâmı çekeyim. Böylece hakkımdaki dînî hüküm neyse, o yerine getirilmiş olur.” dedi.

Sultanın yanına gittiler ve durumunu bildirdiler. Sultan kendisine çok izzet ve ikrâmda bulunarak, evine götürülmesini emretti. Evinin önüne geldiğinde hâlâ ağlıyordu. Hanımı görüp; “Sana ne oldu? Niçin ağlayıp inliyorsun? Yoksa seni dövdüler mi?” dedi. “Evet, hem de çok dövdüler.” buyurdu. Hanımının merakı daha da artarak; “Nerene vurdular?” deyince; “Sultan, yaptıklarımın cezâsını vermedi, fakat ızdırâbım canımı yakıyor ve ciğerimi deliyor.” dedi. Sonra hanımına; “Ben Rabbimin hânesine, Kâbe’ye gidip ziyâret etmeye niyet ettim. İstersen aramızdaki nikâh bağını çözüp seni boşayayım.” dedi. Hanımı; “Allah korusun. Senden nasıl ayrılırım. Sen nereye gidersen ben de berâber gelir, senin hizmetinde bulunurum.” dedi. Sonra birlikte hac yoluna çıktılar. Allahü teâlâ, yolculuklarını kolaylaştırdı. Kâbe’de bâzı âlim ve velîlerle görüştü. Kûfe’de İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin derslerine katıldı. Ondan ilim ve edeb öğrendi. Kuvvetli hâfızası vardı. Kısa zamanda çok sayıda hadîs-i şerîf ezberledi ve hadîs ilminde mütehassıs oldu. Evliyânın büyükleri arasına girip, şöhreti her tarafa yayıldı. Hikmetli söz ve nasihatlarıyla çok talebe yetiştirdi. Abdullah ibni Mübârek, İmâm-ı Şâfiî, Sırrî-yi Sekatî talebelerinin önde gelenlerindendir.

Bir gün Hârun Reşîd, vezîri Fadl Bermekî’ye; “Beni bir kimsenin yanına götür. Kalbim, bu göz kamaştırıcı şâşâlı hayattan sıkıldı. Rahatlık, gönül huzûru arıyorum.” dedi. Vezîri onu Süfyân bin Uyeyne’nin evine götürdü. Süfyân kapıyı açıp; “Kim geldi?” suâline; “Emîrül-müminîn geldi.” dediler. “Ne için bana haber vermediniz. Bilseydim ben huzûruna gelirdim.” dedi. Hârûn Reşîd bunu duyunca; “Benim aradığım kimse bu değildir.” dedi. Süfyân bunu duyunca; “Sizin aradığınız kimse, Fudayl bin İyâd’dır.” dedi.

Fudayl’ın kapısına gittiler. O, Kur’ân-ı kerîmdeki meâlen; “Günah işleyenler, kendilerini îmân edenlerle bir tutacağımızı mı sanıyorlar?” (Câsiye sûresi: 21) âyet-i kerîmesini okuyordu. Hârûn Reşîd; “Nasîhat istersek, bu bize yeter.” dedi. Kapıyı çaldılar. Fudayl; “Kim o?” deyince; “Emîrül-müminîn.” dediler. Bunun üzerine; “Emîrü’l-müminînin benim yanımda ne işi var ve benim onunla ne işim var? beni meşgûl etmeyiniz.” dedi. Vezîri; “Ulûl-emre, halîfeye itâat vâcibtir…” deyince Fudayl bin İyâd yine; “Beni meşgûl etmeyiniz.” buyurdu. Vezir; “Müsâdenle mi girelim, yoksa zorla mı?” dedi. “Müsâdem yok, ama zorla girecekseniz, siz bilirsiniz.” buyurdu. Hârûn Reşîd içeri girdi. Fudayl, kimsenin yüzünü görmemek için kandili söndürdü. Karanlıkta Hârûn Reşîd’in eli Fudayl’ın eline değdi. Fudayl; “Bu el ne yumuşaktır, Cehennem’den kurtulursa…” buyurunca, Hârûn Reşîd ağladı ve nasîhat olacak bir söz daha söylemesini istedi. O şöyle buyurdu: “Senin büyük baban hazret-iAbbâs, Peygamber efendimizin amcasıydı. Peygamberimize; “Beni bir kavme emir (başkan) yapınız.” demişti. Peygamberimiz de; “Ey amcam! Seni nefsin üzerine emir ettim.” yâni nefsinin Allahü teâlâya tâat ve ibâdetle meşgûl olması, insanların bin senelik tâatından iyidir, buyurdu. Çünkü; “Bir emirlik (başkanlık) kıyâmette pişmanlıktır.” buyurmuştur. Hârûn Reşîd; “Biraz daha söyle.” dedi. O yine; “Ömer binAbdülazîz’i halîfe yaptıkları zaman, Sâlim bin Abdullah, Recâ bin Hayve ve Muhammed bin Kab’ı çağırdı ve; “Ben bu işe düştüm, kurtuluş çârem nedir?” diye sordu. Onlar da; “Yarın kıyâmet gününde azaptan kurtulmak istiyorsan, müslümanlardan yaşlıları baban yerine koy, gençleri kardeş kabûl eyle, çocukları da kendi çocukların gibi düşün! Kadınları ise kız kardeşin ve annen kabûl eyle. Onlara babana, annene, kardeşine ve çocuklarına yaptığın gibi muâmele eyle!” dediler.”

Hârûn; “Biraz daha söyle.” deyince yine; “İslâm ülkesi senin evin gibidir. İnsanları ev halkın gibidir. Babalarına lütufla, kardeşlerine ve çocuklarına iyilikle muâmele eyle!”buyurdu. Sonra devâm ederek; “Korkarım şu güzel yüzün ateşle yanar ve çirkinleşir. Güzel yüzlerden niceleri Cehennem’de çirkinleşir ve emirlerden (başkanlardan) niceleri orada esir olur.” buyurdu.

Hârûn; “Biraz daha söyle.” dedi ve hüngür hüngür ağlayıp feryâd etti. Fudayl hazretleri; “Allahü teâlâdan kork ve O’na ne cevap vereceğini düşün cevaplarını şimdiden hazırla! Çünkü kıyâmet günü, Allahü teâlâ sana müslümanların hepsinden tek tek soracaktır. Hepsi için adâlet isteyecektir. Eğer bir gece bir ihtiyar kadın, evinde bir şey yemeden yatarsa, yarın senin eteğine yapışır ve sana hasım (düşman) olur.” buyurdu. Hârûn Reşîd, ağlamaktan kendinden geçti.

Sonra Hârûn Reşîd, Fudayl bin İyâd’a; “Birisine borcun var mıdır?” dedi. O; “Evet, Allahü teâlâya borcum var. O da itâattır, huzûruna böyle borçlu çıkarsam vay hâlime.” buyurdu. Hârûn Reşîd; “İnsanlara borcun var mı demek istiyorum.” dedi. “Allahü teâlâya şükür olsun ki, bana çok nîmetler verdi, hiç şikâyetim yoktur.” buyurdu.Bunun üzerine Hârûn, onun önüne bin altın koyup; “Bunlar helâldir. Annemin mîrâsındandır.” dedi. Fudayl hazretleri; “Bütün bu nasîhatlerimin sana hiç faydası olmadı.” buyurdu ve yanından kalkıp gitti. Hârûn Reşîd de çıkıp gitti. İsmi anıldığında, Hârûn Reşîd; “Ah! Ne insandır o! Hakîkaten mert kimsedir.” derdi.

Bir gün küçük çocuğunu kucağına aldı, okşayıp bağrına bastı. Çocuk; “Babacığım beni seviyor musun?” dedi. Fudayl hazretleri; “Evet.” dedi. Çocuk; “Peki Allahü teâlayı seviyor musun?” dedi.Hazret-i Fudayl; Tâbiî seviyorum.” dedi. Çocuk; “Peki kaç tane kalbin var?” dedi.Fudayl; “Bir tane.” deyince, çocuk; “Ey babacığım! Bir kalbe iki sevgiyi nasıl sığdırabiliyorsun?” dedi.Hazret-i Fudayl, küçük çocuğunun bu derin mânâlı sözleri, kendi kendine söylemediğini, Allahü teâlânın söylettiğini anlayarak yavrusunu kucağından bırakarak eliyle başını dövmeye başladı ve bundan sonra her an Allahü teâlâ ile meşgûl olacağına söz verdi. Oğluna da; “Ey oğlum! Sen ne güzel vâizsin.” deyip bağrına bastı ve; “Seni hakîki sevgilinin izni ve emri ile seviyordum.” buyurdu.

Bir gün Fudayl hazretleri; “İnsanlar, doğruluk ve helâl rızıktan daha fazîletli bir şey ile süslenmemiştir.” buyurdu. Bunun üzerine oğlu; “Babacığım, helâl kıymetlidir.” deyince; “Ey oğlum! Helâlin azı da Allahü teâlânın katında çoktur.” buyurdu.

Fudayl bin İyâd hazretlerinin oğlu Ali, Kur’ân-ı kerîmden bir sûreyi sonuna kadar okuyamaz ve dinleyemezdi. Biraz okuyunca veya dinleyince âyet-i kerîmelerin tesiri ile düşüp bayılırdı. Sonuna kadar tahammül edemezdi. Bir gün Fudayl bin İyâd hazretlerine bir kârî (Kur’ân-ı kerîm okuyan) geldi. Onu oğlunun yanına gönderdi ve; “Oğluma Kur’ân-ı kerîm oku. Dinlemekten çok hoşlanır. Zilzâl ve El-Kâriâ sûrelerini okuma, çünkü kıyâmet sözünü dinlemeye tahammül edemez, takat getiremez.” buyurdu. O kârî gitti. Unutarak, El-Kâriâ sûresini okudu. Dördüncü âyet-i kerîmeye gelince, Fudayl’ın oğlu Ali; “Allah!..” deyip düştü. Baktılar ki rûhunu teslim etmişti. Fudayl bin İyâd, oğlu vefât edince tebessüm etti. Halbuki otuz yıldır hiç gülmemişti. “Ey Fudayl! Bu gün gülünecek gün müdür?” diye sordular. Bunlara cevâb olarak; “Ben şu anda, Peygamber efendimizin de tatmış olduğu evlâdın ölümü acısını tatmış bulunuyorum. Anladım ki, Allahü teâlâ evlâdımın ölümüne râzıdır. Mâdem ki oğlumun ölümünde Allahü teâlanın rızâsı vardır. Ben de Allahü teâlânın rızâsına râzı oldum. Onun için güldüm.” buyurdu.

Fudayl bin İyâd hazretlerinin birçok kerâmetleri ve güzel halleri görüldü.

Bir gün Mina Tepelerinden bir tepenin üzerinde bulunuyordu. “Allahü teâlânın evliyâsından bir velî şu dağa, sallan dese, dağ derhal sallanır.” buyurdu. Fudayl hazretleri böyle söyler söylemez, dağ sallanmaya başladı. Hazret-i Fudayl dağa; “Sâkin ol, ben bu sözümle seni kasdetmedim.” dedi ve dağ sâkinleşti.

Bir gün Arafat Meydanında insanları seyrediyordu. Müslümanlar feryâd ediyorlar, Allahü teâlâya yalvarıp, inliyorlardı. Bunları bir müddet seyrettikten sonra; “Sübhânallah. Şu kadar insan, kerîm bir zâtın kapısına gitse, bu şekilde yalvararak bir dank (0,801 gr) yâni çok az altın isteseler, o zât bu insanları ümitsiz ve eli boş geri çevirmez. Yâ Rabbî! Sen kerîm ve gaffârsın. Bu insanların hepsini affetmen, kerîm ve ganî olan bir zâtın bir dank altın vermesinden daha kolaydır. Yâ Rabbî! Senin ihsânların o kadar çoktur ki, bu insanların hepsini affetsen, senin ihsânından hiçbir şey eksilmez.” dedi. Fudayl bin İyâd bunu söyledikten sonra, gâibten bir ses; “Ey Fudayl! Senin bu hüsn-i zannın hürmetine hepsini affettim.” diyordu.

Hikmetli sözleri çoktur. Mekkeliler yanına gelir, onlara vâz ve nasîhat verirdi.

Kendisine küçük günahlardan soruldu. O zaman; “Günah kişinin yanında ne kadar küçük görülürse, Allahü teâlâ katında o derece büyük olur. Günah kişinin yanında ne kadar büyük görünürse, Allahü teâlânın katında da o derece küçük olur.” buyurdu.

Bid’atten ve bid’at sâhiplerinden nefret eder, insanları bunun zararlarından sakındırırdı. Bu hususta; “Bid’at sâhibi ile oturan onunla görüşen kimseden sakınınız. Bid’at sâhibini seven kimsenin amellerini Allahü teâlâ kabûl etmez, kalbinden İslâmın nûrunu çıkarır. Müslüman, müslümanın yüzüne bakınca, kalbi parlar. Müslümanın bid’at sâhiplerinin yüzüne bakması ise, kalbini karartır. Yolda bid’at sâhibine rastlarsan, yolunu değiştir. Bid’at sâhibine iltifat edip yükseltme. Bid’at sâhibine yardım eden, İslâmın yıkılmasına yardım etmiş olur.” buyurdu.

İnsanlara dünyânın fâni geçici ve değersiz, âhiretin bâki, kalıcı ve paha biçilmez olduğunu anlatırdı ve; “Dünyânın tamâmı altından olsaydı, yine yok olurdu. Âhiret ise, çanak-çömlek gibi topraktan olsaydı, yine bâkî olurdu. Akıllı kimse, geçici olan dünyâyı, altın da olsa reddeder. Bâkî olan âhireti, çanak çömlek gibi topraktan da olsa kabûl eder. İşin aslı, âhiret bâkî ve altın gibi kıymetlidir. Dünyâ ise, fâni ve çanak-çömlek gibi kıymetsizdir.” buyurdu.

Sevdiklerine bir gün; “Pişman olmadan önce tefekkür edip amel işleyiniz. Dünyâya aldanmayınız. Çünkü, dünyâda sağlam ve sıhhatli olan, hastalanır. Yeni olan eskir. Nîmetleri yok olur. Gençler ihtiyarlar.” buyurdu.

Farzların önemini anlatırdı: “Farzlar, insan için sermâye, nâfileler ise kâr ve kazanç gibidirler. Kâr, sermâye olduktan sonra meydana gelir.”

Birisi; “Ey Fudayl! Bana nasihat et.” dedi. Ona dönüp; “Sen kendi nefsine nasihat edici ol. Kendine muhakkak lâzım olan şeyleri sağ iken görüp yapmaya gayret et. İnsanları kendine tavsiye ve nasihat edici eyleme. Kendin dünyâda gâfil ve durgun olup da, öldükten sonra senin için, iyilik ve sevap yapacaklarını ve senin için çalışacaklarını sanma. Zîrâ sen, dünyâdayken kendine, âhiretin için lâzım olacak işlere can çıkarcasına, çok gayret göstermediğin halde, başkalarının senin için iyilik yapacaklarına, sevap işleyeceklerine nasıl inanabiliyorsun?!” buyurdu.

Birisi yine kendisinden nasihat istemişti. Ona; “Baban sağ mı!” diye sordu. O da; “Vefât etti.” dedi. Bunun üzerine Fudayl hazretleri; “Evlâdım! Haydi beni terk et. İyi bil ki babasının vefâtından sonra başkalarının nasihatlarına muhtaç birine hiç bir nasihat fayda vermez.” buyurdu.

Allahü teâlâya itâat etmenin lüzumundan anlatır kendinden misâl verirdi. “Ben Allahü teâlâya karşı itâatsizlik ettiğimi merkebimin ve hizmetçimin huyundan ve bana itâatsizlik etmesinden anlarım.”

Lüzumsuz konuşmaktan sakındırırdı. Bu sebeple; “Sözünü(hesâbını vereceği) amelinden sayan bir kimse kendisini ilgilendiren hususlar dışında pek az konuşur.” buyurdu.

Bir gün ona; “NiçinAllahü teâladan korkanı göremiyoruz?” diye sordular. Bunun üzerine; “Şâyet siz korksaydınız, korkanı görürdünüz. Korkanı, korkanlardan başkası görmez. Nitekim evlâdını kaybeden anne, evlâdı ölen bir anne görmek ister…” buyurarak dertlinin hâlinden dertli olanlar anlar demek istedi.

Tevâzunun önemi hakkında da şöyle anlattı: “Allahü teâlâ dağlara; “İçinizden birisi üzerinde bir peygamberimle mükâleme edeceğim, konuşacağım.” diye vahyetti. Bunun üzerine bütün dağlar başlarını kaldırıp yükselttiler. Sâdece Tûr-ı Sinâ boyun eğdi, tevâzu gösterdi. Gösterdiği tevâzu sebebiyle Allahü teâlâ, peygamberi Mûsâ aleyhisselâm ile bu dağ üzerinde konuştu.”

İnsanları riyâ ve şirkten sakındırır, ihlâsla amel etmeye teşvik ederdi.

Kendisine bedbahtlık alâmetleri nedir? dediler. Bunun üzerine; “Şu beş husus şekâvet, bedbahtlık alâmetidir: Kalp katılığı, ağlamayan göz, hayânın azlığı (yokluğu), dünyâya rağbet etmek, ihtiras ve tûlu emel arzusu.”

“Fütüvvet nedir?” dediler. O; “Dostların kusurlarını hoş görmektir.” buyurdu.

