Kategori arşivi: M

Müştâk Baba

Anadolu’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muhammed Mustafa Müştak Efendidir. Babası Seyyid Süleyman Efendi olup, anneleri tarafından soyu Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerine ulaşır. 1758 (H.1172) senesi Bitlis’te doğdu. 1831 (H.1247) senesi Muş’ta bozuk itikatlı kişiler tarafından şehîd edildi. Kabr-i şerîfi Muş Kabristanlığının orta yerinde olup, ziyâret yeridir.

Müştâk Efendi, tahsîlini Bitlis ve civârında yaptı. Amcası Hacı Mahmûd Hocadan okudu. Kur’ân-ı kerîmi ezberledi.Kırâat ilminde üstün bir dereceye yükseldi.Hattat olup, çok güzel yazı yazardı.

Önceleri Hakkârî beylerinden olan Müştak Kadîrî’nin idâresinde yirmi iki köy vardı. Diğer amcası Hasan Şirvânî’nin sohbetlerinde kalb gözü açıldı. İlâhî aşka tutuldu. Beyliğini ve malını görmez oldu. Hocası Şirvânî’den hiç ayrılmadı. Onun ileri gelen talebelerinden oldu. Yetişip kemâle geldi. İcâzet, diploma ile şereflendi. Her İslâm âlimi gibi hocasını çok sever ve;

“Pîrimiz, sultânımız Hâcı HasanŞirvânî’dir.
Ahseni takvîme hayrân olmuşuz, hayrânıyız.”

beytini çok okurdu.

Tasavvuf yolunun basamaklarından seyr ve sülûku tamamlayınca Bağdât’a gitti. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bu ziyârette mânevî iltifâtlara kavuştu.

Müştâk Efendi, Bağdât’a gidişinin mânevî bir dâvetle olduğunu bildirmektedir.

Bağdât şeyhinden bir nidâ işittim.
O yüksek şâh evliyâlar pâdişâhından
Hazret-i şeyh bana dedi ki: Gel ey Mustafa!

Müştâk Efendi Bağdât’ta, Nakîb-ül-eşrâftan (Seyyid ve şerîflerin işleriyle ilgilenen makâm) icâzet aldı.Müştâk Kâdirî, Bağdât’tan Hindistan’aSerendib’e gitti. Orada Âdem aleyhisselâmın makâmını ziyâret etti. Sonra Hicaz’a gelerek, hac vazîfesini yerine getirdi ve Peygamber efendimizin mübârek kabr-i şerîfini ziyâret etti. Dîvân’ında bu ziyâreti esnâsındaki hudutsuz sevincini şöyle bildirdi:

“Ser-i Livây-i Enbiyâsın, hiç sana olmaz misâl,

Şevkle Müştâk’ınım etmekteyim azmi Hicâz.

Saray-ı devletin dar-ül-emândır yâ Resûlallah.”

Müştâk Kâdirî hazretleri, önce İstanbul’a sonra da Trabzon’a geldi. Halkın pek ziyâde hürmet ve saygısıyla karşılaştı. Sultan Üçüncü Selîm Hanın sadrâzamlarından Yûsuf Ziyâ Paşanın yanında orduyla birlikte gazâya katıldı. Kudüs ve Şam’a uğradı. Kudüs-i şerîfte şu güzel kıt’ayı terennüm eyledi:

Sahrâtullaha bi-ayn-ı ibret,
Kim bakarsa olur ehl-i rikkat,
Kara taş olsa çü kalb-i Müştâk,
Nerm olur bu ne acâib hikmet!”

Müştâk Kâdirî hazretleri 1790-1814 senelerinde İstanbul’a geldi. İstanbul’da iken, Eyyûb Sultan’da Selâmi Efendi Dergâhında ikâmet etti. Müştâk Efendi Bitlis’e döndüklerinde İbrâhim-i Edhem ismini verdikleri bir oğlu oldu. Bu oğlu Edhem Baba adıyla meşhûr oldu. Müştâk Efendi, iki kızından birini saraydan Ahmed Beye, diğerini Ahmed Muhlis Paşaya nikâhladı. İstanbul’da iken, âlimlerin meşhurlarından Hoca Neş’et Efendi ile görüştü.Onunla Mesnevî ve hadîs-i şerîf üzerinde sohbette bulundu. Müştâk Efendi, Dîvân’ında bu konuda; “Hazret-i Neş’et gibi üstâda hemdem olmuşum.” diye yazmaktadır.

