Kategori arşivi: H

Hüseyin bin Ahmed el-Musuli

On beşinci yüzyılda Suriye ve Irak’ta yaşamış velîlerden. İsmi, Hüseyin bin Ahmed bin Hüseyin’dir. Aslen Haleb’li olduğu halde Mûsul’a gelip yerleştiği için Mûsulî diye anıldı. İbn-i Atânî diye meşhûr olmuştur. Doğum târihi bilinmemektedir.

Haleb’de dünyâya gelen Hüseyin bin Ahmed hazretleri, küçük yaştan îtibâren ilim tahsîl etti. Zamânındaki âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Mûsul’a gelip orada yerleşti. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek bir âlim ve tasavvuf yolunda olgun bir velî oldu. Bilhassa Şâfiî fıkhında âlim idi. İnsanlaraAllahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı. Onların dünyâ ve âhirette saâdet ve mutluluğa kavuşmaları için gayret etti. Birçok kerâmetleri görüldü. Ömrünün sonuna doğru hac ibâdetini yerine getirmek üzere Hicaz’a gitti. Medîne-i münevverede sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîflerini ziyâretle, feyizlerinden istifâde etti. Mekke-i mükerremeye gidip hac vazîfesini yerine getirdi. 1506 (H.912) senesinde Mekke-i mükerremede vefât edip orada defnedildi.

İbn-i Hanbelî onun vefâtından sonra gördüğü bir kerâmetini şöyle anlattı:

“Ben, Hüseyin bin Ahmed ile birlikte hacca gitmiştim. Mekke-i mükerremeye vardıktan sonra, Arafat’ta vakfeye durmuştuk. Beni yanına çağırıp; “Ben ömrümün sonuna geldim. Bu mübârek topraklardan gitmek istemiyorum. Sana vasiyetlerimi bildireyim.” buyurdu. Az zaman sonra da vefât etti. Lâkin o sene Mekke-i mükerremede çok su sıkıntısı vardı. Onun cenâzesini yıkamak için suyu nereden bulurum diye düşünürken, yanıma yüksek sesle konuşan birisi geldi ve; “Hüseyin bin Ahmed vefât mı etti?” dedi. Ben; “Evet.” deyince; “Neden bu kadar düşünceli duruyorsun?” diye sordu. Ben; “Yalnızım ve su sıkıntısı da var. Onun techîz ve tekfînini yalnız nasıl yaparım ve gasli için suyu nereden bulurum?” dedim. O zaman bana; “Sen burada bekle ve ayrılma.” deyip gitti. Aradan biraz zaman geçince, bir de baktım, o kimse, ellerinde birer testi su ve kefen bulunan bir toplulukla berâber geldi. Yanıma gelir gelmez hazretin cenâzesini yıkamaya başladılar. Yakın bir kabristana kabrini kazıp, berâberce defnettik. Bana hepsi tâziyette bulunup yanımdan ayrıldılar. Onların kim olduklarını ve nereden geldiklerini bilmiyordum.

Birkaç gece sonra, Hüseyin bin Ahmed hazretlerini rüyâmda beyaz elbiseler içinde, bağ ve bahçeler arasında sevinçli bir şekilde gördüm. Bana; “Allahü teâlânın rahmeti senin üzerine olsun. Sen beni sâlih kimselerle birlikte çok güzel techîz ve tekfîn ettin.” buyurdu.”

1) Şezerâtü’z-Zeheb; c.8, s.57
2) Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.1, s.405

Hüsâmeddîn Pârisâ Belhî

Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin yüksek talebelerinden ve halîfelerinden. Mevlânâ Hüsâmeddîn de denilmektedir. Hal tercümesi hakkında fazla bilgi bulunmayan Hüsâmeddîn Pârisâ, dokuzuncu asrın ikinci yarısında vefât etti. Kabri Belh şehrindedir.

Hâce Hüsâmeddîn, önceleri Şâh-ıNakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin talebelerindendi. Şâh-ı Nakşibend, bunun mânevî terbiye ve yetişmesini Hâce Alâeddîn-i Attâr’a bırakınca, artık Alâeddîn-i Attâr’ın derslerine devâm etti. O büyük zâtın huzur ve sohbetinde bulunmakla kemâle gelip, zamânının velîlerinden oldu.

Dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmekte son derece gayretli ve titizdi. Haramlardan çok sakınmakla birlikte, şüphelileri de terkederdi. Teheccüd, işrak ve duhâ namazlarını hiç terketmezdi. Çok kerâmetleri görülmüştür.

Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri şöyle anlatır: “Bir zaman hocam Yâkûb-i Çerhî’nin sohbetinde bulunmak üzere yanına gidiyordum. Belh’te Hüsâmeddîn Pârisâ’ya rastladım. BanaNakşibendiyye yolunu kendilerinden öğrenmem ve benimsemem için telkinde bulundular. Mevlânâ Yâkub’un hizmetine erişmek niyetinde olduğum için kabul etmedim. Israrda devâm ettiler. İçim çekmedi. Nihâyet; “Öyleyse râzı olun da size bu tarîkatın husûsî yolunu göstereyim. Şâyet bâzı tâlipler bu yolda terbiye edilmek için size başvuracak olursa, her şey malûmunuz olsun…” dediler.