İyilik ve ihsân husûsunda ise; “İnsan, ihsân ve iyiliğin her şeklini yerine getirse, fakat sâdece kümesindeki tavuğa kötülük etse, yine de muhsin denilen iyi insanlardan olamaz.” buyurdu.

Kötü huylu kim olursa olsun, onun zararından sakındırır, iyi kimselerle görüşmeye teşvik için; “Kötü huylu birinin bana arkadaş olmasından ziyâde, güzel huylu günahkâr birisinin arkadaş olmasını arzu ederim.” derdi.

Fudayl bin İyâd hazretleri mahallesindeki satıcılardan alış-veriş ederdi. Kendisine; “Çarşıya gitsen ihtiyaçlarını daha ucuz alabilirsin.” dediler. O zaman; “İyi ama bunlar bizden faydalanmak ve sebeplenmek ümidi ile yakınlarımızda dolaşmaktadırlar.” buyurdu.

Kendisi ve başkaları hakkında duâsı makbuldü. Hizmetçisi Ebü’l-Abbâs anlatır: “Bir zaman Fudayl bin İyâd hazretlerinin oğlu idrarını yapamazdı. Büyük bir ızdırap içinde kaldı. O zaman ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Sen biliyorsun. Muhabbetim sana ziyâdedir.” buyurdu. Çok geçmeden duâsının kabûl olduğu, oğlunun şifâya kavuştuğu görüldü.

İlim sâhibi bir kimsenin dünyâ peşinde koşmasını iyi görmez ve ona acırdı. Bu hususta; “Bir âlimin dünyânın oyuncağı olduğunu gördüğüm zaman, kendisine acır ve ağlarım. “Nafakası falanca tüccara âid olmak üzere hacca gitti.” denilmesi ne kadar acıdır.” buyurdu.

İlim öğrenmeye teşvik eder, niyetin hâlis olmasının önemini belirtir, bu hususta; “İlim tahsîli doğru bir niyet ve temiz bir gâye ile olursa, bundan daha yüksek amel olmaz. Fakat çokları ilmi, gereğini yapmak için tahsîl etmiyor. Bilakis ilmi dünyâlık elde etmek için bir ağ gibi kullanıyor.” buyurdu.

Fudayl bin İyâd hazretleri, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’in yüksek derecelerini anlatır ve ağlardı. Hazret-i Muâviye için de; “O, dünyâyı âhirete vesîle kılmak için uğraşırdı.” buyurdu.

Yolda giderken insanların neşe ve sevinç içinde olduklarını görünce; “Nice neşeli ve sevinçli kimseler vardır ki, onlara nasib olacak kefenlikler dokunup satışa çıkarılmıştır bile.” buyurdu.

Kendisine; “Belâ ve musîbete uğramış kimseler hakkında ne yapmamız uygundur?” denildi. O zaman; “Onların acılarını paylaşarak ağlayınız. Sizin de onlar gibi, belki de daha şiddetli bir şekilde, günahlarınızın karşılığı olarak belâ ve cezâya çarpılmanız muhtemeldir.” buyurdu. Fudayl hazretleri çoğu zaman yanında bulunan yemek ve paradan hapishânedekilere gönderir ve onlar için; “Bunlar muhtaç ve çâresiz kimselerdir.” der, merhâmet ederdi.

Fudayl hazretleri bir zaman hastalanmıştı. Arkadaşları ziyâretine geldiler ve ona; “Bir arzunuz var mı?” diye sordular. O; “Evet! Çok sevdiğim din kardeşim Yûsuf binEsbât’ı ölmezden önce bir defâ daha görmek istiyorum.” buyurdu. Din kardeşini unutmamak lâzım geldiğini yanındakilere göstermek istedi.

Kendisine mümin ve münâfığın hâli soruldu. O; “Mümin, tatlı tatlı meyvesini versin diye hurma diker, fakat onun diktiği hurmada diken bitmesinden de korkusu vardır. Münâfık ise, hurma yerine dikenli bir ot diker ve bundan tâze hurma bitmesini bekler.” buyurdu.

Fudayl bin İyâd hazretlerinin kalbi yufka, gözleri yaşlıydı. “Ağlamak, gözün ağlaması değil, kalbin ağlamasıdır. Adam var ki gözleri ağlar, fakat kalbi hastadır. Çünkü münâfıkların ağlaması, kalpten ve içten değil, sâdece baştaki gözden gelir.” buyurdu.

Bir arefe günü Arafat’ta vakfe yaptı. Öğleden akşama kadar ağladı. Hem de günâhları düşünüp; “Şu günde bağışlanmış olsa bile vah yaptığım çirkin işlere, vah günâhlarıma.” deyip dururdu.

Kendisinden kötü âlimlerden soruldu. Buyurdu ki: “Ümmetlerin herbiri, Rahmânın yolu üzerine oturmuş kötü âlimler yüzünden helâk olurlar. Onlar habis amelleri ile Allahü teâlânın yolunu kesmiş, insanlara engel olmuş olurlar.”

Ona; “Şeytan insanı ne ile tuzağa düşürür?” dediler. O; “İblis, üç şeyden biri ile âdemoğlunu tuzağına düşürür. Birincisi kendini beğenmesi, ikincisi amelini gözünde büyütmesi, üçüncüsü günahlarını unutmasıdır.”

İbâdetlerin, farzlarına, vâciplerine ve sünnetlerine uygun olarak yerine getirilmesini söylerdi. Bu hususta; “Kulun amelini güzelce edâ etmesi kadar şeytanın belini kıran bir şey yoktur. Zîrâ Allahü teâlâ meâlen; “Hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için…” (Mülk sûresi: 2) buyurdu. Kul, kırk yaşına bastığı zaman bütün isyân ve günahlardan tövbe etmezse, şeytan onun alnını sığar durur ve; “Felah ve kurtuluştan uzak kalan bir yüze feda olayım.” der.” buyurdu.

İnsanları haram ve şüphelilerden sakındırırdı. Bu hususta; “Sakın şüpheli bir şeyle Mekke yoluna koyulayım demeyiniz. Biliniz ki haram ve şüpheli şeylerden bir dirhemin altıda biri kadar bir hakkı sâhibine iâde etmek, içinde şüpheli kazanç bulunan malla yapılacak beş yüz nâfile hacdan Allah yanında daha kıymetlidir.” buyurdu.

Bir gün sevdiklerine şu hikmetli sözleri söyledi: “Azarlaması çok olanın arkadaşı az olur. Kim fâcir, zâlim kimseye yardım ederse, onu günahlara karşı kamçılamış olur. Kim alçak kişiden meded umarsa, kendisine ihânet etmiş olur. Kim ilmiyle âmil olmayandan ilim öğrenmek isterse, câhilliğini arttırmış olur. Kim ahmak adama ilim öğretmeye çalışırsa, şüphesiz ömrünü faydasız bir şeyle geçirmiş olur. Kim nanköre iyilik ederse, nîmeti zâyi etmiş olur.” buyurdu.

Bir zaman mücâhidler savaşa gitmek istediklerinde ona uğrayıp duâ istediler. O; “Ey Allah yolunda cihâda çıkanlar! Günahlarınızdan tövbe ediniz.Çünkü bu elinizdeki kılıçlardan daha çok size siper olur.” buyurdu.

Ona; “Ey Allah’ın veli kulu! Kişinin estağfirullah demesinin mânâsı nedir?” diye sordular. O; “Yâ Rabbî! Beni günahlarımın yükünden kurtar demektir.” buyurdu.

Dünyâdan ve dünyâ malından nefret ederdi. Bu sebeple; “Dünyâ bütün her şeyiyle bana arz olunsa, hiç düşünmeden rahat ve kolay bir şekilde dünyânın murdarlığına hükmederim.” buyurdu.

Birisi ona; “Nasıl sabahladın?” diye sordu. O; “Hayır üzere sabahladım.” dedi. Adam tekrar; “Nasılsın?” dedi. Fudayl hazretleri; “Hangi hâlimi soruyorsun? Dünyevî hâlimi soruyorsan, dünyâ bize meyletti de biz onun bütün yollarını geçtik. Âhireti soruyorsan, günâhı çok, ameli az, ömrü tükenmek üzere, âhirete ve ölüme hazırlığı olmayan birinin hâli nasıl olur ki!” diye cevap verdi.

Fudayl bin İyâd hazretleri üzüntülü birini gördü ona; “Senin için Allahü teâlânın dediğinden başka bir şeyin olmasından mı korkuyorsun?” dedi. O; “Hayır efendim.” dedi. Bunun üzerine; “Öyleyse neye üzülüyorsun? Dünyâ insanı kendine kul yapmadıkça veya insan dünyâya kul olmadıkça yol kolaydır.” buyurdu.

Lânet etmekten sakındırırdı. “Her kim bir binek ve yük hayvanına, lânet olsun, derse, o hayvan (hâl diliyle) der ki: Âmin, lâkin yüceAllah’a hangimiz daha fazla âsi ise, lânet onun üzerine olsun!” der buyurdu.

Hikmetli sözlerinden bir kısmı da şöyledir:

“Yüce Allah’ı seviyor musun?” diye sana sorsalar, sükût et. Zîrâ eğer, hayır, dersen kâfir olursun. Evet, dersen, hareketlerin O’nu sevenlerin hareketlerine benzememektedir. Onun için sahtekâr olursun.”

“Allah’ın öyle kulları vardır ki, Allah’ın azametinden kalpleri parça parça olur, sonra biter; yine pârelenip tekrar biter. Ve bu hâl yaşadıkları müddetçe devam eder. Kulun, azâmet-i ilâhiye karşısındaki korku ve saygısı, ilâhî mârifetten nasîbi mikdarında olur!”

“Kim, din kardeşi için diliyle sevgi ve hulûs gösterir de içinden ona düşmanlık ve kin beslerse, Allah ona lânet eder, dilsiz yapar ve kalp gözünü köreltir.”

“Rızâ hâlindeki kişinin dostluğuna inanmam, kızdırdığım bu kişinin gazab hâlindeki dostluğuna inanırım.”

“Hakka boyun eğ, hakkı tâkib et, kim söylerse söylesin hakkı kabûl et.”

“Her şeyin bir zekâtı vardır, aklın zekâtı da uzun uzadıya hüzünlenmek ve derin derin düşünmektir. Bu yüzdendir ki, Resûlullah efendimizin hüznü aralıksız ve kesintisizdi.”

“Amellerin en iyisi, en gizli yapılanıdır.”

“Allah korkusu, dilin lüzumsuz şey söylemesine mâni olur. Allahü teâlâdan korkanın dili söylemez olur.”

“Allahü teâlâdan korkandan, her şey korkar olur. Allah’tan korkmayan, her şeyden korkar.”

“Tevekkül, Allahü teâlâdan başkasına güvenmemek ve O’ndan başkasından korkmamaktır.”

“Akıllılarla kavga etmek, akılsızlarla oturup tatlı yemekten kolaydır.”

“Bir kimsenin kalbine Allah korkusu yerleşti mi, dilinde işe yaramaz bir söz bulunmaz. Bu korku dünyâ sevgisini ve arzusunu yakar, dünyâya rağbet etme hâlini gönülden dışarı atar.”

“Her kim dünyâyı dost edinse, iki cihânın şerrini, kötülüğünü başına alır. Zîrâ iki cihânın saâdeti dünyâyı sevmemekte, felâketi de dünyâyı sevip tapmaktadır.”

“İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlâk ile davranması, geceleri sabaha kadar ibâdet ile, gündüzleri hep oruçlu geçirmesinden hayırlıdır.”

“Duâmın kabûl olacağını bilsem, yalnız devlet başkanı için duâ ederdim. Çünkü, devlet başkanı iyi olursa, şehirler ve insanlar kötülüklerden ve belâlardan emin olur.”

Fudayl bin İyâd hazretleri talebelerinden birinin vefâtı yaklaşınca, onun yanına giderek Yâsîn-i şerîf okumaya başladı. Talebe; “Ey hocam! Bunu bana okuma.” deyince, Fudayl hazretleri sustu. Sonra o talebeye kelime-i tevhîdi telkîn etti.Talebe; “Ben o mübârek sözü söyleyemiyorum. Çünkü ondan uzağım.” dedi ve vefât etti. Fudayl bin İyâd hazretleri evine dönerek evden çıkmaksızın bir müddet mahzûn oldu, ağladı. Sonra rüyâsında talebeyi Cehennem’e götürürlerken gördü ve; “Ey oğul! Sen talebelerimin en iyilerindendin. Neden Allahü teâlâ senden mârifet nûrunu aldı?” diye sordu. Talebe; “Üç şey sebebiyle Allahü teâlâ benden mârifet nûrunu aldı. Birincisi, nemîme. Çünkü ben size başka, arkadaşlarıma başka söyler, söz taşırdım. İkincisi hased. Ben arkadaşlarıma hased ederdim. Üçüncüsü, içki. Bir defâsında hastalanmıştım. Hastalığımı tedâvî ettirmek için hekîme gittim. Hekim bana; “Her sene bir kadeh şarap içeceksin, yoksa iyi olmazsın.” dedi. Ben de böylece alışıp gittim.” dedi.

Âhirette hesaba çekilmekten çok korkardı. Bu hususta; “İsmâil ve Îsâ aleyhisselâm gibi sâdıkların sadâkatından sorguya çekildikleri zaman, bizim gibi kâziblerin, yalancıların hâli nice olur?” derdi.

Fudayl bin İyâd hazretlerinin yazdığı en önemli eseri Hicâb-ül-Aktâr kitabı olupParis’tedir.

YAHÛDÎYİ MÜSLÜMAN YAPAN TÖVBE

Fudayl bin İyâd tövbesinden önce, hangi kervandan bir mal gasbetmişse, onların üzerine o kâfiledekilerin isimlerini yazar ve mallarını saklardı. Tövbe ettikten sonra o malları sâhiplerine götürüp helallaştı ve affını diledi.

Yalnız Ebîverd şehrinde bir yahûdî hakkını helâl etmiyordu. Hiçbir teklifi de kabûl etmiyor, Fudayl bin İyâd’ı zor durumda bırakmak için olmayacak şartlar ileri sürüyordu. Ona; “Eğer hakkımı helâl etmemi istiyorsan, filân yerde kayalık bir tepe var. O tepeyi kazarak oradan kaldır. Oralar dümdüz olsun!” dedi.

Fudayl bin İyâd hakkını helâl ettirmek için buna râzı oldu ve kazmaya başladı. Hazret-i Fudayl’ın bu gayreti sebebiyle Allahü teâlânın ihsânıyla, bir seher vakti rüzgâr çıktı ve orayı dümdüz etti. Yahûdî bunu görünce hayretten dona kaldı. Bu sefer de; “Benden aldığın malımı iâde etmedikçe hakkımı helal etmeyeceğim.” diye yemin etmiştim. Benim yastığımın altında altınlar var. Sana hakkımı helâl edebilmem için oradan altınları alıp bana vermen lâzım.” dedi. Yahûdî yastığın altına çakıl taşları koymuştu. Fudayl elini yastığın altına soktu. Allahü teâlânın izniyle, çakıl taşları altın olmuştu. Bir avuç altını yahûdîye verdi. Yahûdî hayret içindeydi. “Sana hakkımı helâl etmeden önce bana İslâmı anlat!” dedi. Fudayl; “Bu ne haldir?” diye sorunca yahûdî şöyle anlattı: “Ben Tevrat’ta; “Tövbesinde sâdık ve samîmî olanın elinde çakıl taşları altın olur.” diye okudum. Aslında yastığın altında çakıl taşları vardı ve ben seni imtihân için öyle söylemiştim. Elinde, çakıl taşlarının altın olduğunu görünce anladım ki, senin dînin haktır ve tövbende sâdıksın.” dedi ve îmân edip, müslüman oldu.

ASIL BAKILACAK ŞEY

Fudayl bin İyâd hazretlerinin yanında birisinden sitâyişle bahsettiler; “O zât ağzına helva koymaz.” dediler. Bunun üzerine Fudayl hazretleri; “Helva yemeyi bırakmak bir mürüvvet mi sanki? Siz onun akrabâsını gözetip gözetmediğine, öfkesini yenip yenmediğine, komşularına, dul kalmış kadınlara ve yetimlere karşı nasıl davrandığına bakınız. Din kardeşleri ile arkadaşlarına karşı huy ve edebi nedir? İşte hükmünüzü verirken asıl bunlara dikkat edin.” buyurdu.

HAYIRLI VASİYYET

Fudayl bin İyâd hazretlerinin iki kızı vardı. Vefâtı yaklaşınca hanımına şöyle vasiyet etti: “Vefâtımdan sonra iki kızımı al ve Ebû Kubeys Tepesine çık. Ellerini açarak şöyle niyazda bulun: Yâ Rabbî! Fudayl bana vasiyetinde dedi ki: “Ben hayatta iken bu iki emânete gücümün yettiği kadar baktım. Ama ben ölüp de kabre girdikten sonra bu emânetleri sana iâde ettim.”