Müştâk Efendi, Konya’ya hazret-i Mevlânâ’yı ziyârete gitti. Orada bereketlenmek için Mesnevî-i Şerîf okuttu. Konya eşrâfından çok yakınlık ve sevgi gördü. Müştâk Efendi, İstanbul’a oradan daMuş’a giderek insanlara ilim öğretmeye devâm etti. Ayrıca, Erzurum’a da uğradı. Orada bir çilehânesi vardı. Çok talebe yetiştirdi. Kendilerine icâzet, diploma verdiği talebelerinin en meşhûrları şunlardır: Oğlu Hacı İbrâhim Edhem Bâbâ Efendi, İstanbul’da Etyemez’de Gümüş Baba Dergâhı şeyhi Seyyid Sa’dullah Efendi, Erzurum’da İbrâhim-i Edhem Efendi, İstanbul Haseki’de Başmak Şerif Dergâhı şeyhi Musullu Baba Efendi, Mehmed Celâl Paşa, Ahmed Cemâl Paşa ve başkalarıdır.

Müştâk Efendi; uzun boylu, geniş göğüslü, nûrânî yüzlü, elâ gözlü, çekme burunlu, heybetli, sohbeti hoş, fakir ve fukâraya yardımı çok seven bir zâttı.

Müştâk Efendi, Hakkârî beylerinden olduğu halde dünyâ malı ve rütbelerinden yüz çevirmişti. Babalarından kendilerinin idâresine giren yirmi yedi köydeki ne kadar mal varlığı ve geliri varsa, hepsini terk etmişti. Mânevî saltanat ona, dünyânın yanında üstün ve kıymetli olmuştu. Kâdirî yolu önde gelenleri arasına girmişti.

Müştâk Efendi elini ne zaman cebine soksa avuç avuç altın çıkarırdı.

Müştâk Efendinin ömrü, insanlara hizmetle geçti. Muş’ta iken bozuk îtikâd sâhibi kimselerin hücûmuna uğradı. Evinde seccâdesi üzerinde ibâdetle meşgûl iken boğularak şehîd edildi. Seccâdesinin altından bir kağıda yazılı şu na’t-ı şerîf çıktı.

“Yâ Resûlallah! Ulüvv ü şân senin,

Server-i kevneynsin, fermân senin,
Dest-i hükmünde şehâ çevgân senin
Top senin, cevlân senin, meydân senin,
Söz senin, sohbet senin, devrân senin.”

Müştâk Efendi, şehâdetini önceden dostlarına haber vermişti. Kendisi bu ilâhî takdîre boyun eğdi. Şehîd edildiğinde yetmiş beş yaşındaydı. Bir gün kırk kurban kestirip, etini fakir fukarâya dağıttırdı. Sonra da dergâhında el açıp; “Yâ Rabbî! Bu âciz kuluna şehîdlik rütbesini ihsân et. Ancak o zaman sevgili kulun Hasan’ına kavuşurum.” diye duâ ve niyâzda bulundu. Duâsı kabûl edildi.

Cânânı buldu hasta gönül, cânı istemez,
Bir hastadır ki çâre-i Lokmânı istemez.
Zencîr-i zülf ile Pâbend olan gönül,
Bâğ-ı cinânda sünbül ü reyhânı istemez.
Ehl-i kemâle nazîm bildirdi kendini,
Müştâk, eğerçi şöhret ile şânı istemez.”

Müştâk Efendinin Fârisî dilinde çok kıymetli şiirleri vardır. Eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Dîvân, 2) Âsâr-ı Müştâk Esrâr-ı Uşşâk, 3) Mektûbât-ı Müştâk, 4) Bahârnâme.