Oradan ayrılıp Taşkend’e geldiğimde, bu yolda bulunmak arzusunda olan bâzı kimseler yanıma gelerek, bu yolun husûsiyetlerini anlatmamı istediler. Ben de, HâceHüsâmeddîn’in bana anlattıklarını onlara anlattım. Böylece Belh şehrinde HâceHüsâmeddîn’in bana bu yolun husûsiyetlerini ısrarla anlatmasındaki hikmet meydana çıkmış oldu. Bu hâlin, onun bir kerâmeti olduğunu anladım.”

Yine Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri anlatır: “Hüsâmeddîn Pârisâ zamânını iyi değerlendirir ve hiç bir ânını boşa geçirmezdi.Sabah namazından ikindiye kadar insanlara nasîhat eder, onların suâllerine cevap verirdi. İkindi namazından sonra husûsî odasına çekilir, sabaha kadar ibâdet ve tâatla meşgûl olurdu.”

Mevlânâ Hüsâmeddîn Pârisâ Belhî buyurdu ki: “Yemeğe ve her hayırlı işe başlarken Besmele okumak lâzımdır. Terk olunmamalıdır. Her hayırlı işe Besmele ile başlamak, gafleti giderip, Allahü teâlâyı hatırlamaya vesîledir.”

1) Reşehât Ayn-ül-Hayât (Arabî); s.78
2) Reşehât Ayn-ül-Hayât (Osmanlıca); s.143
3) El-Hadâikü’l-Verdiyye; s.614
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.98

Hüsameddin Nakşi

İstanbul evliyâsından. İstanbul’da Aksaray semtinde Ebekadın mahallesinde 1770 (H.1184) senesinde doğdu. Babası, Dîvân-ı hümâyûn dâhiliyye, içişleri kalemi serhalifesi Seyyid Muhammed Fehim Efendidir.

Dört yaşında mektebe başladı. Zekî olduğu için kısa zamandaKur’ân-ı kerîmi eberledi. Dokuz yaşlarında hâfızlığını tamamlayıp zamânın meşhur kırâat âlimi Meşâyıhil-kurrâ Yûsufzâde el-Hac Hâfız Sâlih Efendinin huzûrunda Kur’ân-ı kerîmi ezberden yedi saatte okudu. Bundan sonra Fâtih Sultan MehmedCâmiinde ilim tahsîline başlayıp, Kastamonulu Ömer Efendiden sarf ilmi öğrenmeye başladı. Bu sırada babası vefât etti. Babasından kalan mîrâsdan hiç mal almayıp kendini ilme verdi. Tahsîlini tamamladıktan sonra, Eyüp Sultan’daki Zal Mahmûd Paşa Câmii yanındaki medresenin bir odasına yerleşti. Konevî Ali Efendiden hadîs usûlü ilmini öğrendi ve Sahîh-i Buhârî’yi okudu. Kuru Sebîlli Es’ad Efendiden tefsîr ilmini öğrendi ve Kâdı Beydâvî tefsîrini okudu. O devirde İdris köşkü denilen yerdeki Hâtuniyye Tekkesi şeyhi ve tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyye şeyhlerinden Ahıskalı Hacı Selîm Efendiden dînî yüksek ilimleri okuyup icâzet aldı.Sonra Bursa’ya gitti. Bursalı Hâce Muhammed Emîn Efendinin derslerinde ve sohbetlerinde bulundu.Dergâhın imâmlığını yaptı. Bu hocasının yanında tasavvufta bir hayli yol katetti. Onun vefâtı üzerine mânevî işâretiyle tekrar İstanbul’a dönüp Eyüp Sultan semtinde Hâtuniyye Tekkesinin şeyhi HâceSelîm Efendinin sohbetlerine devâm etti. Ondan Fârisî öğrendi. Tasavvufa dâir olan Mesnevî-i Şerîf ve Fusûs-ul-Hikem kitaplarını okudu. Bunun da vefâtından sonra Yenikapı dışındaki Merkez Efendi Dergâhına gitti. Burada Mesnevî okumakla meşgûl oldu. Bir müddet kaldıktan sonra Kocamustafapaşa Dergâhına gidip Mesnevî okudu.

1831 (H.1247) senesinde Tüccarbaşı Hacı Mahmûd Efendi ile hacca gitti.İstanbul’a dönüşünde kendi talebelerinden Sünbüliye tarîkatı şeyhi Hacı Muhammed Sûfî EfendininYedikule civârındaki Hacı Evhadüddîn Dergâhına yerleşip bir müddet orada kaldı.