Fudayl bin İyâd hazretleri vefât edip, defn işleri tamamlandıktan sonra, hanımı vasiyeti yerine getirmek üzere bildirilen yere kızlarını götürdü ve bildirdiği gibi duâ edip çok ağladı. Bu sırada Yemen hükümdârı, yanında iki delikanlı oğlu ile beraber oradan geçiyordu. Hanımların ağlayıp sızladıklarını görünce, yanlarına gidip; “Bu hal nedir!” diye sordu. Hanım hâdiseyi anlatınca, Yemen hükümdârı dedi ki: “Bu kızları, her biri için bin altın mehir ile oğullarıma nikâhlıyalım.” Fudayl bin İyâd’ın hanımı; “Râzıyım.” dedi. Kızların ve oğulların da rızâsı alındı. Hep berâber Yemen’e gittiler. İleri gelenler toplandı ve nikâhları kıyıldı, düğün yapıldı.

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1078

2) Risâle-i Kuşeyrî; s.52, 57, 58, 59, 298

3) Nefehât-ül-Üns; s.91

4) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.68

5) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.56

6) Eshâb-ı Kirâm; s.340

7) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.235

8) Tabakât-üs-Sûfiyye; s.6

9) Hilyet-ül-Evliyâ; c.8, s.84

10) Vefeyât-ül-A’yân; c.4, s.47

11) Şezerât-üz-Zeheb; c.1, s.316

12) Sıfat-us-Safve; c.2, s.159

13) Rehber Ansiklopedisi; c.6, s.93, 94

14) Hadîkât-ül-Evliyâ; s.196

15) Firdevs-il-Mürşidiyye; s.49, 142, 271

16) Tabakât-ı Ensârî; s.28

17) Ravd-ül-Fâik; s.19, 142

18) Ravd-ür-Reyyâhîn; s.32, 124

19) Tabakât-ül-Evliyâ; s.266

20) Fudayl bin İyâd; (Abdülhakîm Mahmûd, Kâhire-1972)

21) Müsâmeret-ül-Ahyâr; c.1, s.191

22) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.177

Feyzullah Efendi

Anadolu velîlerinin meşhurlarından. İsmi, Muhammed bin Ali’dir. Feyzullah lakabı ile meşhurdur. Şimdi Bulgaristan sınırları içinde bulunan Silistre’nin Sazlı köyünde 1805 (H.1220) senesinde doğdu. 1876 (H.1293)’de İstanbul’da vefât etti. Fâtih Câmiinde kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılınıp, Halıcılar semtindeki dergâhına defnedildi.

Çocukluğunu ve tahsil hayâtını kendisi şöyle anlatmıştır:

“Çocukluk zamânında yaşım îcâbı olarak; oyun, eğlence gülüp oynamak ve neşelenmek gibi şeylere aslâ rağbet etmezdim. Mektebe başlamadan önce; (Rabbi yessir: Rabbim kolaylaştır) ile (Rabbi zidnî ilmen ve fehmen: Yâ Rabbî ilmimi ve anlayışımı artır) mübârek sözlerini çok söylerdim. Yine bir vâizden namazı özürsüz terk etmenin çok büyük günâh olduğunu işittikten sonra onun tesiri ile namazlarımı ve oruçlarımı hiç terk etmedim. Ayrıca nâfile namazlar yanında gece teheccüd namazı da kılardım.

Beş yaşına vardığımda bir gece şu rüyâyı gördüm: “Nûrânî yüzlü yedi zât, büyük bir sahrada büyük bir gürzü alıp ileriye doğru atıyor ve düştüğü yerden kaldırıp, sonra geriye doğru atıyordu. Atma sırası bana gelip, orada idâreci mevkiinde olan zât, gürzü alıp atmamı emredince, yaşımın küçüklüğünden ve gürzün ağırlığından bahsederek, buna gücümün yetmeyeceğini söyledim. Bana Besmele-i şerîfeyi okuyup, kaldırıp atmam emredilince, besmele ile alıp attım. Sanki gürz, bir ok gibi havada uçarak hayli uzağa düştü. Peşinden gidip yine Besmele ile yerden alıp beri tarafa attığımda, oradaki zâtların başı üzerinden uzak bir mesâfeye düştü.Hazır bulunanlar, atışımı beğenip, arkamı sığadılar, müsâfeha edip, sarıldılar. Başkanları olan zât ise; “Bundan sonra bizim yol arkadaşımız, dostumuz oldunuz. Fakat gündüzleri oruç tutunuz, geceleri ibâdet ediniz.” buyurdular. Buna benzer daha nice mânevî yüksek hallere kavuştum. Zaman zaman Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizi görmekle şereflenirdim ve bana; “Sen benim en gayretli, izzetli en yakınlarımdansın.” buyururdu.

Yedi yaşımda ve 1812 (H.1227) târihinde mektebe başladım. Bir sene zarfında Kur’ân-ı kerîmi hatmettim ve ikişer defâ tecvid ve ilmihâl ve Birgivî kitaplarını okuyup yazdım. On sekiz yaşıma kadar sarf, nahiv, Farsça ve fıkh-ı şerîften çok kitap okudum. Bundan sonra her hâlim Allah korkusu, düşüncem dâimâ namaz, oruç, ibâdet ve tâat, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin sünnet-i seniyyesine uymaktı. İçimizde Allahü teâlânın sevgisi ve hakîkat yolunun sevdâsı parıldamakta olup, her zaman âlimlerin tasavvuf ehli zâtların meclislerine ve sohbetlerine devâmla vakitlerimi geçirirdim.

Doğum yerim, Silistre eyâletine bağlı Hezârgrad kasabasına üç saat mesâfede bulunan Sazlı köyüdür. 1809 (H.1224) târihinde o havâliyi Rusya’nın istilâsı, halkını esirlik pençesine düşürmüş. Babam, Kulzâde diye bilinen tanınmış bir âileden Ali bin Hasan’dır. Babam bütün âile efrâdı ve akrabâsıyla Vidin’e hicret edip, orada üç sene kaldı. Ruslarla sulh yapılmasından sonra Vidin vâlisi Molla İdris Paşa isyân etti. Vidin’den ayrılmayıp yerine tâyin edilen Ali Paşayı şehre sokmadı. Şehrin kale kapılarını kapattı. Bunun üzerine Ali Paşa ile aralarında çarpışma çıktı. Şehir topa tutuldu. Bu yüzden uzun müddet yer altında sığınakta yaşadık. Sonunda İdris Paşa devlet kuvveti karşısında dayanamayıp bir gece firar etti. Şehrin kapıları açılıp yeni vâli şehre geldi. Üç ay sonra şehirde büyük bir veba salgını oldu. Sonra Silistre’ye döndük. İki buçuk sene kadar kaldıktan sonra, 1816 (H.1232) senesinde tekrar Vidin’e göçüp yerleştik. Babam ve iki birâderimle kale neferliğine kaydolduk. Gündüz mektebe gidiyordum. O sırada Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ordusunun kurulması sebebiyle askerî eğitimlere katıldım.”

Feyzullah Efendi, çeşitli vazîfeler yaptı. Bütün bu vazîfeleri sırasında kendisine rehberlik edecek bir mürşid, yol gösterici de aradı. Bu hususta şunları anlatmıştır:

“Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfelerinden Müftî el-Hâc Hüseyin Vâiz Efendinin huzûruna gidip talebeliğe kabûl edilmemi arzettim. Ancak sekiz ay geçmesine rağmen talebeliğe kabûl etmedi. Benim ise bu arzum günden güne artıyordu ve aslâ incinmiyordum. Devamlı huzûruna gider sohbetlerini dinlerdim. Nihâyet benim için saâdet günü olan bir gün bana bu iş için istihâre yapmamı emretti. Ben de istihâre yaptım. İki gece hiçbir şey görmedim. Çok üzgün ve mahzûn bir halde üçüncü gece de istihâreye yattım. Üçüncü gece rüyâmda Hüseyin Vâiz hazretlerini ziyârete gitmek için atıma bindim. Yolda şiddetli bir yağmura tutulup iyice ıslandım. Bu hal üzere huzûruna vardım. Bir cemâatle yemek yiyorlardı. Beni de sofraya çağırdılar. Hüseyin Vâiz hazretleri eliyle bana ekmek ve yemek verip yememi emretti. Yemek yenip kalkınca, benim doymadığımın farkına varıp yeniden yemek getirtti. Onları da yiyip bitirdim. Yine doymadım. Üçüncü defâ yemek getirildi. Bu nefis yemekleri de bitirdim. İştahım kesilmiyordu. Bu sefer kendim yemek istedim. Bunun üzerine; “Kalk artık bizde sizi doyuracak yemek kalmadı. Abdest al da namaza gidelim.” buyurdu. Abdest aldım berâberce mescide gittik. Namaz vaktinin girmesini beklemek üzere mescidin önünde durduk. Bu sırada başımı kaldırıp semâya baktım. Semâda, Allahü teâlânın ism-i şerîfini gâyet parlak ve büyük bir şekilde yazılmış gördüm. Kendimden geçip Allah, Allah, diye zikretmeye başladım ve bu hal üzere uykudan uyandım.

Sabahleyin hemen Hüseyin Vâiz hazretlerinin huzûruna koştum. Gördüğüm rüyâyı anlattım. Bunun üzerine abdestli olarak karşısına oturtup beni bîat ettirdi. Tasavvufta yetiştirmek üzere talebeliğe kabûl etti. Bana günde on beş bin defa söylemem için verdiği zikir vazîfesini yapmaya başladım. Bir müddet tesirini göremedim. Beni tekrar huzûruna alıp ikinci defâ benimle ilgilendi. Kalbimin açılması için teveccüh etti. Fakat yine bir tesiri görülmedi. Bunun üzerine benim yüzüme bakarak bir (âh) çekti. Bu sırada nefesi yüzüme dokunup ağzıma ve burnuma doldu. Ben de nefesini içime çekip, kalbim açılmadıkça bu nefesi salmayacağım diye düşünerek nefesimi tuttum. Ölsem bile salmıyacağım diye niyet ettim ve salmadım. Bu halde iken birdenbire kalbim mânen açılıp genişleyiverdi. Bambaşka bir hâle girdim. Tasavvufta tarîkat-ı aliyye-i Nakşibendiyye hallerine kavuşup, tattım.

Feyzullah Efendi, Hüseyin Vâiz hazretleriyle tanışıp ondan feyz aldıktan sonra vazîfeli olarak bir müddet çeşitli memleketlere gitti. Vazîfesi icâbı hanımı ve çocuklarıyla birlikte deniz yoluyla İskenderiyye’ye giderken hanımı hastalandı.

Yolculukları sırasında şiddetli bir rüzgâr esiyor ve yağmur yağıyordu. Bu hava şartlarında çok tehlikeli ve sıkıntılı bir hâle düştüler. Şöyle anlatır: “Şimşekler, yağmur ve şiddetli rüzgârdan ateş ve kandil yakmak imkânsız idi. Kaptan ve tayfalar hayatlarından ümit kesmişlerdi. O gün o ürpertici ve dehşetli havada, hasta hanımımın başında ümitsiz duruyor ve üzgün üzgün etrâfıma bakınıyordum. Bu sırada Peygamber efendimizin rûhâniyeti göründü; “Bu kızım Fâtımâ’yı size emânet ettim, güzelce hizmetinde bulunun.” buyurdu. Hanımım iyileşmeye başlayıp kısa zamanda tam sıhhatine kavuştu.”

Feyzullah Efendi, daha önce görüşüp feyz aldığı hocası Hüseyin Vâiz hazretleri vefât edince, başka bir rehber arıyordu. Şöyle anlatır: “Mürşidimin vefâtıyla muhtaç olduğum bir rehber buluncaya kadar dünyânın her tarafını dolaşmak en büyük arzumdu. Bu şekilde başıboş kalışım beni kahrediyordu ve yerimde duramıyordum. Ancak (işler vakitlerine bırakılır, zaman gelince olur) buyrulduğu gibi bir müddet sabırla bekledim. Bu hal üzere bir ay geçti. (Daha sonra verilen bir vazîfede dokuz ay daha çalıştım.) Hakîkî maksadıma kavuşuncaya kadar gezip dolaşacaktım. İskenderiye’den Anadolu’ya giden bir gemiye binip yola çıktım. Yolda bir İngiliz korsan gemisi bizi esir aldı. Birkaç gün sonra da serbest bıraktı. Bundan sonra denizde fırtına çıktı. Alaiye iskelesine güçlükle geldik ve on beş gün kaldık. Bu sırada o memleketin insanlarından bâzılarıyla görüşüp konuştuk. Bu konuşmalarımız sırasında Konya’da büyük bir âlim ve meşhûr bir velî olan Muhammed Kudsî Efendiden bahsettiler. Onun büyüklüğünü ve üstünlüğünü anlattılar. O zâta karşı kalbimde bir muhabbet ve meyl hâsıl oldu. Derhal âilemin bulunduğu yere gidip onlara; “Ben aradığımı buldum! Hazırlanın yarın Konya’ya gideceğiz.” dedim. Onlar hazırlıklarını yaptılar ve ertesi gün yola çıktık. Meğer Muhammed Kudsî hazretleri Konya’da değil, Bozkır’ın Hoca köyünde imiş. Yola çıkışımızın dördüncü yâni Cumâ günü o köye ulaştık. Köye yaklaşınca, köyün yakınında akan bir çaydan geçerken ayakkabımın teki suya düştü. Bulmak mümkün olmadı. Atımdan indim, üzerimde kıymetli elbise, bir ayağımda ayakkabı ve bir ayağımda da mest olduğu halde yürüyordum. Arkamdan da hanımım, çocuklarım ve hizmetçilerim geliyordu. Eşyâlarımızla yüklü bir halde pazar yerinden geçerken bize bakıp birbirlerine; “Acaba nereye gidiyorlar?” diyorlardı. Hava soğuk ve kar yağmıştı. Önce bir evde misâfir olduk. Sonra hemen bir ev kirâlayıp yerleştik.

Hemen o gün Muhammed Kudsî hazretlerinin huzûruna gittim. Mübârek yüzünü görünce, ben de tam bir aşk ve muhabbet hâsıl oldu. İçimden bu büyük zât beni talebeliğe kabûl etse diye geçerken, bana; “Soyun da gel!” buyurdu. Dünyâlık nâmına neyim varsa her şeyimi bırakmamı işâret ettiğini farkettim. Hemen kirâladığım eve gidip bütün âile efrâdımı yanıma çağırdım. Bütün altın kıymetli mücevherât ve silah sandıklarını açıp bunları taksim edip dağıttım. Sonra da hizmetçilerimin tamâmını serbest bıraktım. Onlara; “Ey evladlarım! Küçüklüğümden beri cân u gönülden aradığım mürşid-i kâmili ve mürebbi-i mükemmili Allahü teâlâya hamdolsun ki bugün buldum. Yıkayıcının elindeki ölü gibi ona teslim ve tâbi oldum. “Bana soyun da gel!” buyurdu. Artık benim dünyâ ile işim kalmadı. Siz beni öldü kabûl ediniz! İşte sizi Allah için serbest ve hür bırakıyorum. Serbestsiniz.” dedim. Sonra oğullarım Tâhir ve Sâdık’a ve hanımıma dönerek; “İşte yaptığımız muâmeleyi gördünüz ve anladınız. İsterseniz sizi buradan Vidin’e göndereyim. Orada oturunuz. Nasîbimizde var ise bir gün yine kavuşuruz. Eğer burada kalmayı isterseniz sabır ve tahammül göstermeniz îcâb eder. Hocam ne zaman izin verirse o zaman gelip sizinle görüşürüm.” dedim. Hanımım ve oğullarım tam bir teslîmiyetle; “Saçının bir teline bin can ve baş fedâ olsun.” diyerek orada kalmayı istediler. Feyzullah Efendi onların bu samîmi teslîmiyeti üzerine onları kirâladığı evde bırakıp Muhammed Kudsî hazretlerinin huzûruna gitti. Hocası onu hemen halvete soktu. Kırk gün bir yerde yalnız ibâdet ve tâatla meşgûl oldu. Daha bu vazîfeye başladığı sıralarda idi. Bir gün bir âh çektiğinde yanında bulunan arkadaşlarının süratle yanından kaçıştıklarını görüp niçin kaçtıklarını sordu. Onlar: “Sen âh çektiğin zaman ağzından ateş çıkıyordu. Biz bu ateşten korkup kaçtık.” dediler.

Kendisi şöyle anlatır: “Bir sabah vakti Muhammed Kudsî hazretlerinin sohbet meclisinde en ön saftan bir adım ileri oturmuştum. İçeri teşrif ettiklerinde safların düzeltilmesi ile vazîfeli olan Celâl Efendi ile birlikte yanıma gelip kalabalık bir cemâat önünde kolumdan tutarak beni en arka safa geçirdi. Bunun bir hikmetinin ve nefsimin kusuru sebebiyle olduğunu düşünerek dışarı atılmadığıma şükrettim.”

Feyzullah Efendi, Muhammed Kudsî hazretlerinin yanında yedi ay müddetle tasavvufta çok sıkı bir şekilde çalıştı. Meşakkatli riyâzetler çekti. Yedi ay sonra ona tasavvufta icâzet ve hilâfet verdi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “H.1257 senesi Rebî’ülevvel ayının başında bir Cumâ günü, Cumâ namazından sonra Muhammed Kudsî hazretleri câmiden çıktığı sırada pazar halkı büyük bir kalabalık hâlinde saf saf dizilmiş bekler bir halde idi. Hocam halka selâm verdikten sonra ellerini açıp onlara duâ etti. Büyük kalabalık da; “Âmîn!” dedi. Bu duâdan sonra beni medresenin bir odasına götürüp, daha önceden benim için yazdığı icâzetnâmeyi çıkarıp açtı ve okudu. Sonra bana verdi ve beni irşâd vazîfesi yapmakla vazîfelendirdi. Hemen o gün Malatya’ya gitmemi emretti. Hazırlanıp vedâlaşarak yola çıktım. Kırk beş günde Malatya’ya ulaştım. Burada insanları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle meşgul oldum.