UNUTULAN ÇAKI

Müştâk Kâdirî hazretlerinin Erzurum’da konağı ve meyve bahçeleri vardı. Müştâk Efendi burada dinlenirdi. Bir zaman Müştâk Kâdirî hazretleri İstanbul’a gittiler. O sırada Erzurum’daki evinin bahçesinde meyveler ve sebzeler yetişmiş, olgunlaşmıştı. Bahçıvan bunları toplarken; “Âh Müştâk Efendi hazretleri burada olsaydı tâzece bunlardan ona takdim eder, o da bana bahşiş verirdi.” diye gönlünden geçirdi. O sırada Müştâk Efendi evden çıkıp yanına geldi ve bahçıvana selâm verdi.Oradaki çimenlerin üzerine oturdu. Bahçıvan ile konuşup hal hatır sordu. Bahçıvan bu hâle şaşırdı. Hemen meyvelerden toplayıp getirdi. Müştâk Efendi de cebinden sedef çakısını çıkarıp, bir iki tane meyve soyup yedi. Koynundan bir avuç altın çıkarıp bahçıvana bahşiş verdi. Sonra da geldiği gibi eve girdi. Fakat çakısını unuttu. Bunu gören bahçıvan çakıyı alarak arkasından koştu ve evinin kapısını çaldı. Kapıya evin hanımı çıktı. Ona; “Efendi hazretleri az önce çakıyı bahçede unutmuşlar. Onu getirdim.” dedi. Evin hanımı ve hizmetçiler bu işe şaşıp; “Efendi hazretleri burada değil, İstanbul’da biliyorsun.” dediler. Hanımı çakıya baktığında onun Müştâk Efendiye âid olduğunu anladı ve çakıyı alıp sakladı. Üç ay sonra Müştâk Efendi İstanbul’dan geri döndü. Durumu hanımı kendilerine anlattığında, Müştâk Efendi; “Bunlar olan şeylerdir. Bahçıvan bizi çağırmıştı. Biz de gönlü hoş olsun diyerek geliverdik. Sonra da gittik.” buyurdu. Çakıyı ise bahçıvana hediye ettiler.

1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.119
2) Risâle-i Müştâkiyye (Süleymâniye Kütüphânesi, Yazma Bağışlar Kısmı, No: 3220)
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c. 18, s. 166

Müstekimzâde Süleymân Sâdeddîn Efendi

Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin talebelerinden, âlim ve velî. İsmi, Süleymân Sâdeddîn’dir. Babası, Muhammed Müstekîm Efendinin oğlu müderris Muhammed Emîn Efendidir. Annesi ise Ümmü Gülsüm Hanımdır. 1719 (H.1131) senesinde İstanbul’da doğdu. Müstekîmzâde nâmıyla anıldı. Ebü’l-Mevâhib künyesi verildi. İstanbûlî, Ma’sûmî, Emînî lakablarını aldı. 1787 (H.1202) senesinde vefât etti. İstanbul Zeyrek’te, Soğukkuyu Pîrî PaşaMedresesi kabristanında, hocası Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin ayağı ucuna defnedildi.

Önce babasında okudu. Sonra, FâtihCâmii imâmı Seyyid Yûsuf Efendiden fıkıh bilgilerini ve Kur’ân-ı kerîmin kırâat şekillerini öğrendi. Pâdişâhın has doktorlarının başı olan Hayâtîzâde Mustafa Feyzî Efendiden de ilim öğrenip, 1730 senesinde icâzet aldı. Zamânın ileri gelen müderrislerinden Yemlihâ Hasan Efendiden, Saray hocalarından Hâfız Mehmed Efendiden, Babadağlı Süleymân Efendiden ve Seyyid Mehmed Hâkim Efendiden çeşitli ilimleri,Şeyh Abbâs Resîm Efendiden Farsçayı öğreni. Sonra Üsküdar’da Vâlide Câmii vâizi Îsâzâde Şeyh MehmedSâlihEfendi vâsıtasıyla, Abdülganî Nablüsî Şâmî hazretlerinin hadîs-i şerîf ilmiyle ilgili anlattığı bilgileri öğrendi. Fındıkzâde İbrâhim Efendi, Eğrikapılı Mehmed RâsimEfendi ve KâtipzâdeMehmed Refî Efendiden hat dersleri aldı.