Bu medresede Mesnevî, Sahîh-i Buhârî, KâdıBeydâvî Tefsîri, Mesâbîh-i Şerîf ve Şir’at-ül-İslâm, Delâil-i Hayrât kitaplarını okuttu. Son olarak Eyüp Sultancivârındaki Hâtuniyye Dergâhına yerleşip ömrünün sonuna kadar burada kaldı. Bu sırada tefsîr, hadîs dersleri verdi. On sene müddetle ilim öğretip, insanlara rehberlik yaptı.

Az yer, az içerdi. Diğer zamanlarında sebze ile yetinirdi. Yemelerine bu sûrette dikkat ettiğinden sıhhatleri dâimâ îtidâl üzere olur, vücudlarında hastalık pek seyrek görülürdü. Hüsâmeddîn Efendi ilmini tamamlayıp, icâzetini alıp, müderris olarak artık mühim bir mevkı sâhibi olmak kendisine pek kolay iken buna rağbet etmeyip, mânevî olgunluklar kazanmayı tercih edip, Eyüp’te bulunan Zâl Mahmûd Paşa Medresesinde bir hücrede yerleşip garibâne yaşamayı tercih etmiştir. Talebeliğinde bir taraftan dînî ilimleri öğrenirken, zengin bir âilenin çocuğu olmasına rağmen son derece sabır ve kanâat içinde nefsiyle mücâdele üzere yaşamıştır. 96 senelik ömrünü ya bir medrese odasında, yâhut dergâh odasında yalnız başına geçirmiştir.

Ömrünün sonuna kadar her verdiği dersden, vâz u nasîhatlerinden dolayı kimseden bir ücret almamış, bunları sırf Allahü teâlânın rızâsı için yapmış, insanları dînen, ahlâken ve amel bakımından aydınlatmıştır. Ahlâkında, âdetlerinde, söz ve işlerinde, insanlara muâmelelerinde yapmacıktan, riyâ ve gösterişten uzak kalmıştır. Vakitlerinin çoğunu gece kaldığı odasında geçirmekle berâber, bey, dilenci kim olursa olsun herkesle görüşür, sâde ve açık sohbet eder ve herkese eşit muâmelede bulunurdu. Sohbetlerinden kimse sıkılmaz, bilakis lezzet alırlardı. Latîfeleri, sünnet-i seniyye dâhilinde olurdu. Rahat konuşur kimseden çekinmezdi.

Talebelerinden birisi anlatır: Bir Cumâ gecesi Mesnevî’den ertesi günkü derse bakıyordum. Bir yeri anlayamamıştım. Çok uğraştığım halde halledemedim. Âciz kalarak, bakalım hocam yarın burayı nasıl açıklayacak diye kapadım. Ertesi gün derse gittim. Ders sırasında sıra o beytin açıklamasına geldi. İçimden dikkatlice dinliyeyim de kavrıyayım dedim. Hocam beyti gâyet güzel açıkladı. Açıklamasının sonunda bana dönerek; “Artık yapabilir misin?” buyurdu.

Çok cömert ve güzel ahlâklı idi. Yanında, altın, gümüş ile toprak ve saksı parçası eşitti. Allahü teâlânın rızâsından başka bir şey düşünmezdi. Sözlerinde hal ve işlerinde tevekkül sâhibiydi.Halktan biriymiş gibi görünürdü. Sünnet-i seniyyeye de bağlılıkta çok gayret gösterirdi. Talebelerine ve sevenlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Nâfile ibâdet de çok yapardı, fakat nâfileleri insanlardan gizlerdi.

1863 (H.1280) senesinde hastalandı. Fıtır Bayramı günü güneş batmasından sonra vefât etti. Cenâze namazı Eyüp Câmiinde kılındı. Kabri, ders verdiği câminin doğusunda bulunan minârenin bitişiğindedir. Cennetmekân Abdülazîz Hanın arzusu üzerine kabrinin etrâfına mermer çerçeveli bir sed ve üzerine, baş ve ayak taraflarına iki mermer sütun güzel bir şebeke konmuştur. Kabrinde bir heybet ve nûrâniyet vardır. Ziyâretçilerin gönlünde mânevî bir ferahlık hâsıl eder. Gidecekleri yere çoğunlukla vâsıtaya binmeden yürüyerek giderdi. Meselâ Yedikule’denEyüp’e ve Gümüşsuyu’na kadar yürüyerek gelir giderdi. O zaman yetmiş yaşlarını geçmişti. Doksan altı yaşına kadar, öğretmek ve öğrenmekle meşgûl oldu. Şeyh Mustafa Vahyî Efendi bir eserinde onun hakkında; “Doksan altı yaşına kadar öğretmek ve öğrenmekle meşgûl olup, “Beşikten mezara kadar ilim tahsîl ediniz.” hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar oldu.” demiştir.

Eser yazmaya rağbet etmemiştir. Bununla berâber üç eserinden bahsedilmiştir. Bunlar: 1) Mesnevî-i Şerîf’in ilk beyti üzerine ince mânâları bildiren bir risâle, 2) Buhârî üzerine Arapça bir şerhi, 3) İmâm-ı Tirmizî’nin derlediği Şemâil-i Şerîf-i Nebeviyye Tercümesi’dir.