1842 (H.1258) senesinde hacca gitmek üzere yola çıktım. Şam’a kadar atla, Maan’a kadar merkeble, Maan’dan on sekiz saat yürüyerek yol aldıktan sonra bir nargileci katırı kiraladım. Kendimden geçmiş bir halde aşk ve şevk içinde Medîne-i münevvereye ulaştım. Üç gün Medîne’de kalıp Resûlullah efendimizin türbesini ziyâret ettim. Sonra bir deve kiralayıp Mekke-i mükerremeye gittim. Arafat’taki Cebel-i Rahmeye yürüyerek çıkıp indim. Hac farîzasını yerine getirdikten sonraCidde’den bir gemiye binerek kısa yoldan dönerkenAkabe-i Resi Muhammed denilen körfez önünden Berr-ül-Acem denilen tarafa yöneldiğimiz sırada şiddetli bir rüzgâr çıktı. Gemimizin direği kırıldı. Dalgaların şiddetle çarpmasıyla gemi su ile doldu. Herkes geminin batmak üzere olduğunu görerek feryâda başladı. Ben Allahü teâlâya tevekkül ederek sessiz bir halde duruyordum. Bu sırada gemideki hacılar benim sâkin hâlime bakıp yanıma toplandılar. “Bu dehşet verici halden kurtulmamız için bildiğiniz duâları okumanızı istirham ediyoruz.” dediler. Bunun üzerine Behâeddîn Nakşibend Buhârî hazretlerini hatırlayarak; “Yâ Şâh-ı Nakşibend yetiş, yardım et, bizi Allahü teâlânın izni ile kurtar!” diye nidâ ettim. Bu sırada Behâeddîn Buhârî hazretleri Allahü teâlânın izni ile geminin gerisinde deniz üzerinde gözüktü. Batmak üzere olan gemimizi tutup doğrultarak yoluna koydu. Himmet ve yardımlarıyla gemimiz tehlikeyi atlattı. Bütün yolcular sevinçle gemiden karaya indiler. Bu işin farkında olanlar yanıma toplanıp bizim kurtuluşumuza vesîle oldunuz diye teşekkür ettiler.

Kasîr’den Kana ve Saîd yoluyla Mısır’a İskenderiyye’ye ve bir yelkenli gemiyle Beyrut’a vardığımızda yolcuları karantinaya aldılar. Beni yol arkadaşlarımdan ayırıp; “Sende altın vardır.” diyerek insanlar arasında üzerimi aradılar. Bende altın olmadığını gördüklerinde, karantina işlerine bakan kimse uygunsuz sözler söyleyerek hakâret etti. Sonra da; “Alın bunu, hapisteki frenk gavurunun odasına koyun.” dedi. Beni bir frenkin hapsedilmiş olduğu odaya götürüp, yanına koydular. Hapsedildiğim odada ben namaz kılıyordum. Frenk ise kendi âleminde idi. Küfür ve hezeyân dolu sözler söylerdi. Tam on beş gün orada hapsedildim. Müddet dolunca, çıkardılar. Oradan Şam’a gittim. Şam’da Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret ettim. Ziyâretimi yapıp Beyrut’a döndüm. Beyrut’tan bir gemi ile Trablus ve Lazkiye’ye, sonra Antakya’ya, oradan da Kilis’e ve Anteb’e geçtim. Anteb’de ilk mürşidim Hüseyin Vâiz hazretlerinin kabrini ziyâret ettim. Sonra Malatya’ya geldim. Altı ay kadar Malatya’da kaldıktan sonra, Hicaz’dan aldığım bâzı hediyeler ile hocam Muhammed Kudsî hazretlerini ziyâret için yola çıktım. Sivas’a varınca atımın ayağı sakatlandı. Zile’ye kadar yaya yürüdüm. Oradan başka bir hayvan bulup, Yozgat üzerinden yoluma devâm ettim. Konya-Bozkır’a gelip hocamı ziyâret ettim. Tekrar Malatya’ya döndüm.

1845 (H.1262) senesinde üçüncü defâ huzûruna gittim. Daha sonra izin alıp memleketim Vidin’e ziyârete gittim. Üç ay Vidin’de kaldım. Kâbiliyetli kimselerden, âlimlerden, sâlihlerden pekçok kimsenin tasavvufta yolumuza girmesine vesîle oldum. Daha sonra Vidin’den ayrılıp İstanbul üzerinden Malatya’ya döndüm. Malatya ahâlisi bize çok yakın alâka ve muhabbet gösterdi. Fakat eyâletin merkezi olan Harput ahâlisi tasavvuf ehlini sevmiyor, kendilerini irşâd için giden dervişleri kovuyorlardı. Oraya da hizmet etmek için gittim. Harput’ta halka ön ayak olup tasavvuf ehline düşmanlık ettiren müftî, benim Harput’a vardığım gün ölmüştü. Yine halkı kışkırtanlardan ileri gelen biri de bir sebeple başka yere sürgün edilmişti. Bir hafta kadar Harput’ta kaldım halk alâka gösterdi. Onlara rehberlik etmesi için birini yerime vekil bıraktım. Bir müddet sonra ikinci defâ Harput’a gittim. Bu gidişimde halk büyük alâka gösterip, pekçok kimse tasavvufta bizim yolumuza girdi. Bunun üzerine orada yerime bir halîfe bıraktım. Böylece yolumuz o havâlide her tarafa yayıldı.”

Feyzullah Efendi, 1847 (H.1264) senesinde İstanbul’a gidip insanları irşâd, doğru yolu gösterme ile meşgûl oldu. Hocası Muhammed Kudsî Efendi ona daha önceden; “İstanbul’un bir köşesinde yerleşip, nice zaman tanınmazsın. Yalnızlık âleminde gizli kalırsın!” buyurmuştu. İşâret edildiği gibi İstanbul’da sekiz sene talebeleri ve çocuklarıyla kendi halleri üzere bir evde kaldılar. Sessiz sedâsız insanları irşâd ile meşgûl oldu. Daha sonra ismi duyulup tanındı. Sohbetleri çok kıymetli idi. Uzunca boylu, buğday benizli, güler yüzlü, yumuşak sözlü, kalbi feyz saçan büyük bir velî ve rehberdi. Etrâfına ilim ve feyz saçmaya başladı. Âlimler, tasavvuf ehli zâtlar, devletin ileri gelenleri ve halk büyük kalabalıklar hâlinde sohbetlerinde toplandı. Böylece pekçok kimse onun rehberliği ile saâdete kavuştu. Talebeleri gâyet iyi yetişip âlim, sâlih ve fazîlet sâhibi oldular.

Bir zamanlar Konya vâlisi olan Ali Kemâl Paşa şöyle anlatır: “İstanbul’da bulunan bâzı fitne ve fesâd zümreleri, Feyzullah Efendinin hizmetlerine, ilim ve evliyâlık yolunda çok talebe yetiştirmesine tahammül edemediler. O zaman ben Midilli’de vâli idim. Tevkif edilmek, zindana atılmak gibi şeyler onun için umurunda değildi ve hizmetine devâm ediyordu. Cin tâifesinden altı bin kişiyi irşad edip yetiştirdiğini biliyorum.”

Kerâmetleri çoktur. Bunlardan biri, Resûlullah efendimizin onun için; “Dostum Hacı Feyzullah Efendi.” buyurmasıdır. Şöyle ki: Sâlihlerden Mustafa Efendi isminde bir zâta rüyâsında, Resûlullah efendimiz; “Sen İstanbul’da dostum Hacı Feyzullah Efendiye git.” buyurmuştur. O da gelerek Feyzullah Efendinin sohbetlerine katılmış ve çok istifâde etmiştir.

1) Şems-üş-Şümûs; s.116

2) Menâkıb-ı Feyzullah Efendi, Üniversite Kütüphânesi, İbn-i Emîn Kısmı, T.Y., No: 2760

Fethullah-ı Verkânisî

On dokuzuncu yüzyılda Anadolu’da yetişen evliyâdan. İsmi, Fethullah’tır. Verkânisî diye de meşhur olmuştur. Babası Şeyh Mûsâ el-Mardinî’dir. Siirt’in Minar nâhiyesine bağlı Verkanis köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1899 (H.1317) senesinde Bitlis’te vefât etti.Kabri Bitlis vilâyet merkezindeki türbesindedir.

Fethullah-ı Verkânisî, medreseye giderek zamânın usûlüne göre ilim tahsîl etti. İlimde yükseldikten sonra “Seydâ” ve “Üstâd-ı âzâm” isimleriyle meşhur olan, Nakşibendiyye yolu büyüklerinden, büyük velî Abdurrahmân Tâhî (Tâgî) hazretlerinin sohbetlerine devâm etti. Ona talebe olup ilim meclislerinden ve sohbetlerinden istifâde etti. Uzun seneler hizmetinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi.

Kardeşi Şehmuz ise, Fethullah-ı Verkânisî’nin aksine dünyâya yöneldi. O da dünyâ yönünden ilerledi. O kadar zengin oldu ki, birçok şehirlerde onun mağazasını bulmak mümkündü. Fakat zengin olmasına rağmen kıtlık yıllarında açlık ve sefillik içinde öldü. Hattâ kefen alacak para bulamadıkları için yorganının yüzünü söküp ona kefen yaptılar. Bugün için ismi kayboldu. Hiç kimse Şehmuz diye birisinin yaşamış olup olmadığını bilmemektedir.

KardeşiŞehmuz’un vefâsız olan dünyâya bel bağladığından âkıbeti perişan olurken; Fethullah-ı Verkânisî ise rıza-i ilâhiyi aradı ve Allahü teâlâ ona maddî ve mânevî nîmetler ihsân etti. Evliyâlık yolunda ilerleyip Nakşibendiyye yolu ileri gelenleri arasında yer aldı.

İlimde ve tasavvufta yüksek derecelere ulaşması sebebiyle hocası Abdurrahmân Tâhî hazretleri ona talebe yetiştirmek ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak husûsunda icâzet, diploma verdi. Abdurrahmân Tâhî, oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî’yi yetiştirmek üzere ona teslim ettiği gibi ayrıca, kızı Tayyibe Hâtunla da evlendirdi.

Hocasının izni ve emri üzerine insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere köy köy dolaşan Fethullah-ı Verkânisî bir taraftan da talebe yetiştiriyordu. Hattâ kışın karda kızağına binip köylere irşâd için giderken Muhammed Ziyâüddîn-i Nurşînî’ye kendi kızağını çekmesini emretti. Onun hocasının oğluna böyle muâmele etmesine, Abdurrahmân Tâhî’nin diğer talebeleri îtirâz ettiler. “MuhammedZiyâüddîn, şeyhinin oğludur, onun için hâtırını hoş tutması, onu incitmemesi, ona hürmet etmesi lâzım olduğu halde, nasıl olur da o kızağa binip keyif sürerken şeyhinin oğlu zahmet ve meşakkatla kızağını çekiyor.” dediler. Onların bu îtirâzlarına Fethullah-ı Verkânisî; “Üstâdım Seydâ (Abdurrahmân Tâhî) oğlunu bana teslim etti ve ben de böyle hareket etmeyi uygun görüyorum. Yok eğer size teslim etmişse bildiğiniz gibi hareket etmekte serbestsiniz.” şeklinde cevap verdi.

Şeyh Fethullah-ı Verkânisî, Şeyhinin oğluna hürmet etmesi, önünden kalkıp arkası sıra gitmesi gerektiğini biliyordu. Fakat hocasının oğlunun kendisine hizmet edip mânevî derece kazanması için böyle yapıyordu.

İlim ve fazîlette yüksek derece sâhibi bir velî olan Fethullah-ı Verkânisî, hocasının oğlundan başka pekçok talebe de yetiştirdi. Bitlis vilâyetine bağlı Mutki ilçesinin Ûhin (Yukarıkoyunlu) köyünde bulunan kendi oğlu Alâüddîn-i Uhinî de en önde gelen talebelerinden ve halîfelerindendir.

Fethullah-ı Verkânisî’nin hocası Abdurrahmân Tâgî, vefât ederken onu yerine halîfe tâyin etti. Abdurrahmân Tâgî vefât edeceği zaman oğlu Muhammed Ziyâüddîn’in üzüntülü ve ağlamakta olduğunu görüp sebebini sordu.Oğlu Muhammed Ziyâüddîn-i Nurşînî; “Efendim! İnsanın babası büyük tüccar olur da onun mîrâsından istifâde edemezse ondan daha acı şey olur mu, diye üzülüp ağlıyorum.” diye cevap verdi. Abdurrahmân Tâgî hazretleri; “Doğru söylüyorsun ama, ben seni başkalarının oğlundan ayırt etmedim. Başkasının oğlu yanımda nasıl idiyse, sen de aynı durumdaydın. Aranızda fark gözetip sana özel muâmele yapmadım. Diğerlerinden ayırmadım. Fakat Şeyh Fethullah seni başkalarından ayıracak.” buyurdu.

Şeyh Fethullah-ı Verkânisî hocasının bu işâretini emir kabûl edip, Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî’ye özel îtinâ gösterdi. Onu; evliyâlık yolunda yükseltip, bir-iki sene içinde irşâd ile yâni insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp, onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermeleri için çalışmakla vazîfelendirdi. Onu huzûruna çağırıp; “Artık sen yetiştin. Buyur babanın makâmına geç ve irşâda başla.” diyerek irşâd makâmına oturttu.Hocasının sağlığında ve vefâtından sonra yirmi dört sene insanlara İslâmiyeti anlatan Muhammed Ziyâüddîn-i Nurşînî, Birinci Cihân Savaşı sırasında talebeleriyle ve sevenleriyle birlikte Rus veErmenilerle savaştı. Kardeşi MuhammedSaîd, Muhammed Eşref ve birçok talebeleri şehîd oldular. Kendisi de bir merminin isâbeti sonunda bir kolunu kaybetti. Din, vatan ve milletine yaptığı hizmetleriyle zamânının âlimleri ve devlet adamlarının sevgilerine kavuştu.Tasavvuf yolunda babasına ve hocası Fethullah-ı Verkânisî’ye lâyık bir zât oldu.

Şeyh Fethullah-ı Verkânisî talebelerine ve sevenlerine bir sohbeti sırasında; “Akıllı kimsenin, mümkün olduğu kadar, dünyâdan yüz çevirmesi lâzımdır.” buyurdu.

Fethullah-ı Verkânisî hazretleri uzun bir ömür sürdü. Ömrünün sonlarına doğru Bitlis’e gelip yerleşti. Vefât edeceğini haber verdi.

Fethullah-ı Verkânisî’nin talebelerinden biri rüyâsında Îsâ aleyhisselâmı gördü. Rüyâsında Îsâ aleyhisselâm vefât etmişti. Kefenledikten sonra mescidin kapısının yanında defn için hazırlanıyorlardı. İnsanlardan büyük bir kalabalık toplanmıştı. O kalabalıktan bir kimse Îsâ aleyhisselamın cenâzesinde bulunmak üzere Şeyh Fethullah-ı Verkânisî’yi çağırıyordu. Fethullah-ı Verkânisî gelip Îsâ aleyhisselâmın cenâzesinde bulundu. Onu defnettiler. Rüyâyı gören kimse bu rüyâsını Fethullah-ı Verkânisî’ye haber verdi. Fethullah-ı Verkânisî bu asırda bulunan büyük bir velînin vefât edeceği şeklinde bu rüyâyı tâbir etti. Rüyâyı anlatan talebe, Fethullah-ı Verkânisî’nin kendisinin vefât edeceğini haber verdiğini anladı. Bir müddet geçtikten sonra Fethullah-ı Verkânisî vefât etti.

Fethullah-ı Verkânisî kendisi için bir ev yaptırıyordu. O, kendisini işâret ederek; “Filan kimse bu evin içinde oturmaz.” buyurdu. Evin inşâatı bitti, fakat Fethullah-ı Verkânisî evde oturmadan vefât etti.

Fethullah-ı Verkânisî vefâtından iki sene kadar önce talebelerinden birine; “Sen niçin hacca gitmedin?” diye sordu. Çünkü o, talebelerinin her türlü hayırlı işlerini teşvik ederdi. Ertesi sene olunca talebesi hac yolculuğu için gerekli hazırlıkları yapıyordu. Fethullah-ı Verkânisî hazretleri, insanlara İslâmiyeti anlatmak üzere çıktığı bir yolculuktan dönünce, yapılan hazırlıkları gördü. Hanımına dedi ki: “Eğer Allahü teâlânın emri olmasa, onu bu seferden men ederdim. Çünkü vakit daraldı, yâni benim vefâtım yaklaştı. Talebelerimden en yakın olanı ve bana en faydalı olanı budur.” Aradan fazla geçmeden vefât etti.

Vefâtından bir sene kadar önceydi. Ramazan ayının otuzuncu günü sabah namazından döndükten sonra ocağın karşısına oturdu ve hanımına buyurdu ki: Bu gece ay, evliyânın sultanı Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni’ye gelerek; “Esselâmü aleyküm ey Allahü teâlânın veli kulu. Ben ramazan ayıyım. Sana geldim ve vedâ etmek istiyorum. Çünkü bu son bir araya gelişimizdir.” dedi. “Bu sözleri söyledikten bir müddet sonra ertesi sene Ramazan ayına erişmeden vefât etti.

Talebesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, vefât etmeden önce Şevval ayı içerisinde Fethullah-ı Verkânisî hazretlerine gelerek bâzı talebelerine hilâfet verip vermeyeceğini sordu. Fethullah-ı Verkânisî ona cevap olarak; “Sonbahara kadar bekleyin. O zaman işler kolay olur. O zaman işler sana kalır ve istediğin gibi hareket edersin.” buyurdu. Böylece kendisinin vefât edeceği zamânı ve yerine Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî’yi halîfe bırakacağını işâret etti. Dediği zaman da vefât etti.

Vefâtından üç ay kadar önce talebelerinden birine: “Oğlum Alâeddîn’i sana teslim ettim. Ona sonuna kadar ders okutamayacağım.” dedi. Sonra oğlu Alâeddîn’e dedi ki: “Sana Vadia Risâlesi’nden ders okutuyordum. Geriye bir ders kaldı. Fakat bundan sonra okutamayacağım. Sana ders verme işini hocana bıraktım.” buyurdu. Böylece vefâtını işâret etti ve bu onun son dersi oldu.

Fethullah-ı Verkânisî, son zamanlarında bile Peygamber efendimizin ve Ehl-i beytinin sevgisiyle doluydu. Ölüm hastalığı sırasında Peygamber efendimizin hayâtını ve güzel ahlâkını anlatan Mevâhib-i Ledünniyye kitabını ve şerhini mütâlaa ediyordu. Birinci cildini okudu. Vefâtından yedi gün kadar önceydi. Hanımı Tayyibe Hâtuna; “Lambayı tut. Bu kitabı bitirmeden bırakmaya gönlüm râzı değil.” dedi.Birinci cildi okuyup bitirdikten sonra; “Bana diğer cildi veriniz.” dedi. Ona ikinci cildi verdiler. Okumaya devâm etti. Sonunda okuyacak tâkatı kalmadı. Ondan da üç sayfa kadar okudu. Hazret-i Ali ile hazret-i Fâtımâ’nın evlenmeleri husûsuna gelince durdu. Kendinden geçip dalgın bir hâle geldi.

Hastalığı sırasında oğlu Alâeddîn’e âlim ve sâlihlerle bulunmasını tavsiye etti.Ayrıca sadaka vermesini emretti. Çünkü sadaka, hastalıklarının şifâsı olacaktı. Ayrıca her sene bir kendisi bir de hocasının rûhu için kurban kesilmesini vasiyet etti.

Vefât edeceği gün oğlu Alâeddîn ve talebeleri yanına geldiler. Ona yönelerek oturup ağladılar. Fethullah-ı Verkânisî onlara baktı ve yüzlerinde üzüntü belirtilerini gördü. Onlara; “Ağlamayınız!Allahü teâlâ benim hastalığıma şifâ verirse, sizin babanızım. Eğer şifâ bulamazsam, babanız yâni size sâhip çıkacak olan Muhammed Ziyâüddîn’dir. Çünkü onun insâfı diğer insanların insafından fazladır.” buyurdu. Devâm ederek; “Ölüm sarhoşluğu olan bu son ânımda, gasl ânımda ve defnedilmem esnâsında benimle ilgili hiçbir sünneti terk etmeyiniz.” dedi.

Fethullah-ı Verkânisî vefât edeceği günün sabahı ebedî yolculuk için gerekli hazırlıkları yaptı. Rabbinin huzûruna temiz çıkmak için gusül (boy) abdesti aldırıldı. Sağ tarafının üzerine kıbleye karşı yatırılmasını istedi. Bir an evvel Allahü teâlâya kavuşmayı arzuluyordu. Zaman zaman diğer yanı üzerine de çevriliyordu. Bâtın hâliyle Allahü teâlâyı zikrediyordu. Yâni sesli olarak herhangi bir tesbih veya kelime söylemiyordu. Vefâtı yaklaştığı sırada misvakının yıkanarak kendisine verilmesini söyledi. Misvakını yıkayıp getirdiler. Bir defâ dişlerini misvakladı. Fakat kollarını oynatacak tâkatı kalmadığı için talebelerinden birisi misvakı alıp, onun dişlerini misvaklamaya devâm etti. Ayrıca hocasının halîfelerinden Molla Reşîd’e; Yâsîn sûresini okumasını söyledi. Yâsin-i şerîf bitince, Şeyh Fethullah-ı Verkânisî; “Lâ ilâhe illallah.” dedi ve yüzünün su ile mesh edilmesini istedi. Fethullah-ı Verkânisî Allahü teâlâya kavuşma vaktine yaklaştıkça yüzü güzelleşiyordu. Nihâyet 1899 (H.1317) senesi Cemâziyelevvel ayının 21. Salı günü Bitlis’te vefât etti. Defin için gerekli hazırlıklar yapıldı. İnsanlar grup grup cenâze namazını kıldılar. Vasiyeti üzerine evinin yanında defnedildi.

Fethullah-ı Verkânisî’nin Bitlis’te bulunan türbesi sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Onun Nakşibendiyye yolunun edeplerini anlatan bir risâlesi vardır.

GELEN HEDİYE

Fethullah-ı Verkânisî, Sibgatullah Arvâsî’nin talebelerinden birisine; “Ben vefât edinceye kadar başkasına söylememen şartıyla sana bir şey anlatacağım.” buyurdu ve devâm ederek; “Bana Sıbgatullah Arvâsî ve hocam Abdurrahmân-ı Tâgî ile üç hûrî geldi.Hûriler gâyet süslü elbiseler giymişler, yüzleri ayın on dördü gibi parlar vaziyetteydi.Sıbgatullah Arvâsî ve hocam Abdurrahmân Tâgî bana; “Biz sana, bizimle gitmen için geldik. Senin Allahü teâlâya kavuşma vaktin yaklaştı.” dediler. Ben onlara; hoş geldiniz, dedim. Onlardan hûriler hakkında sordum. Bu hûrilerden biri Sıbgatullah Arvâsî için, birisi hocam Abdurrahmân Tâgî içindir. Diğeri kim içindir, dediğimde; “Allahü teâlâ o hûriyi sana hediye gönderdi.” Ben onlara, benim hastalığım pek şiddetlendi. Hûri nerede, ben nerede? Ben kendi derdimle meşgûlüm, deyince, onlar; “Allahü teâlâ böyle emretti.” buyurdular.

Sonra, ben Rabbimin verdiklerine râzıyım, dedim. Bu konuşmalar sırasında bu üçüncü hûrinin hocamın kızı olan hanımım olabileceği aklıma geldi. Dikkatle bakınca onun olmadığını anladım. Bu hûri, Allahü teâlânın hazînelerinden bir ihsânıdır, diye düşünüp, Allahü teâlâya şükrettim.”

1) Sohbetler; s.11,21

2) Eshâb-ı Kirâm; (7. Baskı) s.403

3) Minah; s.264-291

Fethullah-ı Mûsulî

Peygamber efendimizin soyundan olup aslen Musul’ludur. Urfa vâlisi Ali Paşanın damadı olan Dârendeli Hüseyin Paşanın ricasıyla Dârende’ye yerleşen Fethullah-ı Mûsulî’nin yazdığı iki yüz kadar eserinden elli kadarı Dârende Mehmed Paşa Halk Kütüphânesinde el yazması olarak mevcuttur.

Fethullah-ı Mûsulî’nin kabri, Dârende eski şehir kabristanındaki türbesindedir. Yanındaki kabir, Dârende’ye gelmesine vesîle olan Hüseyin Paşaya âittir.

Fethullah Evdehî

Hindistan’da yetişen İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden. Fethullah Evdehî diye tanınır. Dehlî âlimlerindendir. Doğum ve vefât târihleri tesbit edilememiş ise de, onuncu asrın başlarında vefât ettiği bilinmektedir.

Önceleri uzun seneler Dehlî Câmiinde ders verip ilim öğretti. Bundan sonra Şeyh Sadreddîn Hakîm’in talebesi oldu. Onun yanında ve hizmetinde bulunup, tasavvuf yolunda ilerledi. Kalbi, Allahü teâlâdan başka her şeyin düşüncesinden temizlenip, bâtın ilminin yüksekliklerine kavuştu. Bu yolun büyüklerinden ve önde gelenlerinden oldu. Çeştiyye yolunda kemâl buldu.

İmâm-ı Rabbânî’nin babası Abdülehad hazretlerinin hocası olan Abdülkuddûs bin Abdullah da, Fethullah Evdehî hazretlerinin talebesidir. Fethullah Evdehî, pekçok talebe yetiştirdi. Talebelerinin önde gelenlerinden olan Şeyh Kâsım Evdehî, hocasından ve diğer büyüklerinden duyduklarını bir kitap hâline getirdi. Âdâb-üs-Sâlihîn isimli bu eserde şöyle yazmaktadır: “Bu Çeştiyye yolunun büyüklerinin, halîfelerine ve talebelerine vermeyi âdet edindikleri; seccâde, tarak, tesbih, baston, makas, iğne, ibrik, kâse, tuzluk, leğen, güğüm, ayakkabı ve na’lın gibi şeylerin herbirinin ayrı bir mânâsı vardır. Seccâde: Tâat, ibâdet, istikâmet ve doğru yola sımsıkı sarılmaya; Tesbih: Kalbin dağınıklığını giderip asıl işle meşgûl olmaya; Tarak: Kötülüğün, çirkinlik ve lüzumsuz işlerin atılmasına; Baston: Hakîkî var ve bir olanAllahü teâlâya güvenip, dayanmaya; Makas: Allahü teâlâdan başka şeylerle olan meşgûliyetleri kesip, emelleri, arzu ve istekleri kısa yapmaya; İğne: Sûret, görünüş ile mânâyı birbirine bağlamaya işârettir. Ama iğneyi ipliksiz vermezler. İbrik ve kâse: Fukarâ ve misâfire ekmek ve su ikrâm etmeye; Tuzluk, Leğen ve Güğüm: Sofraya, yâni derviş sofralarının halîfeye havâle edildiğine alâmettir. Ayakkabı ile Nâlın: Sağlam adım atmaya işârettir.”

1) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.174

2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.14, s.45

Fethullah Efendi

Gaziantep’te yetişen velîlerden. Gaziantep’te doğdu. Doğum târihi belli değildir. Babası Abdüllatif Efendidir. Hazret-i Ebû Bekr’in soyundan olduğu rivâyet edilir. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Zamânın âlimlerinden ilim öğrendi. İcâzet aldıktan sonra insanlara doğru yolu anlattı ve ömrünü bu şekilde geçirdi.

Fethullah Efendi, talebelere ders vermek için Gaziantep’te bir tekke ile bir câmi yaptırdı. Câminin inşâsı sırasında, ona; “Sen fakir birisin bunları yaptırmak için nereden para bulacaksın?” diye sorduklarında; “Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, taşa baksalar altın olur.” diyerek bir taşa baktı. Taş o anda altın oldu. Soruyu soran yaptığı hatâyı anlayarak tövbe etti.

Câmi ve tekkenin inşâsı sırasında Fethullah Efendi işçi ve ustaların yevmiyelerini üzerinde oturmakta olduğu postun altından çıkarıp verirdi. İşçilerden biri Fethullah Efendinin bulunmadığı sırada postun altında fazla para var zannıyla çalmaya gitti. Postu kaldırınca çöreklenmiş siyah bir yılanın şahlanışı ile irkildi ve işinin başına döndü. Fethullah Efendi inşâat yerine gelince o işçinin kulağına eğilerek; “Her deliğe elini sokma, kiminden yılan, kiminden çiyan çıkar.” dedi. Fethullah Efendinin bu sözü o zamandan beri deyim olarak kullanılmaktadır.

Câmi ve tekkenin inşâatı devâm ettiği günlerde Fethullah Efendinin hanımı hamama gitti. Burada iyi muâmele görmedi ve kirli suyla yıkandı. Olup bitenleri Fethullah Efendiye anlattı ve fakirliği yüzünden uğradığı muâmeleden dolayı yakındı. Fethullah Efendi; “Hanım kovayla kuyudan su çek!” dedi. Hanımı kuyudan su çekince kovanın altınla dolu olduğunu gördü. Fethullah Efendinin emri ile bunu kuyuya boşalttı. İkinci bir kova daha su çekti. Bunun da içerisi yılan, akrep ve çiyanla doluydu. Fethullah Efendi; “Ey hâtun! Eğer dünyâ malı olan altına rağbet etseydin, bu haşerat senin içindi.” dedi. Hanımı bu kovayı da boşalttı. Üçüncü kere kovayı çektiğinde çıkan su ile yıkandı. Bu durum üzerine Fethullah Efendi câminin yanına bir de hamam yaptırdı. Hamam yapıldıktan sonra yedi sene bir mumla ısıtıldı. Ancak durum açığa çıkıp halkın öğrenmesi ile mum söndü ve odun kullanılmaya başlandı.

Bir gün hamam kazanını değiştirmek için yeni kazan getirildi. Vaktin geç olması sebebiyle değiştirme işi bir gün sonraya bırakıldı. Gecenin geç saatlerinde kapı önünde bırakılan yeni kazanı bir hırsız çalmak istedi. Elini attığı sırada karşısında Fethullah Efendiyi gördü. HocaEfendi kazanı hırsızın üzerine kapattı. Ertesi gün kazan kaldırıldığında, altından hırsız çıktı. Olup bitenleri oradakilere anlattı ve Fethullah Efendiye gidip af diledi.

Fethullah Efendinin vefât târihi belli değildir. 1563 (H.971) senesinde vefât ettiği rivâyet edilmektedir. Yaptırdığı Câminin bahçesinde defnedildi. Kabrinin üstü açıktır. Bâzı kimseler kabrinin üstüne türbe yaptırmak istedi. Üstünün kapanması sırasında iki kişinin düşüp yaralanması üzerine, Fethullah Efendinin bu işe râzı olmadığı düşüncesi ile türbe yapımı yarım bırakıldı.

1) Gaziantep Evliyâları; s.66

2) Evliyâ ÇelebiSeyâhatnâmesi; c.9, s.146

3) Gaziantep Câmileri Târihi

Feth-i Mûsulî

Musul âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. Künyesi Ebû Muhammed, ismi Feth bin Saîd el-Mûsulî’dir. 835 (H. 220) senesinde vefât etti. Bişr-i Hafî’nin arkadaşıdır. Bişr-i Hâfî gibi yüksek dereceler sâhibiydi. Haram ve şüphelilerden kaçması kuvvetli, nefisle mücâdelesi çoktu. Devamlı hüzün ve Allah korkusu içinde bulunurdu. Halktan kopup bir köşeye çekilmişti. Halktan devamlı kaçardı. Hattâ kendini tanımasınlar diye, tüccarmış gibi yanında bir deste anahtar taşırdı. Her gittiği yerde bunları seccâdenin önüne koyardı. Bir âlim ona: “Bu anahtarlarla heybet gösterme kapısına kilit vurmuş oluyorsun” dedi. Evliyâdan birine: “Feth-i Mûsulî’nin hiç ilmi var mı?” diye sorduklarında, “Dünyâdan tamamiyle el-etek çekmiş olması, ona ilim olarak yeterlidir.” dedi.

Bir gün Feth-i Mûsulî’yi gözlerinden sicim gibi yaş akarken gördüler: “Ey Feth! Neden böyle ağlıyorsun?” dediklerinde; “Günahlarımı hatırladıkça, gözlerimden yaş akmakta, ağlamam ihlâssız ve riyâ ile olmasın diye de böyle ağlamaktayım!” cevâbını verdi.

Dedi ki:”Büyük velîlerden otuzu ile sohbet ettim. Hepsi de bu yolun büyüklerindendi. Hepsi halkla sohbetten kaçın dediler ve hepsi az yemeği emir buyurdular.”

Feth-i Mûsulî bir gün Bişr-i Hafî’nin evine misâfir gitti. Bişr-i Hafî, talebelerinden birine bir mikdâr para vererek; “İyi ve tatlı bir şeyler alıp gel!” buyurdu. Bişr-i Hafî’nin o zamana kadar böyle şeyler aldırdığı görülmemişti. Berâberce talebenin getirdiklerini yediler. Feth-i Musulî giderken artan yemekleri aldı. Talebeleri bu duruma şaştılar. Bişr-i Hafî talebelerine; “Feth-i Mûsulî bize, tevekkülü sağlam olana, gıdâ saklamanın zarar vermeyeceğini gösterdi.” buyurdu.

Bir gün Feth-i Mûsulî’ye, sıdk nedir? diye sorulunca, içinde demir bulunan bir ocağa elini sokup, kızgın bir demir parçasını çıkarıp elinde tuttu ve; “İşte sıdk budur.” dedi.

Şöyle anlatır: “Bir gün Emir-ül-müminîn hazret-iAli’yi rüyâmda görüp, bana nasîhat et, dedim. Tevâzudan daha iyi bir şey görmedim. Yalnız Allahü teâlâdan sevap umarak, zenginin yoksula gösterdiği tevâzudan daha güzel ne olabilir, dedi. Biraz daha nasîhat edin, dedim. Buyurdu ki: Ondan daha güzel olanı, Allahü teâlâya gâyet fazla güven duyan fakirin, zengine karşı kibirli ve gururlu davranmasıdır.”