Müstakîmzâde Süleymân Sâdeddîn Efendi, en sonunda İstanbul’daki büyük velîlerden Mehmed Emin Tokâdî hazretlerini tanımak ve ona talebe olmakla şereflendi.

Müstekimzâde Süleymân Sâdeddîn Efendi vâsıtasıyla, pekçok kimse Mehmed Emin Tokâdî hazretlerini tanıyıp sohbetine kavuşmuştur.

Mehmed Emin Tokâdî, Ahmed-i Yekdest hazretlerinin, o da Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin halîfesiydi. Müstekîmzâde Süleymân Sâdeddîn Efendi böyle büyük bir zât olan Mehmed Emin Tokâdî hazretlerinin sohbetleriyle yetişip kemâle geldi. Nefsini tasfiye ve kalbini tezkiye eyledi.

Müstekîmzâde Süleymân Sâdeddîn Efendi hocasının ve yirmi gün sonra da annesinin 1745 (H.1158) senesinde vefâtları üzerine çok üzüldü. Bursa taraflarına bir seyâhatte bulunup, o yerlerdeki velîlerin kabirlerini ziyâret eyledi. Geri dönüp İstanbul’da ilim ve ibâdet yanında, ilmî çalışmalar yaptı. Yazı yazarak maîşetini temin etti. Kendisine her ne kadar müderrislik teklif edildi ise de kabûl buyurmadı. Fakr-u zarûret içinde de olsa, pek kıymetli eserler yazıp, gelenlere bir şeyler anlatmayı tercih etti. Ömrünün sonuna doğru felç oldu. Yine de durup dinlenmeden kitap yazıp talebe yetiştirdi. 1787 (H.1202) senesi Şevvâl ayının yirmi ikisinde Pazar günü vefât eyledi. Akrabâsından Eyyûb SultanCâmii vâiziYahyâzâde Şeyh Mehmed Sâdeddîn Efendinin imâmetinde, Fâtih Câmiinde kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılındı.Sonra hocası Mehmed Emin Tokâdî hazretlerinin ZeyrekSoğukkuyu Câmii mezarlığındaki kabrinin ayak ucuna defnedildi. Hayâtında o büyük zâta talebe olmakla şereflenen Süleymân Sâdeddîn Efendi, vefâtında da ona yakın olmakla şereflendi. Hocasının kabir taşındaki ibâreyi o yazmış ve bu yazı mezar taşı üzerine nakşedilmiştir.

Müstekîmzâde Süleymân Sâdeddîn Efendi resmî vazîfe ile meşgûl olmamasının da verdiği rahatlıkla çok kitap yazdı. İmâm-ıRabânî hazretlerinin Mektûbât’ını Türkçeye tercüme etti. İstanbul kütüphânelerinde Müstekîmzâde’ye âit, büyüklü küçüklü 136 kitap vardır. Yangın ve benzeri sebeplerle, eserlerinin bir kısmının kaybolması da mümkündür. Diğer eserlerinden bâzıları şunlardır:

Şerh-i Dîvân-ı Hazret-i Ali,Devhat-ül-Meşâyıh, Tuhfe-i Hattâtîn, Tercüme-i Fıkh-ı Ekber, Risâle-i Tâc, Risâle-i Ebeveyn, Risâle-i Salât-ül-Vüstâ, Risâle-i Âdâb-i Ulil-Elbâb, Menâkıb-ı Eshâb-ı Bedr, Menâkıb-ı İmâm-ı Âzam, Akîdet-üs-Sûfiyye, Şifâ-üs-Sudûr lin-Nesl-in-Nûr, Tenvîr-ül-Emâne, Mir’ât-üs-Safâ fî Nuhbet-i Esmâ-il-Mustafâ, El-İrâdet-ül-İlliyye fil-İrâdet-il-Cüz’iyyet-il-Külliyye, El-Makâlet-in-Nizâfe, Teşnîf-ül-Ezher bi-Ta’rîf-il-Ahmer, Şerh-i Evrâd-ı İmâm Süheylî, Cihâz-ül-Ma’cûn fî Halâs-üt-Tâ’ûn, Mürşîd-ül-Müteehhilîn Tercümesi, Tercüme-i Risâle-i “Men arafe”, Ahid-Nâme, Hilye-i Nebeviyye ve Hulefâ-ı Erba’a, Ma’kûlât-ı Nevriyye, Sürûr-üt-Tâlibîn, El-Ukûd-ül-Lü’lüiyye fî Tarîk-is-Saâdet-il-Mevleviyye, Hakîkat-il-Yakîn ve Zülfet-it-Temkîn, Nüzhet-ül-Evliyâ, Hülâsat-ül-Hediyye, Risâle-i Melâmiyye-i Bayrâmiyye-i Settâriyye, Iddet-ül-Bedûr fî Aded-is-Sinîn veş-Şehûr, Mecellet-ün-Nisâb fin-Neseb vel-Künâ vel-Elkâb, Zeyl-i Dâsıtân-ı Âl-i Osmân, Bâb-ül-Âdâb li-Ülil-Elbâb, Düstûr-i Amel-i Şâhâne, Tarsûs fî Fevâid-il-Bergûs, Kânûn-ül-Edeb Tercümesi, Şerh-i Müntehâbât-ı Fütûhât. Kitaplarından bir kısmı çeşitli zamanlarda yayınlandı. Çok kimsenin istifâdesi temin edildi. Bilhassa yazdığı Terâcim-i Ahvâl (biyografi) kitaplarında, evliyâ ve âlimleri, hattatlar ile diğer büyüklerin hayatlarını anlatarak onların hâtıralarının yâd edilmesine vesîle oldu.

Müstekîmzâde’nin pek nefîs bir üslupla yazdığı şiirlerinden bir kıtası şöyledir:

Yâ Rab! Kalemim mûy-i fenâdan sakla,
Tahrîrimi ta’n-ı süfehâdan sakla,
Tevfikin idüp kanda gidersem rehber,
Şehrâh-ı şerîatte hatâdan sakla!

ÇOK YÜKSEK ZÂTTIR

Müstakimzâde Süleymân Efendi, MehmedEmîn Tokâdî hazretlerine talebe olmasını şöyle anlatır:

“…Şeyhülislâm Hâmid Efendi Medresesinin müderrisi,Hâcegân yolunun büyüklerinden ihtiyâr ve mübârek bir zât idi. Bu zât haftada iki gün medresede ders verirdi. Ondan, Akâid-i MollaCelâl’i okuyordum. Böylece derse devâm ediyordum. Birgün ders sırasında, mübârek bir zât dershâneye geldi. Bu zâtı sâdece şahsen tanıyordum. Bu mübârek zât bize ders veren hoca ile ahbablığı olduğundan, bâzan medreseye gelirmiş. O içeri girince, bize ders veren hoca ona hürmet göstererek, dersi kesip, tehir etti, sözü o zâta bıraktı. Gelen zât da sohbete başladı. Sohbet sırasında bana iltifât göstererek, tasavvufî bahislerden ve dînin emirlerine uyma husûsunda öyle şeyler anlattı ki, dinleyenler çok istifâde ettiler. Ben sohbet sırasında gözyaşlarımı tutamayıp ağlamaya başladım. Nihâyet sohbetini bitirip, gitmek üzere kalktı ve hürmetle uğurlandı. Ben bu zâta tutulup, hayrân oldum, kendisinden istifâde için kim olduğunu öğrenmek istedim. “Bu zât, Şeyh Mehmed Emîn Tokâdî’dir. Çok yüksek bir zâttır.” dediler. Meğer Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri bizim dershânemize gelmeden biraz önce, kendi evinde toplananlara sohbet etmiş ve onlara şöyle demiş: “Hayli zamandır ortalıkta dolaşan bir av vardır. Onu saâdet tuzağına düşürmek niyetindeyiz!” Bu sözü söyleyip bizim medresemize gelerek sohbet ettikten sonra, evindeki cemâat dağılmadan tekrar evine dönmüş. Ben böylece onu tanıyıp iltifâtına mazhar olduktan sonra huzûruna gitmeyi çok arzu ediyordum. Nihâyet 1736 senesinde Rebîül-evvel ayında bir Pazar günü seher vaktinde evine gittim. Kapıyı çalmadan beni karşılayıp, içeri aldı. Çok iltifât gösterip, talebeliğe kabûl etti. Böylece Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine talebe oldum. Bir sene sohbetine gelip gitmek sûretiyle, feyzinden istifâde ederek edeb öğrendim. Bana hâlimi gizlememi emretti. Sonra ikinci seneden îtibâren altı sene müddetle bana ilim öğretti. Buhârîyi Şerîf’i okuttuğu sırada da bana icâzet verdi…”