1) Tenşît-ül-Muhibbîn bi Menâkıb-ı Hüsâmeddîn, (Şeyh Elif Efendi); s.4

Hüsâmeddîn Mültânî

Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. Doğum târihi belli değildir. Nizâmüddîn-i Evliyânın sohbetlerinde bulunarak yetişti. İslâmiyetin emirlerini yerine getirmekte, hocasına olan muhabbet ve bağlılıkta, diğer arkadaşlarından ilerideydi. Hâce hazretleri bu talebesi hakkında; “Dehli, onun himâyesindedir” buyururdu.

Gönlü her ân Allahü teâlâ ile olan Hüsâmeddîn Mültânî, başka şeylerle pek ilgilenmezdi. Düşüncesi yalnız bu olduğundan, kendinden geçmiş hâlde bulunurdu.

Hüsâmeddîn Mültânî bir gün, omuzunda seccâdesi ile bir yerden geçiyordu. Bir ara seccâdesi omuzundan düştü. Fakat o bunu farkedemedi. Bunu gören birisi, ikâz etmek maksadıyla, “Şeyh! Şeyh!” diye seslendi. O ise, kendisinde şeyhlik sıfatı görmediği için, bu sesin kendisine hitâb ettiğini dahî düşünmemişti. Nihâyet o kimse, koşarak arkasından yetişti. “Kaç defâdır size sesleniyorum, duymadınız mı?” dedi. Buna cevâben: “Sesinizi duydum. Fakat kendimde şeyhlik sıfatı görmediğim için cevap vermedim. Kusûra bakmayın. Alâkanız, îkâzınız için teşekkür ederim.” dedi.

“Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, Ehl-i sünnet îtikâdında olmak, haramlardan sakınmak ve ibâdetlerde gevşeklik göstermemek şarttır.” kâidesini çok iyi bilen Hüsâmeddîn Mültânî, her hâlinin dîne uygun olmasına çok dikkat ederdi. Haramlarla birlikte şüphelilerden de uzak durur, devamlı ihtiyatlı hareket ederdi. Fıkha âit mevzûlarda Hidâye ve Pezdevî’nin usûlünü, tasavvufda da Kût-ül-Kulûb ve İhyâ-ül-Ulûm isimli eserleri sanki ezbere bilirdi.

Hüsâmeddîn Mültânî hazretlerinin hocası Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ, bu yüksek talebesine bir nasîhatinde buyurdu ki: “Evliyâlık yolunda bulunanların meşgûliyeti şu altı şeydir: 1) Nefsin arzularını kırıp, kötülüklerini yok etmek. 2) Devamlı abdestli bulunmak. Tamâmen uyku bastırmadıkça uyumamak ve uyanınca derhâl abdest almak. 3) Çok oruç tutmak. 4) Söylediği bütün sözler doğru olmak. Hak teâlânın zikri olmayan sözü söylemeyip sükût etmek. 5) Kendisini, mânevî olarak terbiye edip yetiştiren hocasını düşünmek, ona bağlılığı devamlı artması ve devamlı olarak Allahü teâlâyı zikretmek. Yaptığı bütün işlerinde O’nun rızâsını düşünmek. 6) Hak teâlâyı düşünmekten başka her hâtırayı, kalbe gelen düşünceyi söküp atmak.”

Hüsâmeddîn Mültânî, Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ’dan icâzet ve hilâfet almakla şereflendiği zaman, hocasından nasîhat etmesini istedi. O da üç defâ; “Dünyâyı terk, dünyâyı terk, dünyâyı terk.” buyurdu. Sonra da; “Kırda bir yere gidip orada yalnız kalmayı tercih etme! Şehirde insanlar arasında bulun ki, senden istifâde etsinler ve insanlardan bir şey bekleme.” dedi.

Bundan sonra Gücerât (Ahmedâbâd) beldesine giden Hüsâmeddîn Mültânî, orada insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl olup,1334 (H.735) senesinde bu şehirde vefât etti. Kabri orada tanınmakta ve ziyâret edilmektedir.

1) Ahbâr-ul-Ahyâr; s.95
2) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.10, s.147

Hübeyre-ül-Basrî

Çeştiyye yolunun büyüklerinden. Zâhirî ve bâtınî ilimler sâhibi bir velî idi. Huzeyfetü’l-Mer’âşî hazretlerinin halîfelerinin ileri gelenlerindendir. Künyesi Emîrüddîn olup, hakkındaki bilgiler çok azdır. Hâce Hübeyret-ül-Basrî diye bilinir. 900 (H.287) yılında vefât etti.

On yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Birçok âlimden din ve âlet, yardımcı ilimleri tahsil etti. Kur’ân-ı kerîmi çok okur, çok ibâdet ve çok duâ eder, Allah aşkından devamlı ağlardı. Bir gün duâ edip ağlarken, gâipten bir ses işitti: “Ey Hübeyr! Seni affedip, bağışladık. Git, Huzeyfetü’l-Mer’âşî’nin hizmetinde bulun!” denildi. Hemen yollara düşüp, Huzeyfetü’l-Mer’âşî hazretlerinin yanına giderek, talebeleri arasına katıldı. Bir seneye varmadan hocasına halîfe oldu. Artık gözü hiçbir dünyâ lezzetini görmüyordu. O kadar şiddetli ağlardı ki, görenler hâline acır; “Artık bu hayattan geçmiş, hemen ölür.” derlerdi. Birçok talebe yetiştirip, insanları Cehennem ateşinden kurtarmak için çalıştı. Talebeleri arasında bir çok velî vardı. Bunlardan en meşhûru Uluvv-i Dîneverî hazretleridir.

Hocası Huzeyfetü’l-Mer’âşî ile bir beldeye gittiklerinde, başlarından geçen hâdiseyi şöyle anlatır:

Huzeyfetü’l-Mer’âşî hazretleri, kendisini karşılamak için toplanan halkı görünce, Allah korkusundan ağlamaya başladı. Yanına biri gelip; “Ey üstâd! Niçin bu kadar ağlayıp sızlayıp, sıkıntı çekmektesin? Yoksa Allahü teâlânın, Rahîm, Kerîm, Gafûr olduğunu bilmiyor musun?” dedi. Huzeyfe hazretleri de; “Allahü teâlâ, bir fırka Cennet’te, bir fırka Cehennem’dedir buyuruyor. Ben acabâ, bunların hangisindeyim. Bunu bilmediğim için ağlıyorum.” buyurdu. Soran kimse; “Senin kendinin ne olduğundan haberin yok, nasıl başkalarına yol gösterirsin?” dedi. Huzeyfetü’l-Mer’âşî, bu söz üzerine kendinden geçip bayıldı. Kendine geldiği zaman orada bulunan herkesin duyduğu, gâibten bir ses geldi: Ses; “Ey Huzeyfe! Biz seni dost edindik, kıyâmet günü seni Cennetlikler arasına koyacağız.” diyordu. Bu müjdeyle orada bulunan üç yüz kadar kâfir müslüman olup, Huzeyfe hazretlerine talebe oldular.

1) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.195
2) Sefînet-ül-Evliyâ; s.28
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.191

Huzeyfet-ül-Mer’âşî

Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda yaşamış meşhur velîlerden. İsmi, Huzeyfe, lakabı Sâdüddîn’dir. Babasının ismi, Katâde’dir. Şam civârında bulunan Mer’âş denilen şehirden olduğu için Mer’âşî nisbesiyle meşhur olmuştur. İbrâhim bin Edhem hazretlerinin talebelerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. 822 (H.207) senesinde vefât etti.

Zamânının âlimlerinden ilim tahsîl etti. Aklî ve naklî ilimlerde yüksek âlim oldu. Birçok velînin sohbetlerinde bulundu. Hızır aleyhisselâmın işâretiyle İbrâhim bin Edhem hazretlerinin huzûruna gitti. Büyük velî İbrâhim bin Edhem hazretlerinin hizmetinde ve sohbetinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Altı ayda kemâl ve olgunluk derecesine ulaştı. İbrâhim bin Edhem hazretleri ona tasavvuf yolunda hırka giydirdi.

Huzeyfet-ül-Mer’âşî, İbrâhim bin Edhem hazretlerine hizmet ettiği sırada birisi gelip ona hizmet etme sebebini sorunca, olup bitenleri şöyle anlattı: “Mekke-i mükerremeye giderken çok acıkmıştık. Kûfe’ye gelince açlıktan yürüyemez oldum.” İbrâhim bin Edhem hazretleri; “Açlıktan kuvvetsiz mi kaldın?” buyurunca; “Evet” dedim. İbrâhim bin Edhem hazretleri hokka, kalem, kâğıt istedi. Bulup getirdim. Besmeleyle birlikte; “Her halde sana güvenilen Rabbim! Her şeyi veren sensin. Sana her an hamd ve şükür ederim. Seni bir an unutmam. Aç, susuz ve çıplak kaldım. İlk üçü benim vazîfemdir, elbette yaparım. Son üçünü sen söz verdin. Senden bekliyorum.” yazıp bana verdi ve; “Dışarı git ve Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey umma ve ilk karşılaştığın kimseye bu kâğıdı ver.” buyurdu. Dışarı çıkınca, deve üstünde biri ile karşılaştım. Kâğıdı ona verdim. O kimse kâğıdı okuyup ağlamaya başladı. “Bunu kim yazdı?” dedi. Ben de; “Câmide birisi yazdı.” dedim. O kimse bir kese altın verdi. İçinde altmış dinâr vardı. O kimseyi sorunca; “O nasrânîdir yâni hıristiyandır” dediler. İbrâhim bin Edhem’e gelip olanları anlattım. İbrâhim bin Edhem; “Keseye elini sürme. Sâhibi şimdi gelir.” buyurdu. Az zaman sonra nasrânî geldi. İbrâhim bin Edhem’in ayaklarına düşüp, elini öptü ve müslüman oldu.”