Ebû Abdullah bin Cellâ anlatır: “Sırrî-yi Sekatî’nin evindeydim. Gece yarısından sonra giyinip, ridâsını (cübbesini) üzerine aldıktan sonra dışarı çıktı. “Nereye gidiyorsun?” deyince; “Feth-i Mûsulî’yi ziyârete.” dedi. Evden dışarı çıkar çıkmaz zaptiye çavuşu kendisini yakalayıp hapse attı. Gündüz, gece yakalanan bütün tutukluların kırbaçlanması emredildi. Sırrî-yi Sekatî’yi kırbaçlamak için elini kaldıran celladın eli havada kaldı. “Niçin vurmuyorsun?” diye sorduklarında; “Bir şahıs karşımda durup: Sakın vurma!diyor. Bu yüzden elime hâkim değilim.” dedi. Baktıkları zaman bu şahsın Feth-i Mûsulî olduğunu gördüler. Sırrî-yi Sekatî’yi onun yanına götürüp salıverdiler.”

Hacca giderken yolda henüz mükellef olmamış bir çocuk gördü. Devamlı bir şey okuduğunu görüp; “Ne okuyorsun?” dedi. “Kur’ân-ı kerîm okuyorum.” dedi. “Nereye gidiyorsun?” deyince, Hicaz’a gittiğini söyledi. Daha küçük olduğu halde neden gittiğini sordu. Çocuk; “Allahü teâlânın rızâsına kavuşamadan bu dünyâdan ayrılırsam hâlim nice olur?” diye cevap verdi. “Adımların küçük, yaya nasıl Hicaz’a ulaşacaksın?” dedi. “Gerçi adımlarım küçük, fakat gönderen büyüktür.” dedi. “Ne azığın, ne rehberin, ne de arkadaşın var.” deyince; “Bir kimseyi bir zât, hânesine dâvet etse, o kimsenin yiyeceğini götürmesi ayıp olmaz mı? Rabbim beni dâvet buyurmuştur. Benim yardımcım O’dur.” dedi.

Görüşme bitince çocuktan ayrıldı. Kâbe’ye varınca, onu tavâf sırasında gördü. Çocuk ona bakıp; “Nasıl, şimdi şüpheden kurtulup yakîne ulaştın mı?” dedi.

Bir gün Feth-i Mûsulî’ye elli altın getirilince, buyurdu ki:

“Her kim dilenmeksizin kendisine verilen bir şeyi reddederse; onu Allahü teâlâya karşı reddetmiş olur.” dedi. Bu yüzden bir akçe alıp gerisini iâde etti.

Vefâtından sonra Feth-iMûsulî’yi rüyâda görenler; “Allahü teâlâ sana ne yaptı?” dediler. Dedi ki: Allahü teâlâ bana; “Niçin o kadar ağladın?” buyurdu. “Günahlarım ve kusurlarım sebebiyle yüzüm olmadığından ağlıyorum.” dedim. “Ey Feth! Bu çok ağlaman sebebiyle, günâhını yazan meleğe sana günah yazmamasını emretmiştim.” buyurdu.

“Yemek yemekten ve ilaçtan kesilen hasta misâli ilim ve hikmetten mahrûm kalan kalp de ölüme mahkûmdur.”

“Kendi arzularından ziyâde Allahü teâlâyı isteyenin kalbinde Allah sevgisi doğar.”

“Allahü teâlâyı arzu eden, ondan gayri her şeyden yüzünü çevirir.”

“Kalbine dikkat ve teveccüh edenin kalbinde, Allahü teâlânın sevgisi meydana gelir.”

“Konuşunca Allahü teâlâdan konuşanlar, amel edince Allah için amel edenler, bir şey isteyince de Allahü teâlâdan isteyenler gerçek mârifet sâhipleridir.

1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.8, s.292

2) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye (49. Baskı); s.1078

3) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.182

4) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.80

5) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.233

6) Nefehât-ül-Üns; s.157

7) Sıfât-üs-Safve; c.4, s.189

8) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.101

9) Tabakât-ül-Evliyâ; s.276

10) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.3, s.172

Ferîdüddîn Genc-i Şeker

Hindistan’da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden. Adı Ferîdüddîn Mes’ûd’dur. Ferrûh Şâh Kâbilî neslinden, Celâleddîn Süleymân’ın oğludur. Baba ve annesi şerefli, asîl âilelerden olup, nesebi hazreti Ömer’e ulaşır. 1174 (H.569) yılında Hindistan’da Delhi’de dünyâya geldi.

Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in dedesi âilesi ile birlikte Afganistan’daki siyâsî durumlar yüzünden Hindistan’ın Mültan yakınındaki bir köye yerleşmişti. Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in babası burada, Abbâs bin Abdülmuttalib’in soyundan, ilmi derin ve mübârek bir zât olan Mevlânâ Vecîhüddîn Hicvandî’nin kızı Bibi Gülsüm Hâtun ile evlendi. Babası Celâleddîn Süleymân’ın bu evlilikten üç oğlu ve bir kızı oldu. Erkek çocuklarından Ferîdüddîn Genc-i Şeker doğuştan velî idi.

Ferîdüddîn Mes’ûd, daha doğmadan kerâmet gösterdi. “AnnesiFerîdüddîn Mes’ûd’a hâmileyken, bir gün komşusunun ağacından izinsiz erik koparmak istedi. Fakat karnındaki bebek öyle bir karın ağrısına sebeb oldu ki, bu ağrı annesini erik toplamaktan vazgeçirdi. Doğumundan birkaç sene sonra, annesi ona; “Sevgili oğlum! Seni beklerken aslâ haram yemedim.” dedi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker gülümsiyerek; “Ama anneciğim, komşunun ağacından izinsiz erik toplamak istemiştin de, seni rahatsız ederek mâni olmuştum.” dedi ve annesinin şaşkın bakışları altında evden dışarı çıktı. O güne kadar oğlunun hâlinden ve o andaki cevâbından, annesi onun bir gün büyük bir velî olacağını anladı.

“Ferîdüddîn Mes’ûd, Şâban ayının 29’u ile Ramazan ayının birinci günü arasındaki gece doğmuştu. Şâban’ın yirmi dokuzuncu gecesinin bulutlu olması sebebiyle Ramazan hilâlini görememişler ve ertesi gün oruç tutup-tutmamak konusunda tereddütte kalmışlardı. Ferîdüddîn’in babası Cemâleddîn Süleymân’dan fetvâ sormaya geldiler. O da; “Hilâlin görünmesinde bir şüphe varsa, oruca başlamak uygun değildir.” dedi. O esnâda bir zât ortaya çıktı. Bu mevzuda onun fikrini sorduklarında; “Niye merâk edip şüphede kalıyorsunuz? Bu gece Cemâleddîn Süleymân’ın evinde bir çocuk doğdu. O, zamânın kutbu olacaktır. Eğer çocuk bu gece yarısından sonra annesini emmemişse, hilâl görünmüştür ve Ramazan ayı bugün başlayacaktır.” dedi.

Nitekim seher vakti Cemâleddîn Süleymân’ın evine gidip, bu zâtın sözlerinin doğru olup olmadığı hakkında annesine sorduklarında, yeni doğan bebeğin gece yarısından sonra annesini emmediğini öğrendiler. Bunun üzerine oruca başlandı. Daha sonra o gün, Mültan’dan ve diğer yerlerden hilâlin göründüğü ve o günün Ramazan olduğu haberi geldi. Ramazan ayı boyunca bu bebek, gündüzleri annesini hiç emmedi. Sadece iftar zamanı birinden, sahur zamânı da diğer memesinden emiyordu.

Ferîdüddîn Genc-i Şeker hazretleri kendisini ilim ve tasavvufa verip, evliyâlık yolunda ilerlemek için çok gayret gösterdi. İslâmın mârifet bilgilerini Hindlilere öğreten, feyzlerini bu kıta müslümanlarına sunarak, onlara çok büyük hizmet eden Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin halîfesi Kutbüddîn-i Bahtiyâr’ın bereketli feyzleri ile yetişmişti. Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in Mültan’daki tahsîli sırasında, Kutbüddîn-i Bahtiyâr Mültan’a geldi. Namaz kılmak için Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in bulunduğu câmiye girdi. O sırada Ferîdüddîn Genc-i Şeker kitap okuyordu. Kutbüddîn-i Bahtiyâr onu görür görmez, hâlinden ve kalp gözüyle fark ettiği fevkalâde üstün özelliklerinden hayli etkilendi ve kendini alamayarak; “Ey genç ne okuyorsun?” diye sordu. O da; “Nâfi okuyorum” dedi. Kutbüddîn-i Bahtiyâr; “İnşâallah bu kitap, senin için nâfi, faydalı olur.” buyurdu. Bu sözdeki tatlılık ve yapılan duâ çok hoşuna gitti. Görünüşündeki heybet, onun büyük bir zât olduğunu gösteriyordu. Ferîdüddîn, o zâtın ellerini öpüp, talebeliğe kabûlünü istirhâm etti. O da kabûl etti.

Bundan sonra ona çok bağlanıp, yanından hiç ayrılmadı. Her şeyden el çekip, büyük bir muhabbetle ona tâbi oldu. Kutbüddîn hazretleri ise ona, dînî ilimleri okumasını, araştırmasını, tahkîk etmesini işâret buyurup, aynı zamanda tasavvuf ile de meşgûl olmasını teşvîk etti. Böylece, zâhirî ve bâtınî ilimlerde yükselmesini, iki kanatlı olmasını sağlamak istedi. Ferîdüddîn, hocasının nasîhatlerini can kulağıyla dinleyip tatbik etti. Nefsinin tezkiyesi ile uğraştı. Bu uğurda çok gayret gösterdi. Her zorluk ve şiddete katlandı. Hocası Mültan’da kaldığı müddetçe, derslerini hiç kaçırmadı. Kutbüddîn-i Bahtiyâr tekrar Delhi’ye döneceği sırada, Ferîdüdîn Genc-i Şeker de gitmek istedi. Hocası ona, tahsîlini tamamlamasını ve bunun için çeşitli memleketlere seyahat etmesini söyledi. Bunun üzerine Genc-i Şeker; Gazne, Bağdât, Sevastan, Bedahşan, Kudüs, Mekke ve Medîne’ye ilim öğrenmek için seyâhatler yaptı.

Uzun seyahatler sırasında Buhârâ’ya da uğradı ve zamanın büyük velîlerinden Seyfüddîn Bâherzî ile karşılaştı. Bâherzî onu dergâhına dâvet etti ve yanına oturttu. Yüzüne defâlarca bakarak; “Bu genç zamânın büyük bir velîsi olacak.” dedi. Daha sonra sırtındaki siyah hırkayı ona verip, giymesini isteyince o da giyerek günlerce yanında kaldı. Hergün binden fazla insan, Seyfüddîn Bâherzî’nin yiyeceğini paylaşırlardı. Bir gün bir kişi Seyfüddîn Bâherzî’nin huzûruna geldi ve; “Zenginim ama, son birkaç senedir ticârette zarara uğruyorum. Ayrıca sağlığım da bozuk.” dedi.Seyfüddîn Bâherzî de; “Bir müslüman, malının zekâtını dürüstçe vermez, hasislik ederse, zarara uğrar. Hastalığa gelince, bu insanın îmânının kuvvetlendiğinin işâretidir.” buyurdu.

Aradan beş sene geçtikten sonra, hocası Kutbüddîn ve onun hocası Muînüddîn hazretleri ile Delhi’de bir araya geldiler. Ferîdüddîn, bu iki büyük zâtın yüksek makamlarının âşığı olduğundan, onlara olan muhabbet ve bağlılığı daha da arttı. Kendisindeki aşk istidâdının yüksekliği ve fazlalığı sebebiyle, hocaları yetişmesi için ona kucak açtılar. Husûsî ihsânlarla yüksek derecelere kavuştu. Muînüddîn hazretleri bir çok defâ; “Ferîdüddîn, yuvası Sidret-ül-müntehâda bulunan bir kartaldır.” buyurdu.

Kendisine ŞekerGenc denilmesi ile ilgili dört ayrı rivâyet vardır. Birinci rivâyet şöyledir: “Ferîdüddîn, Kutbüddîn-iBahtiyâr’ın mânevî eğitimi altındayken, Ferîdüddîn’den yedi gün ard arda oruç tutması istendi. Oruç tuttuğu sırada bir gün, hocasının yerleştirdiği Guzini kapısındaki hücresinden çıkıp, Kutbüddîn-i Bahtiyâr’ın dergâhına giderken, yolda ayağı kaydı ve çamur dolu bir çukura düştü. Buradaki çamurdan bir mikdâr ağzına kaçtı. Allahü teâlânın lütfu ile, bu çamur, şeker hâline geldi. Hocasının huzûruna gelip durumu anlattığında,Hâce Kutbüddîn ona; “Çamur senin ağzında şeker hâline geldiğine göre, Allahü teâlâ seni tatlı bir kimse yapacak, halkın iyiliği için tatlı dilli olacaksın.” dedi.Bu hâdiseden sonra, insanlar onu Şeker Genc diye anmaya başladılar. (Fârisîde genc, hazîne demektir.)

İkinci rivâyet şöyledir: “Ferîdüddîn Mes’ûd devamlı oruç tutuyor ve iftar zamânında orucunu açmak için yiyecek bir şey bulamıyordu. Bir gece açlığı had safhaya ulaşınca, ağzına küçük taş parçaları koydu. Bunlar, bir anda şeker parçaları hâline geldi. Bu haber hocasına ulaşınca; “Ferîd bir şeker hazînesidir.” dedi.

Üçüncü rivâyet: Hazînet-ül-Asfiyâ kitabının yazarı, Tezkiret-ül-Âşıkîn’den alarak şöyle rivâyet ediyor: “Tüccarın biri, Mültan’dan Delhî’ye, şeker çuvalları yüklü bir deve kervanı götürüyordu. Şimdiki adı Pak Patan olan Acûzân’dan geçerken, Ferîdüddîn Genc-i Şeker, develerle ne taşıdığını tüccara sormuştu. Tâcir alay edercesine; “Tuz.” diye cevap verdi. Bunun üzerineFerîdüddîn; “Evet, tuz olabilir.” diyerek tasdîk etmişti. Tâcir Delhi’ye ulaştığında, bütün çuvalların tuz hâline geldiğini görüp şaşkına döndü. Hemen Acûzân’a döndü. Derhâl Ferîdüddîn Genc-i Şeker’den, develeri şeker taşıdığı hâlde, tuz taşıdıklarını söylemekle yaptığı edepsizlikten dolayı özür diledi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker de; “Eğer şeker idiyse, o hâlde şeker olsun.” dedi. Tâcir Delhi’ye döndü ve tuzların, Allahü teâlânın lütfu ile şekere döndüklerini görüp sevindi. Bundan dolayı ona Şeker Genc (Şeker Hazînesi) dendi.”

Dördüncü rivâyet: “Ferîdüddîn Genc-i Şeker, mücâhede yaparken ve dağlarda gezerken, bir gün çok susamıştı. Biraz su içmek için bir kuyunun kenarına gitti. Fakat kuyudan su çekecek kovası ve ipi yoktu. Şaşkın ve çâresiz bir hâlde dururken, iki ceylanın oraya geldiğini ve suyun, kuyunun en üstüne kadar yükseldiğini gördü. Ceylanlar su içip oradan ayrıldılar. Ferîdüddîn Genc-i Şeker kuyunun yanına varınca, su aşağı çekildi. Bu hâdiseyi görüp şaşırdığında; “Yâ Rabbî! Hayvanlara suyu verdin ama insanları sudan mahrum etmenin bir sebebi vardır?” dedi. O anda ilâhî bir nidâ işitildi. Şöyle diyordu: “Hayvanlar bana ve benim rahmetime güveniyorlar ve suya kavuşuyorlar. Ama sen, ipe ve kovaya güvendiğin için, sudan mahrum kalıyorsun.” Bunu duyunca, Ferîdüddîn Mes’ûd çok üzüldü. Bir damla su içmeden, tövbe için kırk gün orucuna başladı. Bu oruçları bittiğinde, ağzına biraz toz aldı ve toz derhâl şekere döndü. Bu anda, şu ilâhî nidâ işitildi: “Yâ Ferîd! Tuttuğun kırk gün orucunu kabûl ettik ve seni sevdiğimiz dostlardan biri olarak seçtik. Seni tatlı dilli, bağlılarımız arasına dâhil eyledik ve seni Genc-i Şeker yaptık.”

Genc-i Şeker Mültan’da ikâmet ederken, Celâleddîn Sühreverdî oraya geldi. Genc-i Şeker’in medhini duyarak, onu ziyâret etmeye gitti. Genc-i Şeker onu lâzım gelen hürmet ile karşıladı. Celâleddîn Sühreverdî de, elinde bulunan bir narı Genc-i Şeker’e verdi. Genc-i Şeker o anda oruçlu olduğu için, narı orada bulunanlara dağıttı. Celâleddîn Sühreverdî, Genc-i Şeker’in üzerindeki elbisenin tâmir edilemez derecede eskiliğini gördü. Bunun üzerine, îmâ yoluyla yedi sene boyunca bir elbiseye bile sâhib olamayan ve avret yerlerini sâdece uzun gömleği ile örten, Buhârâlı bir velînin hikâyesini anlattı. Gâyesi, Genc-i Şeker’in kanâatini övmekti. Celâleddîn Sühreverdî oradan ayrıldıktan sonra, Genc-i Şeker, bir nar tânesinin yerde durduğunu gördü. Onu aldı ve akşam orucunu açmak için yedi. Bir tâneyi yer yemez, mânevî âlemin yeni yeni manzaralarını görmeye başladığını fark etti. Narın hepsini kendisinin yemediğine pişmân oldu. Hocası Hâce Kutbüddîn Mültan’a geldiğinde, Genc-i Şeker durumu hocasına anlattı. O da; “Bütün nardan sâdece senin yediğin bir tâne, ilâhî sırların esrârını hâvi idi.” dedi.