1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.168
2) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.405
3) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.47
4) Tuhfe-i Hattâtîn; s.3
5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1156
6) Rehber Ansiklopedisi; c.16, s.298
7) Esâmî (Muallim Nâcî) İstanbul: 1308; s.296
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.18, s.150

Münâvî (Yahyâ bin Muhammed)

Fıkıh, hadîs âlimi ve büyük velî. İsmi, Yahyâ olup babasınınki Muhammed’dir. Haddâdî, Münâvî, Mısrî mahlasları olup, künyesi Ebû Zekeriyyâ’dır. Lakabı Şerefüddîn’dir. 1396 (H.799) senesinde doğdu. 1467 (H.871) senesinde Kâhire’de vefât etti. Cenâze namazında sultan da hazır bulundu. İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin türbesi yakınına defnedildi.

Münâvî, Kâhire’de büyüdü. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Ayrıca; Umde, Tenbîh, Milha, Elfiye, Minhâc ve başka eserleri iyice okuyup, zihnine nakşetti. Fıkıh ilmini el-Bermâvî, el-Irâkî’den öğrendi. Irâkî’nin derslerinde çok bulundu. Nahiv, ilmini eş-Şatnûfî’den; ferâiz, hesâb ve arûzuNâsırüddîn el-Bârenbârî’den; hesâb ilmini özellikle İmâdüddîn bin Şeref’den tahsîl etti. İbn-i Hümâm’dan ilim öğrendi. İbrâhim el-Edkâvî, Seyyid et-Tabâkıbî ve Zeynüddîn el-Hâfî ve başka âlimlerle görüştü.Babası ile hacca gitti. Sonra da Veliyyüddîn el-Irâkî ile hacca gitti ve orada İbn-i Selâme, İbn-ül-Cezerî ve başka âlimlerden hadîs dinledi.Kâhire’de de Şerefüddîn bin el-Küveyk, Abdullah el-Hanbelî, İbn-i Fadlullah, Şemsüddîn eş-Şâmî, İbn-iKâsım es-Süyûtî, Zeynüddîn ibni Nakkâş, el-Kumnî, eş-Şehb, el-Vâsıtî, el-Kelûtâtî, Nûreddîn el-Fûyî, Kemâlüddîn ibniHayr, Bedrüddîn Hüseyin el-Bûsirî’den ilim öğrendi. İzzeddîn bin Cemâ’a, Sadruddîn es-Süveyfî, Fahrüddîn ed-Dendîlî, Bedrüddîn ed-Demâmînî, el-Bûsırî, el-Beycûrî, el-Benhâvî, İbn-ül-Baytâr, İbn-üz-Zerâtîtî, Ebû Abdullah ve başkaları ona icâzet, diploma verdiler. Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden oldu.

Münâvî, ömrü boyunca ilim öğrenmek ve öğretmekle, ibâdet ile meşgûl oldu. İlim ve amelde, zamânındaki âlimlerin önde gelenlerindendi. Bilhassa fıkıhta üstün bir dereceye yükseldi. İlim tâliblerine; fıkıh, kırâat, Arab dili ve edebiyâtı, tefsîr, hadîs ve tasavvufu öğretti. Çok talebe yetiştirdi.Mısır’da kâdılık vazifesinde bulundu, fetvâlar verdi.