Huzeyfetü’l-Mer’âşî hazretleri insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp onların dünyâ ve âhirette kurtuluşu için çalıştı. Abdullah bin Hubeyk, Mûsâ bin el-Muallî, Yûsuf bin Esbât, Bişr-i Hâfî, Feyz bin İshak, İbn-i Ebidderdâ, Nebhân bin El-Mugallis gibi zâtlarla görüşüp karşılıklı sohbetlerde bulundu. Haram ve şüphelilerden sakınıp, nefsin istediklerini yapmamak, istemediklerini yapmak sûretiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çalıştı. Çok az yemek yiyerek nefsini tezkiye etti. “Kalp ehlinin gıdâsı ve ruhlarının kuvveti, Kelime-i tayyibe olan Lâ ilâhe illâllahtır.” buyurarak Allahü teâlânın ismini zikretti.

Huzeyfetü’l-Mer’âşî hazretleri mümkün olduğu kadar insanlardan uzak dururdu. “Yapılan iyi ameller arasında insanın evine kapanıp kalmasından ve böylece Allahü teâlâya ibâdet etmesinden daha iyisi olacağını bilmiyorum.” buyururdu.

Abdullah bin Hubeyk’e buyurdu ki: “Dört husûsa yâni gözüne, diline, kalbine ve nefsinin isteklerine dikkat et. Gözün ile harama bakma, kalbinde olandan başka bir şeyi konuşma. Kalbinde müslümanlara karşı kin, hased gibi kötü hisler bulundurma. Nefsinin hevâsına yâni isteklerine uyma.”

Mûsâ bin el-Muallî’ye buyurdu ki: “Yâ Mûsâ! Eğer sende üç haslet, güzel huy varsa, Allahü teâlânın yarattığı her hayırda nasîbin vardır. Amellerini Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için yapmak, kendin için sevdiğini kardeşin için de sevmek, yiyeceklerin helâlinden olmasına dikkat etmek.”

Huzeyfetü’l-Mer’âşî hazretlerinin ikrâm ve ihsânları boldu. Fakir ve muhtaçların ihtiyaçlarını giderirdi. Mümkün olduğu kadar kimseden bir şey kabûl etmezdi. Bilhassa düşük ahlâklı kimselerin hediyelerini almaktan insanları sakındırırdı. O; “Günahkarların ve ahlâkı bozuk kimselerin hediyelerini kabûl etmeyiniz. Eğer kabûl ederseniz, sizin onların kötü fiillerine ve ahlâksız hareketlerine râzı olduğunuz zannedilir.” buyururdu.

İbn-i Ebi’d-Derdâ rahmetullahi aleyh, Huzeyfetü’l-Mer’âşî’ye gelerek; “Bana nasîhat et.” dedi. Huzeyfetü’l-Mer’âşî buyurdu ki: “Yediğin lokmanın nereden geldiğine dikkat et. Nefsinin isteklerine uyarak İslâmiyetin ruhsat, kolaylık taraflarını sana tavsiye eden kimseyle oturma. Eğer Allahü teâlâya gizli olarak ibâdet edersen, istesen de, istemesen de kalbin düzelir.”

Huzeyfetü’l-Mer’âşî buyurdu ki:

“Otururken, samîmî olmayan, yapmacık hareketler yapacağımdan korktuğum için, bir arkadaşımla oturmak istemiyorum.”

“İhlâs, kulun içi ile dışının aynı olmasıdır.”

BİLMEDİĞİM İÇİN AĞLIYORUM

Huzeyfetü’l-Mer’âşî hazretleri Allahü teâlâdan olan korkusu sebebiyle çok ağlardı. Böyle bir zamanda yanına gelen birisi ona dedi ki: “Bu derece ağlayıp sızlamana, ızdırap çekmene sebep nedir? Yoksa Allahü teâlânın Rahîm, çok merhâmetli, Kerîm ve Gafûr olduğunu bilmiyor musun?” dedi. Bunun üzerine Huzeyfetü’l-Mer’âşî hazretleri; “Allahü teâlâ; “Bir fırka Cennet’te, bir fırka Cehennem’dedir.” buyuruyor. Ben bu iki fırkanın acaba hangisindeyim, bunu bilmediğim için ağlıyorum.” dedi. Soran; “Mâdem ki, sen daha kendi hâlini bilmiyorsun, nasıl olur da başkalarına yol gösterirsin?” dedi. Bu sözü duyan Huzeyfet-ül-Mer’âşî hazretleri, çok mânâlar ifâde eden bu sözün tesiriyle düşüp bayıldı. Kendine gelince, “Ey Huzeyfe! Biz seni dost edindik, kıyâmet günü seni Cennetliklerden olarak haşredeceğiz.” diyen bir ses duydu. Bu sesi, o mecliste bulunup da henüz müslüman olmayan üç yüz kişi duyup müslüman olmuşlardır.