Hocası, Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî el-Ûşî, kerâmet ve yüksek firâseti ile vefâtının yaklaştığını anlayıp, kendisine vekîl, yerine halîfe olacak zâtın Ferîdüddîn olduğunu bildiren haber ve eşyâlarla, bir talebesini ona gönderdi. Bu günlerde Ferîdüddîn hazretleri de hocasını rüyâda görüp, kendisini Delhi’ye çağırdığını anlayınca hemen yola çıktı. Yolda, kendisine haber getiren talebe ile karşılaştı. Delhi’ye geldiler. Hocasının vefâtını öğrenince, elem, üzüntü ve derd içinde hocasının cenâze namazını kıldı. Sonra kendisine bırakılan hırka, sarık ve nalinleri giyip, hocasının makâmına oturdu. Çeştiyye yolunun rehberi oldu. İnsanları irşâda, doğru yolu anlatmaya başladı.

Bu sırada, Bedreddîn-i Gaznevî isminde birisi, Kutbüddîn hazretlerinin vefâtından sonra vekîl olarak yerine geçecek zâtın kendisi olduğunu bildirerek, bu haksız iddiâyı insanlar arasına yaydı. Genc-i Şeker, bu hâle çok üzülüp, Acûzân isimli beldeye gitti. Oranın ahâlisi müslüman değildi. Orada küçük bir kulübeye çekilip uzlete yalnızlığa devâm etti. Konuşup sohbet edecek kimse bulunmadığından, insanlar arasına karışmazdı. Kulübesinde ibâdet ve tâat ile meşgûl oluyordu. Oranın ahâlisi, zamanla Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in kulübesine yönelir bir hâl aldılar. Bu zâta çok muhabbet ettiler. Kendisinde bulunan güzel ahlâka hayrân olup, îmân edenler oldu. Zamanla çoğaldılar. Böylece, İslâmın girmediği bir yerde, İslâmın emir ve yasaklarına uyan, Ehl-i sünnet îtikâdını kabûl eden bir İslâm cemiyeti hâsıl oldu. Yirmi beş sene kadar orada ibâdet, tâat ve irşâdla meşgûl olup, yalnız Acûzân halkı değil, artık Pencab kabîleleri de irşâd dâiresinin içine girdi. O havası, suyu iyi olmayan yerde, o sert tabiatlı kişileri, sabırla, sıkıntı çekerek yumuşatıp, İslâmın güzel ahlâk sınırları içine çekti. Sözleri kılıçtan tesirli oldu. Huzûrunda şehzâde ile dilenci bir tutulurdu. Bir mal verseler almaz, fakirce yaşamayı tercih ederdi. Onun bu hâlini gören binlerce insan müslüman oldu. Sâdece civâr kabîlelerden on altısı toptan İslâma girdi.

Genc-i Şeker Acûzân’a tamâmen yerleşince, annesini Hotval’dan getirtmek için, kardeşi Necîbüddîn Mütevekkil’i gönderdi. Kardeşi, annesini ata bindirip, kendisi yaya olarak Acûzân’a doğru yola çıktı. Yolda, vahşî hayvanlarla dolu bir ormandan geçmek zorunda kaldılar. Yaşlı kadın, ormandayken oğlundan su istedi. Necîbüddîn, annesini bir ağaç gölgesine bırakarak su aramaya gitti. Bir süre sonra, su ile berâber annesini bıraktığı yere geldiğinde annesi yoktu. Bütün aramalara rağmen bulamadı. Çok kötü bir vaziyette Acûzân’a döndü. Olanları ağabeyine anlattı. Bunun üzerine Genc-i Şeker, talebelerini de kardeşiyle birlikte oraya gönderdi. Onlar da aradılar, bulamadılar, Necîbüddîn aramadan dönüşte, bir çantanın içinde birkaç insan kemiği getirdi. Genc-i Şeker çantayı seccâdesinin üzerine koydurdu. Fakat çanta açıldığında hiçbir şey görülmedi. Necîbüddîn Mütevekkil ise, kemikleri dikkatle sardığını ve sâlimen getirdiğini söyledi. Kemiklerin çantadan kaybolmasının ilâhî bir hâdise olduğu kabûl edildi. Bu olay üzerine, Genc-i Şeker, Allahü teâlânın takdîrine sığındı. Annesinin rûhuna Fâtiha okunmasını ve fakirlerin doyurulmasını istedi.

Bir gün Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in yanına birisi geldi. Genc-i Şeker ona bir şey verdi ve gitmesini söyledi. Fakat o kimse, Genc-i Şeker’in yanından uzun zaman ayrılmadı ve kullanmakta olduğu tarağı almak istedi. Bunun için Genc-i Şeker’i çok rahatsız etti. Sonunda dayanamayan Genc-i Şeker ona; “Gidin beni rahatsız etmeyin. Allahü teâlâ seni cezâlandırsın.” dedi. O kişi oradan ayrıldı ve yıkanmak için bir dereye girdi. Suya daldı ve bir daha çıkmadı.

Yine bir gün, Genc-i Şeker namaz kıldığı sırada, bir kimse dergâha girdi. Çok edepsizce ve tâciz edici bir şekilde Genc-i Şeker’e hitâben, yüksek sesle; “Nedir burada yaptığın sahte gösteri? Kendini bir ilâh ilân ediyor ve insanları kendine ibâdet ettiriyorsun.” dedi. Genc-i Şeker bu kişiye çok kibâr ve mütevâzî bir sesle; “Kardeşim, kendimi aslâ ilâh ilân etmedim ve insanlara bana tapın demedim. Ben, Allahü teâlânın önemsiz ve mütevâzî bir kuluyum. Dilediğine şeref ve şöhret veren yalnız O’dur. Bu âcizin bütün şöhreti, Allahü teâlânın ihsânı sebebiyledir.” dedi. Şahıs, bu tatlı ve yumuşak sözler karşısında saygısızlığına pişmân oldu, tövbe etti ve özür diledi. Bunun üzerine Genc-i Şeker onu affetti.

Bir zaman Genc-i Şeker, Bağdât’ta Şihâbüddîn Sühreverdî ile kalıyordu. Şihâbüddîn Sühreverdi, çok şiddetli bir diş ağrısına tutuldu. Ferîdüddîn Şeker’den, bu ağrının geçmesi için duâ etmesini istedi. O da; “Yâ Rabbî! Şihâbüddîn’in ağrısını tamâmen geçir ve onun ağrısını bana ver!” diye duâ etti. Duâsı kabûl oldu ve diş ağrısı kendisine geçti. O zaman Şihâbüddîn Sühreverdî; “Yâ Rabbî! Ferîd benim hakîkî dostum ve arkadaşımdır. Onu diş ağrısından kurtar!” diye duâ etti. Bu duâ da kabûl edildi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker de iyileşti.

Bir gün Muhammed Şâh adında bir talebesi, Genc-i Şeker’in yanına geldi. Çok üzüntülü bir hâli vardı. Genc-i Şeker sebebini sorunca kardeşinin komada olduğunu söyledi. Bunun üzerine Genc-i Şeker; “Ama kardeşin şimdi çok iyi, boşuna endişeleniyorsun.” dedi. Muhammed Şâh eve döndüğünde, kardeşini, sapasağlam buldu.

Genc-i Şeker’i görmek için, bir gün Arabistan’dan birkaç fakir geldi. Yabancı olduklarını, bütün paralarının bittiğini Genc-i Şeker hazretlerine bildirdiler. O da, bunlara o anda önünde duran kuru hurmalardan biraz verdi ve; “Bunları alın ve gidin, Allahü teâlânın izniyle yolculuğunuzu tamamlarsınız.” dedi. Onlar şaşkın ve bu ucuz hediyeyi büyük velîye yakıştıramaz bir hâlde dergâhtan çıktılar. Hurmaları atmak istediler, o anda hurmaların altına döndüğünü görüp hayrette kaldılar.

Nizâmüddîn Evliyâ iyileşmez bir hastalık sâhibine Genc-i Şeker’e gitmesini tavsiye etti. O kişi Ferîdüddîn Şeker’e gitti. O da bir kâğıda; “Allah Kâfî, Allah Şâfî.” yazıp, gelen kişiye vererek boynuna takmasını söyledi. O kişi bu yazılı kâğıdı takar takmaz, tutulduğu ve uzun zaman geçmeyen hastalıktan kurtuldu.

Şeyh Ârif Sevastânî, Genc-i Şeker’in talebelerinden biriydi. Lahor vâlisi, Acûzân’daki Ferîdüddîn Genc-i Şeker’e verilmek üzere, Ârif Sevastânî’ye yüz dînâr verdi. Şeyh Ârif, Acûzân’a varınca, hocasına sâdece elli dînâr verdi. Büyük velî, gülümseyerek; “Ârif, sen çok hoş bir arkadaşsın, bu hediyeyi yarı yarıya bölüştürerek tam kardeş payı yaptın.” dedi. Bunun üzerine Ârif Sevastânî çok şaşırdı ve sarardı. Kalan elli dînârı da çıkardı ve hatâsı için özür diledi. Genc-i Şeker; “Sûfî her zaman dürüst olmalıdır. Yoksa mükemmelliğe erişemez.” dedi. Bu îkâzdan sonra yüz dînârın hepsini Ârif Sevastânî’ye verdi ve tövbesinden sonra onu yeniden talebeliğe kabûl etti.

Delhili bir genç, talebe olmak üzere Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in aşkıyla Acûzân’a gidiyordu. Yolda bir kadın, gence âşık oldu. Başlangıçta genç, kadından sakınmak için elinden geleni yapmasına rağmen, kadın onu kendisine meylettirmeye muvaffak oldu. Delikanlı tam elini kadına uzatacağı sırada, bir adam âniden gelip gencin suratına bir tokat attı. “Ferîdüddîn Genc-i Şeker’e tövbeni arz etmeye giderken, burada bu günahı işlemeye hazırlanmaktan hiç utanmıyor musun?” dedi ve kayboldu. Delikanlı çok utandı ve kadından uzaklaştı. Yoluna devâm ederek Acûzân’a vardı ve Genc-i Şeker’in huzûruna çıktı. O zaman Ferîdüddîn hazretleri; “Sevgili oğlum, bir kadının ağına düştün. Ama Allahü teâlâ seni günahtan korudu.” deyince, delikanlı hayrete düştü. Cânı gönülden tövbe ederek, Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in talebelerinden oldu.

Bir gün Ferîdüddîn Genc-i Şeker’e ihtiyar bir kadın geldi. Ne istediği sorulduğunda, kadın ağlıyarak; “Ey mübârek velî, biricik oğlum yirmi senedir eve uğramadı. Onun sağ olup olmadığını bile bilmiyorum. Fakat ayrılık acısı beni yarı ölü yaptı.” dedi. Kadının bu acıklı durumu, Ferîdüddîn Genc-i Şeker’i çok üzdü. Bir müddet murâkabeye daldı. Sonra kadına; “Git, oğlun geldi.” dedi. İhtiyar kadın eve doğru giderken oğluyla karşılaştı. Sevinçle evlerine gittiler. Kadın oğluna nerelerde olduğunu sordu. Oğlu; “Anneciğim! Buradan 2500 km uzaktaydım. Bugün hiç arzum olmadığı hâlde, âniden şiddetli bir şekilde içime seni görme isteği düştü. Nehrin kenarına dikilip düşünürken, çok güzel ve muhterem bir simâ önümde göründü ve çâresizliğimin sebebini sordu.Sıkıntımı anlatınca; “Eve döndüğünü düşün.” dedi. Ona inanmadım. Ama o, gözlerimi kapayıp elimi eline vermemi istedi. İsteksizce denilenleri yaptım. Sonra gözlerimi açtığımda, kendimi burada buldum.” diye anlattı. İhtiyar kadın, oğlunun başından geçenlerle Ferîdüddîn hazretleri arasındaki bağı anlayıp, sevinç göz yaşları içinde ona teşekkür etti.

Ferîdüddîn Genc-i Şeker, bu dünyâya, Allahü teâlâya muhabbet ve bağlılık içinde geldi ve o halde vefât etti. Vefâtından birkaç gün önce, talebelerinden olan Şems Dâbîr, Nizâmî’nin meşhûr Farsça mesnevîsinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker’e bir beyt okudu. Bu beyt, Genc-i Şeker’i kendinden geçirdi. Kendine gelince gömleğini Şems Dâbîr’e verdi. Büyük velî, sonraki günlerde tam bir suskunluğa büründü. Sâdece Kur’ân-ı kerîm okumak ve namaz kılmak için konuşurdu. Talebeleri hastalandı zannettiler. Çağırılan doktoru kabûl etmedi ve Emîr Hüsrev’in şu beytini tekrarladı: “Ey câhil hekim! Yatağımdan git. Aşk kurbanları için sevgiliye kavuşmaktan başka ilâç yoktur.”

Genc-i Şeker’in, Muharrem ayının beşinde durumu ağırlaştı. Yatsı namazından sonra şuûrunu kaybetti. Tekrar kendine geldiğinde, orada bulunanlara; “Yatsı namazını kıldım mı?” diye sordu. Oradakiler kıldığını söylediler. O tekrar abdest alıp; “Belki bir daha namaz kılmaya fırsat bulamam.” diyerek nâfile namaz kıldı. Sonra tekrar sekerât hâline geçti. Bir süre bu hâlde kaldıktan sonra, tekrar kendine geldi.Yine abdest alıp nâfile namaz kılmak için namaza durdu. Secdedeyken, duyulacak şekilde; “Yâ Hayyû, yâ Kayyûm.” dedi ve 1265 (H.664) senesinde rûhunu teslim etti. O anda şöyle bir nidâ duyuldu: “Dost, dosta kavuştu.” Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in vefât haberi Hindistan’da büyük bir yangın gibi yayıldı. Cenâzesi çok kalabalık oldu.

Mültan’daki türbesi, günümüze kadar ziyâretgâh olup, onu sevenler tarafından ziyâret edilerek, rûhâniyetinden feyz alınmaktadır. Türbesi, bilhassa, vefâtının sene-i devriyesi olan Muharrem ayının beşinci gününde, Pakistan’ın ve Hindistan’ın çeşitli şehirlerinden gelen binlerce ziyâretçi ile dolup taşmaktadır.

Hocası gibi vefât edeceğini anladığı zaman, kendisine çok bağlı olan talebelerinin en yükseği Alâüddîn AliSâbir’i halîfe olarak bıraktı. Bu büyük velî, hocası Genc-iŞeker hazretlerinin vefâtından sonra Delhi’ye gelip, Çeştiyye yolunu yaymaya devam etti.

Genc-i Şeker’in vefâtından sonra geriye kalan beş oğlu ve üç kızının her birisi, sâf kalpli, evliyâ yolunda yüksek derece sâhibi temiz kimselerdi.

Kızlarından birini, talebelerinden ve Esrâr-ül-Evliyâ kitabının yazarı olan Bedreddîn İshâk bin Ali Buhârî Dehlevî ile evlendirmişti. 1293 (H.692) yılında vefât eden Bedreddîn İshâk Buhârî, Şeker Genc hazretlerinin pek kıymetli sözlerini, bahsi geçen Esrâr-ül-Evliyâ kitabında güzel bir şekilde yazıp, nice kimsenin duâsına kavuştu. Genc-i Şeker’in soyundan gelenler, hâlâ mevcûd olup, kıymetlerini bilenler tarafından hürmet edilmekte, hatırları sayılmaktadır.

Genc-i Şeker’in sohbetlerine doyum olmazdı. Konuşmaları ve dersleri, sâdece talebelerini değil, kendine düşman olanları bile cezbederdi. Allahü teâlânın kendisine verdiği yüksek makâma rağmen hiç kibirlenmez, köylü, sultan, dilenci, kim olursa olsun, herkesi aynı şekilde, nezâket ve güler yüzle karşılardı. Onu dinlemek şerefine kavuşanlar, tatlı sohbetinden hiç bıkmaz ve sıkılmazdı. Lakabı gibi tam bir şeker hazînesi idi.

Ferîdüddîn Genc-i Şeker, Allahü teâlâdan başka kimseden korkmazdı. Kalbi çok yumuşak olup, Allah korkusu ile doluydu. Allahü teâlânın korkusu, hayâtına hâkimdi. İlâhî gerçeklerden bahs edilince çocuk gibi ağlamaya başlar ve Allah korkusundan saatlerce baygın kalırdı.

Genc-i Şeker, Peygamber efendimizin tam âşığı idi. Mübârek sözlerinden ve hayâtından

bahsedildiği zaman, ekseriya ağlamaya başlardı. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sıkı sıkıya sarılır ve bütün müslümanlara da Resûl-i ekremin sünnetine uymalarını nasîhat ederdi. Peygamber efendimizin vefâtından bahsedilen bir mecliste, Ferîdüddîn Genc-i Şeker derin bir nefes alarak; “Allahü teâlâ, bütün kâinâtı O’nun için yarattığı Sevgili Peygamberini bu dünyâda tutmadığı hâlde, benim ve sizin değeriniz nedir, neyimize güvenip de kendimizle övünürüz? Hayattayken, kendimizi bizden öncekilerle karşılaştırmalı, gözlerimizden dünyâ hayâtının yalancı maskesini sıyırmalı, kendimizi her an ölüme hazır tutmalıyız. Öyle ki, kıyâmet gününde yüzümüz kara çıkmasın.” buyurdu.