1) Sıfâtü’s-Safve; c.4, s.224
2) Sefînetü’l-Evliyâ; s.88
3) Tabakâtü’l-Kübrâ; c.1, s.60
4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (44. Baskı) s. 657, 1073
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.192

Hucvîrî

Büyük velîlerden. İsmi Ali olup, babasınınki ise Osman’dır. El-Cullâbî, El-Hucvîrî, El-Gaznevî nisbeleri vardır. Künyesi Ebü’l-Hasan’dır. Seyyid olup hazret-i Ali’nin onuncu batından torunudur. Dafâ Genc-i Bahş diye de anılır. Sultan Gazneli Mahmûd zamânında 1009 (H.400) senesinde Gazne’de doğdu. Doğum ve vefâtı için başka târihler de rivâyet edilmektedir. Gazne’de doğduğu için Gaznevî, bu şehrin Cüllâb ve Hucvir isimli mahallelerinde ikâmet edip yetiştiği için Cüllâbî ve Hucvîrî denilmiştir. Ömrünün sonunda Lâhor şehrinde yerleşip, vefâtına kadar orada kaldı.Bunun için Lâhorî de denildi. 1072 (H.465) senesinde Lâhor’da vefat etti.

Babası SeyyidOsman bin Ebî Ali, diğer dedeleri gibi herkes tarafından sevilen, hürmet edilen, âlim ve velî bir zât idi. Muhterem annesi de sâliha ve Allahü teâlâdan korkan, haramlardan sakınan bir hâtun idi. BöyleceHucvîrî, haram ve şüphelilerden çok sakınan ve kıymetli bir âilenin evlâdı olarak, ihtimâm ile büyütüldü. Öğrenilmesi lâzım olan ilk ilmi, tasavvufa âit hakîkatleri ve incelikleri babasından öğrendi. Bundan sonra Ebû Fadl Muhammed bin Hasan Hutlî’ye talebe oldu. Onun yanında, fıkıh, tefsîr, hadîs ve başka ilimleri ve tasavvufun inceliklerini öğrendi.Ayrıca Ebû Abbâs Ahmed Sekkânî, Ebû Kâsım Ali Cürcânî, Hâce Ebû Ahmed Muzaffer ve birçok âlimin sohbetinde bulunup, onlardan ilim öğrendi.

Sonra uzun seyahatler yaparak İslâm memleketlerini dolaştı. Sûriye, Türkistan, Kazvin, Hindistan, Irak, Huzistan (İran’ın bir eyâleti), Fâris, Şam, Âzerbaycan, Gürcistan, Horasan ile Mâverâünnehr ve başka yerlere gitti. Gittiği yerlerdeki bütün velî zâtlarla görüşüp sohbet etti.Vefât etmiş büyük âlimlerin de kabirlerini ziyâret edip, çok şeylere kavuştu. Sûriye’ye gittiğinde Şam’da Bilâl-i Habeşî’nin kabrini ziyâret edip, orada bir mikdâr istirahat etti. İstirâhat ederken birara uykuya daldı. RüyâsındaPeygamber efendimizi gördü. Yanında İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe vardı. Bu rüyâdan, İmâm-ı Âzamın ve mezhebinin üstünlüğünü anladı. Bu seyahatlerle ilmi ve anlayışı daha çok genişledi. Bir kısmı kendisinden önce yaşamış, bir kısmı da zamânında bulunmuş olan beş yüze yakın velînin hâl tercümeleri ile sözlerini eserlerinde yazdı. Nakil ve rivâyet husûsundaki ilminin çokluğu ve kitablarında yazdığı fıkhî bilgilerden, onun fıkıh bilgisindeki üstünlüğü anlaşılmaktadır. Arabî ve Fârisî lisanlarını, birinden diğerine tercüme yapabilecek derecede, gâyet mükemmel bilirdi.

Tefsîr ilmi yönünden âyetlerin mânâsını anlama kudreti ve her bir âyette gizli derin mânâları ve gâyeleri tesbitteki mehâreti çok güzeldi. Keşf-ül-Mahcûb adlı eserinde, iki yüz otuz altı âyet-i kerîmenin meâli şerîfleriyle konulara açıklık getirmiştir. Hadîs ilminde de söz sâhibi olanHucvîrî, aynı eserinde konuları açıklamak gâyesiyle, yüz otuz sekiz hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bu eserinde birçok tasavvuf büyüğünün sözlerini nakletmiştir. Fıkıh ilmini Hanefî mezhebine göre tahsil etmiştir. Çok iyi fıkıh tahsili gören Hucvîrî, eserinde; namaz, oruç, zekât ve hac gibi fıkhî konuları açık bir şekilde anlatmıştır.