Ferîdüddîn Genc-i Şeker canlı bir tevâzu timsâliydi. Kendisinden; fakîr, âciz, diye bahsederdi. Bu ifâdeleri sâdece konuşmaya mahsus olmayıp, bütün yazışmalarında da kullanırdı. Genc-i Şeker’in talebeleri arasında güçlü sultanlar, tanınmış hâkimler ve zenginler de vardı. Bunlar, devamlı ziyâretine gelirdi. Hepsine karşı en ufak bir büyüklük veya küçüklük hissi vermeden muâmele ederdi. Genc-i Şeker çok misâfirperverdi. Dergâhına bir gün bir sûfî geldi. Evde mısırdan başka yiyecek yoktu. Misâfiri çok sevdiğinden, Genc-i Şeker mısırları öğütüp un yaptı ve ekmek pişirdi. Sonra misâfirine ikrâm etti. O sûfî çok memnun olarak: “Saâdetine ve zenginliğine duâcıyım. Hayâtımın en değerli hazînesi olarak sakladığım mânevî zenginliğimi sana verdim.” dedi.

Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in çok zengin talebeleri olmasına rağmen, kendisi devamlı fakirlik içinde yaşadı. Ömrünü basit bir çatı altında geçirdi. Kendisi ve yakınları günlerce aç kalmışlar, o civarda yabânî bir ağacın yaprağını yıllarca yemişlerdi. Genc-i Şeker, borç almaktansa aç dolaşmayı tercih ederdi ve:

“Bir borçlu, borçlu olduğu hâlde ölürse, kıyâmette alacaklısının önünde mahcûb olur. Borçlu ile kanâat arası, doğu ile batı kadar uzaktır. Sûfînin, ödünç almaktansa ölmesi daha iyidir.” derdi. Bir gün evde hiç tuz kalmamıştı.Talebesi Nizâmüddîn Evliyâ, hırkasını bakkala rehin bırakıp, hocasına tuz almıştı. Genc-iŞeker hazretleri çorba kâsesine elini uzatıp bir lokma alır almaz, elinin ağırlaştığını hissedip geri çekti ve; “Bu yemek isrâf kokuyor.” dedi. Nizâmüddîn Evliyâ korkudan titremeye başladı ve; “Bu yemeğin tuzu hâriç, hepsini her zamanki gibi ormandan topladık, ama tuzu borçla aldık.” diye îtirâfta bulundu. Bunun üzerine Genc-i Şeker; “O hâlde hiçbirimiz bundan yiyemeyiz. Borçla yemek yapıp yemek sûfîlerin âdetine ve prensiblerine aykırıdır” dedi ve o yemeği fakirlere dağıttı.

Ferîdüddîn Genc-i Şeker, yerde yatardı. Kıyâfeti çok sâde ve yamalıydı. Bir defâsında gömleği yamanamayacak hâle geldiğinden, talebeleri ona yeni bir gömlek getirdiler. Bunu giyince; “Bu yeni gömlekte eskisinin rahatlığı ve zevki yok.” dedi. Ferîdüddîn Genc-i Şeker, kendisine verilen hediyelerin hepsini fakirlere dağıtırdı.

Yine bir gün dört şahıs gelerek, sebepsiz yere Ferîdüddîn Genc-i Şeker’e iftirâ etmeye, saçma sapan iddiâlarda bulunmaya başladılar. Büyük velî Genc-i Şeker, bunlara aldırış etmeden, onlarla tevâzu ile kibarca konuşmaya, onları memnun etmeye çalıştı. Ayrılmak istediklerinde, onlara belli bir yoldan gitmemelerini, onlar için bu yolun tehlikeli olacağını haber verdi. Onlar gittikten bir müddet sonra, Ferîdüddîn Genc-i Şeker orada hazır bulunanların merak nazarları altında ağlamaya başladı. Sonradan anlaşıldı ki, o kimseler, onun îkâzına uymayarak, gittikleri yolda büyük bir fırtına sonunda helâk olmuşlar. Genc-i Şeker ise bu tâlihsizlere acıdığı için ağlıyormuş.

Fârisî 68 sahifelik Râhat-ül-Kulûb kitabı ve başka eserleri vardır. Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerine; “Hangi kitapları yazdınız?” diye suâl edildiğinde, talebelerini gösterip; “Benim mürîdlerim (talebelerim) benim kitaplarımdır.” buyurdu. İşte Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker de öyleydi. Herbiri çok kıymetli ve yüksek birçok talebe yetiştirdi. İfâde ve mânâ bakımından çok güzel şiirler yazardı. Şu kıta onun şiirlerindendir:

Hiçbir gece yoktur ki, kalbim kan ağlamasın,
Hiçbir gündüz yoktur ki, yüzden nâmus akmasın.
Ömrümde hiçbir tatlı şerbet içmedim ki, o,
Gözlerimden yaş diye akıp da damlamasın.

Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker sohbetlerinde sık sık buyururdu ki:

“İnsanların en akıllısı, dünyâya gönlünü kaptırmayanlardır. En zengini de kanâat edenlerdir.”

“Başkalarının almak istemediği malın satıcısı sen olma!”

“Herkesin yemeğinden yeme! Fakat herkese yemek yedir!”

“Günah olan bir şeyde kendine karşı sert ol!”

“Kalbini şeytanın oyuncağı yapma”

“İçine, dışından çok îtinâ göster!”

“Âile ve yol büyüklerine hürmetkâr ol!”

“Sana saygı gösterene saygılı davran!”

“Sıhhatinin kıymetini bil!”

“Senden korkandan kork!”

“Allahü teâlânın sevgili kulları ile oturup kalkmada, Allahü teâlâyı hâtırından çıkarma!”

“Hiçbir şey, kaybedilmiş vakti telâfi edemez.”

“Makam için, ne kadar mühim olsa da, şahsiyetinizi vermeyin. Kendinizi küçültmeyin!”

“Riyâzet, nefs-i emmâreyi yenmektir. Uzlet ise onu hapsetmektir.”

“Bir kimsenin bir mürşidi yoksa, yâni bir kimse kendisini irşâd edecek, kendisine doğru yolu gösterecek bir kâmil velî bulamazsa, böyle büyük zâtların kitaplarını okusun ve onlara uysun!”

“Hergün bir fazîlete daha kavuşmaya çalışınız!”

“Başkalarına iyilik yaptığın zaman kendine iyilik yaptığını bil.”

“Kalbin Allahü teâlâya olan bağlılığındaki sevinci gideren şeyi terk et!”

“Düşman ne kadar emîn ve incitmesiz görünse de, ısırmasından kendini emîn tutma!”

“Maddî arzuları tatmin peşinde olma! Yoksa, arzu ateşi daha çok alevlenir.”

“Kibirlilere karşı kibirli olmak liyâkatini elden kaçırma!”

“Misâfir ağırlamada dahî isrâf helâl değildir.”

“Tasavvuf talebesi olan bir sûfîde şu vasıflar bulunmalıdır:

1) Allahü teâlâya muhabbet ve bağlılığından dolayı, kendini ve dünyâyı unutmalıdır. 2) Ne kadar ciddî olursa olsun, başkalarının kusûrlarını görmezden gelmelidir. 3) Harama gözlerini kapamalıdır. 4) Bütün istenmeyen şeyleri duymamalı, kötü şeylere karşı sağır olmalıdır. 5) Dilsiz olmalı, söylenmeyecek sözleri söylememelidir. 6) Seni, her an arzulanmayan yerlere sürüklemeye çalışan alçak nefsinin peşinden koşmamalısın.

Eğer bu sıfatlar bir sûfîde yoksa, o düpedüz bir yalancı sahtekârdır. Dünyâ malına ve şerefine sâhib olmayı arzulayan bir sûfî, sûfî değildir. O, sûfîlere kötülük getiren bir aldatıcıdır.”

“Altı çeşit tövbe vardır: 1) Kalp ile tövbe: Kalben bütün kötü arzularını firenler ve önler. Kıskançlığı ve nefsin diğer arzularını öldürür. Kul ile Allahü teâlâ arasındaki perdelerin kalkmasına yardım eder.2) Dil ile tövbe: Kötü sözler söylemekten dili alıkoymak ve onu devamlı Allahü teâlâyı zikre ve Kur’ân-ı kerîm okumaya alıştırmak demektir. Muhabbet yolunda sâdece diline hâkim olabilen ve onu zikirde kullananlar muvaffak olurlar. Tek başına kalb ile tövbe, Allahü teâlâya kavuşmak için yeterli değildir. Kulaklar, gözler eller ve nefs kalbin kölesidirler. Bu yüzden bunlar, dil ile yapılan tövbe ile kontrol edilebilirler. 3) Göz ile tövbe: Harama bakmamak ve başkalarının kusûrlarını görmemektir. 4) Kulak ile tövbe: Sûfîlerin kulağı, Allahü teâlânın zikrinden başka birşey duymamalıdır. 5) Ayak ile tövbe: Ayakları haramlardan ve kötülüklere gitmekten korumaktır. 6) Nefs ile tövbe: Nefsin arzularını firenliyerek yapılan tövbedir. Bu tövbelerin dışında; tövbe-i hâl, tövbe-i mâzi ve tövbe-i müstakbel olmak üzere üç tövbe daha vardır. Tövbe-i hâl: Yeni işlediği günahlara tövbe etmek ve ileride işlememeye yemin etmektir. Tövbe-i mâzi: Geçmişte yapmış olduğu günahlar için tövbe etmektir. Tövbe-i müstakbel: Gelecekte hiç günah işlememek için Allahü teâlâya yalvarmaktır.”

“Sûfîlerde bulunması gereken husûsiyetlerden bâzıları şunlardır:

1) Sûfî’nin, kalbinde hiçbir kir ve kötülük olmaz. 2) Tasavvuf, Allahü teâlâ ile yakın dostluk demektir. 3) Sûfîler, mutlak suskunluk içindedirler ve ilâhî nûrun etkisi altında şaşkın bir vaziyettedirler.”

“Tasavvuf, bir insanın mânevî ve dînî hayâtının ve işlerinin bir nizâma bağlanmasıdır. Allahü teâlanın velî kulu, dünyâ ile ilgisi kesik olmasına karşılık, dünyâ işlerine tepeden bakmaz ve bu işler hakkında kötü konuşmaz. Yâni dünyâ için ne sevgisi ne de nefreti vardır.”

“Sûfî ne kadar çok üzüntü, acı ve yalnızlık çekerse, Allahü teâlâya o kadar yaklaşır. Hâce Muînüddîn Çeştî, îmânının kuvvetlenmesi için, Allahü teâlânın kendisine daha fazla sıkıntı, acı ve üzüntü vermesi için sürekli duâ ederdi.”

“İnsana her ne gelirse, Allahü teâlâdan gelir.”

“Nefsi firenlemek, Allahü teâlâya yaklaşmak demektir.”

“İnsana sıkıntı ve üzüntü gelirse, günahlarından temizlendiğini düşünmelidir.Bütün muhabbet ve sıkıntıların Allahü teâlâdan geldiğini düşünmelidir.”

“Dünyânın aldatıcı güzelliklerinin ve süslerinin peşinde koşmayın. Bunlar, size sonunda acı getirir.”

“Allahü teâlâdan zenginlik istiyorsanız, kendinizi hırs ve kıskançlıktan koruyun.”

“Allahü teâlâ ile konuşmak isteyen, Kur’ân-ı kerîm okumalıdır.”

“Kanâatkâr olan, ansızın Allahü teâlânın nîmetlerine kavuşur.”

“Allahü teâlâyı hatırlamayanlar, ölüler gibidirler.”

“Dünyâda üç çeşit insan vardır:

1) Her zaman dünyâyı sevip ona tapanlar. 2) Dünyâyı kendilerine düşman bilip onu terk edenler. 3) Dünyâyı ne dost, ne de düşman bilmeyip, orta yol tutanlar. Bunlar, diğer iki sınıftan daha iyidirler.”

KENDİNİ YERDE BULDU

Ferîdüddîn Mes’ûd Genc-i Şeker, bir gün talebeleriyle bir mecliste otururken, birçok esrarlı işlerde usta olan bir yogi içeriye girdi. Gâyesi uzun süredir şöhretini duyduğu velînin mânevî gücünü tesbit etmekti. Genc-i Şeker’i görür görmez kendini yerde bulan yogi, kalkmak istediyse de kalkamadı. Genc-i Şeker ona başını kaldırmasını söyledi, fakat yogi ne başını kaldırabildi, ne de konuşabildi. Genc-i Şeker şiddetle ısrâr edince, yogi büyük bir güçlükle başını kaldırdı ve titrek bir sesle:

“Sizin heybetiniz beni o kadar etkiledi ki, konuşamıyorum.” dedi. Bunun üzerine Genc-i Şeker orada bulunanlara hitâben:

“Bu, kendi gücünün gurûru ile benim karşımda övünmeye gelmişti. Fakat Allahü teâlâ kibirlenmeyi aslâ sevmez. Kibrine tövbe etmemiş olsaydı, ölünceye kadar bu durumda kalırdı.” buyurdu.

Bu durumdan sonra, yogi ve adamları müslüman olup Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in talebelerinden oldu.

İSTEDİĞİN BİR ŞEY VAR MI?

Şems Dâbîr, zamânının bilgili şâirlerinden biriydi. Genc-i Şeker’den ders almıştı. Bir gün hocası Ferîdüddîn Şeker’in huzûrunda bir kasîde okudu. Bu kasîde hocasının çok hoşuna gitti ve ona; “Bu fakirden istediğin bir şey var mı?” diye sordu. O da; “Efendim, annem çok yaşlıdır ve yardıma muhtaçtır. Fakat ben, fakirliğim yüzünden ona karşı vazifemi yapamıyorum.” dedi. Genc-i Şeker; “Pekâlâ, biraz Allah rızâsı için sadaka getir.” dedi. O da biraz bozuk para getirdi. Genc-i Şeker bu parayı oradakilere dağıttı. Bundan sonra Genc-i Şeker, Şems Dâbîr’in zengin olması için duâ etti. Birkaç ay sonra Şems Dâbîr Delhi’deki Sultan Nâsırüddîn Mahmûd tarafından iyi bir vazifeye tâyin edildi. Daha sonra Sultânın hazînedârı oldu. Şems Dâbîr, Sultan Nâsırüddîn’in yerine geçen Sultan Balban zamânında bile bu makamda kaldı ve kalan ömrünü Genc-i Şeker’in bereketiyle refah içinde geçirdi.

FERİD İÇİN BİR ŞEYLER YAPIN

Ferîdüddîn Genc-i Şeker herkesi sever ve bağışlardı. Kendisini öldürmeye gelen en azılı düşmanlarını bile bağışlar ve kimseyi sıkıntı içinde görmeye dayanamaz, derhâl yardım elini uzatırdı. Acûzân’da bir memur, bir gün Genc-i Şeker’den hükümetin tâkibâtına karşı yardım istedi. Genc-i Şeker’in yumuşak kalbi anlatılanlara çok üzüldü. Vâliye bir mesaj yazarak; “Ferîd için bir iyilik yapın ve bu fakir arkadaşı cezâlandırmayın.” ricâsında bulundu. Fakat vâli söz dinlemedi, aksine o kişiyi daha da sıkıntıya soktu. Genc-i Şeker, vâliye kızacak veya kendi talebesi ve çok âdil bir insan olan sultâna bildirecek yerde, o kişiye haber göndererek; “Anlaşılıyor ki, sen de emrin altındaki insanların sıkıntılarına kulağını tıkamışsın.” dedi. Vâli kabahatini anladı ve; “Evet ben katı kalbliyim, fakat bugün tövbe ediyorum. Bundan sonra kimseye sıkıntı vermeyeceğim.” dedi.

Bir zaman sonra da vâli memurdan memnun oldu ve onu mükâfatlandırdı. Özür dileyerek, kimseye sıkıntı vermeyeceğini ifâde etmek üzere Genc-i Şeker’in dergâhına geldi. Böylece zâlimle mazlumun davranışını, sâdece sevgi ve ihsân yoluyla düzeltmiş oldu.

1) Kâmûs-ul-A’lâm; c.5, s.3404

2) Siyer-ül-Evliyâ

3) Râhat-ül-Kulûb (Nizâmüddîn Evliyâ)

4) Fevâid-üs-Sâlihîn

5) Delîl-ül-Ârifîn

6) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye (49. Baskı); s.1149

7) Siyer-ül-Aktâb; s.161

8) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.58, 73

9) Hediyyet-ül-Ârifîn; c.1, s.201

10) Nesâyim-ül-Mehabbe; s.326

11) Persian Literature; c.2, s.941

12) Esrâr-ül-Evliyâ (Bedreddîn İshak Luknov-1876)

13) Sefînet-ül-Evliyâ; s.96

14) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.287

15) Cevâhir-i Ferîdi (AliAsgar Çiştî, Lahor, 1884)

16) The Big five of India in Sufism; s.50

17) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.271