Zamânında tasavvuf çok yanlış anlaşılmaktaydı. Hucvîrî, tasavvufun mâhiyetini açık açık anlatmak ve tasavvufun nazarî ve amelî kısmını açıklamak, tasavvufî esaslardan herbirini âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfle açıklayarak, dînî emirlerin içinde saklı tasavvufî mânâları denkleştirmek için çalıştı. Böylece tasavvufa sûfîlere kötülük yapan sahte mutasavvıflara karşı, bu alanda eserler yazdı.

Hucvîrî’de dâimâ hakîkatı arayan bir zekâ, doğruyu bulmaya çalışan bir zihin, her alanda serbestçe düşünebilen bir akıl, sıhhatli ve doğru sonuçlara ulaşabilen bir muhâkeme, fikirlerini ve hislerini rahatça açıklayabilmesini sağlayan ilmî bir olgunluk ve medenî bir cesâret mevcud idi.

Hucvîrî uzun seyahatleri tamamladıktan sonra, hocasının işâreti üzerine Lâhor şehrine geldi. Şehrin batı tarafında bulunan Reva Nehri kıyısında yerleşip, orada bir mescid yaptırdı. Nakledildiğine göre bu mescidin inşâası devâm ederken, bâzıları mihrâbın güneye fazla dönülmüş olarak yerleştirildiğini söyleyip îtirâz ettiler. Bunları toplayıp, mescide götürdü. “Bu mihrâba uygun olarak kıbleye dönünüz. Başınızı kaldırıp bakınız. Bakalım Kâbe-i muazzama yönünde bir yanlışlık var mı?” buyurdu. Onlar da emredildiği şekilde hareket ederek, başlarını kaldırıp baktıkları zaman, Allahü teâlânın izniyle aradaki perde kalktı. Mescidin kıble istikâmetinde, tam karşılarında Kâbe’yi gördüler. Bunun üzerine îtirâzlarından vazgeçip, kendisinden özür dilediler. Evliyâya îtirâz edilmeyeceğini daha iyi anladılar. Hucvîrî hazretleri burada bir yandan tâliblere ilim öğretiyor, bir yandan da kitap yazıyordu. Binlerce talebe yetiştirdi. Oranın halkından bir çoğunun müslüman olmalarına vesîle oldu. Hayâtının sonuna kadar burada hizmet etti. Vefât edince, mescidinin yakınında bir yere defnedildi. Sultan Gazneli Mahmûd’un oğlu Sultan İbrâhim Gaznevî, kabri üzerine mükemmel bir türbe yaptırdı. Kabri ziyâret edilmekte, sevenler istifâde etmektedirler. Pakistan’da her yıl, bir hafta müddetle, Hucvîrî hazretlerini anma merâsimleri düzenlenmektedir.

Ali Hucvîrî, herkese karşı merhametli, cömert, eli açık bir zât idi. İhtiyâcı olanlara çok yardım ederdi.

Ali Hucvîrî birçok eser yazmıştır. Bâzıları şunlardır: 1) Keşf-ül-Mahcûb: Hucvîrî’nin en önemli eseri budur. Farsça yazılan ilk tasavvufî eserlerinden biri ve şüphesiz en önemlisidir. Bu eser hakkındaMollaCâmi hazretleri Nefehât-ül-Üns kitabında; “Ali bin Osman Hucvîrî’nin Keşf-ül-Mahcûb’u tasavvuf ilmi konusunda yazılmış meşhûr ve kıymetli eserlerdendir” demektedir. Dârâ Şikûh, Sefînet-ül-Evliyâ adlı eserinde; “Keşf-ül-Mahcûb meşhûr bir eserdir. Hiçbir kimse ona îtirâz edemez. Fars dili ile tasavvuf sahasında onun gibi değerli bir eser yazılmamıştır” demektedir.

2) Kitâb fî Şerh-i Kelâm-il-Hallâc: Hallâc-ı Mensûr ile ilgili bir eserdir. Hucvîrî bu eseri gençlik yıllarında Hallâc-ı Mensûr’a bağlı olduğundan, onunla ilgili olarak yazmıştır. 3) Kitâb-ül-Beyân li Ehl-il-İyân: Tasavvufla ilgilenmeye başladığı ilk yıllarda yazdığı bu eserde, tasavvufî konuları şerhetmiştir. 4) Kitâb-ül-Fenâ vel-Bekâ, 5) Kitâbu Bahr-il-Kulûb, 6) Esâr-ül-Hırak vel-Mülevvenât, 7) Kitâb-ül-Îmân, 8) Er-Riâye bi Hukûkillahi teâlâ, 9) Sevâkıb-ül-Ahbâr, 10) Keşf-ül-Esrâr, 11) Minhâd-üd-Dîn, 12) Dîvân. Son iki eseri, Hucvîrî daha hayatta iken kaybolmuştur.

1) Keşf-ül-Mahcub (İngilizce, Urduca tercümeleri mukaddimesi.)
2) Sefînet-ül-Evliyâ; s.164
3) Nefehât-ül-Üns; s.356
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.148