Münâvî, kuvvetli îmân sâhibi, sâlih, çok ibâdet eden, sünnet-i seniyyeye bağlı, tevâzu ve kerem, cömertlik sâhibi, herkese iyilik eden bir zâttı. Talebelerin elbisesini verir, gönüllerini hoş ederdi. Müsâmahası çoktu. Dünyâ malına gönül bağlamadı. Vefât ettiğinde, cenâze namazı görülmemiş bir kalabalık tarafından kılındı. Şemsüddîn el-Cevherî ve pek çok kimse, vefâtı sebebiyle mersiyeler yazdılar.

Münâvî hazretleri zamânında, Ebü’l-Hayr Nehhâs isminde bir kimse vardı. O, halktan malların zekâtını ve uşrunu toplamak için sultan tarafından görevlendirilmişti. Fakat o görevini kötüye kullanarak, halkın elinden malların büyük bir kısmını karz-ı hasen (ödünç) olarak zorla alıyor, sonra ödemiyordu. Bir gün Ebü’l-Hayr Nehhâs, Münâvî’nin yanına gelerek; “Sultânın selâmı var. Sizden on beş bin dînâr karz-ı hasen (ödünç) istiyor.” dedi. Onun gâyesi, bu parayı sonra ödememekti. O andaMünâvî’nin değil on beş bin, on beş dirhemi bile yoktu. Durumu Ebü’l-Hayr Nehhâs’a söyledi. Ebû Zekeriyyâ isminde, Münâvî’nin hizmetini gören bir talebesi vardı. Ona; “Sen bu gece İmâm-ıŞâfiî’nin türbesine git. Yüzünü onun mübârek yüzüne çevir. Hüsn-i edeble dur ve; “Hizmetçiniz Yahyâ Münâvî, başına gelenleri size arz eder.” de. Ne cevap işitirsen, iyice ezberle ve gelip bana söyle.” dedi. O talebe,İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin türbesine gitti ve hocasının dediklerini yaptı. Fakat İmâm-ı Şâfiî’den hiçbir ses işitmedi. Bunun üzerine hocasının dediklerini bir daha tekrâr etti. Yine bir şey işitmedi. Sonra birkaç defâ daha tekrar etti ise de, cevap alamadı. Sabahleyin hocasının huzûruna gelip durumu arz etti. Hocası; “Allahü teâlânın izzeti ile yemîn ederim ki, ben bu mecliste, sana verilen cevâbı işittim. İmâm-ı Şâfiî hazretleri buyurdu ki: “Yahyâ’ya de ki, on beş gün sonra Ebü’l-Hayr Nehhâs, yalın ayak, elleri kolları bağlı olarak senin yanına gelecektir. Şu üç şey arasında serbest bırakılacaksın. İster öldürtürsün, ister dövdürürsün, istersen bu beldeden sürdürürsün.” dedi.” Bu olaydan on beş gün sonra, sultan, Ebü’l-Hayr’ı elleri bağlı olarak Ebû Zekeriyyâ Münâvî’nin huzûruna gönderdi. Öldürtmekte, dövdürtmekte ve sürgün etmekte serbest bıraktı. Yahyâ Münâvî de onu sürgün etti. Ebü’l-Hayr Nehhâs, ölünceye kadar sürgünde kaldı.

Yahyâ Münâvî, bir gün Kâdı Şerefüddîn Ensârî’nin ziyâretine gitmişti.Evin dışarı kısmında oturdular. Kâdı Şerefüddîn, Yahyâ Münâvî’ye; “Burada çok mikdarda kuş var. Bu kuşlar, gelip bizim kilimlerimizi ve kitaplarımızın üstünü kirletiyorlar. Biz ne yaptık ise çâresini bulamadık.” dedi. Yahyâ Münâvî hazretleri başını kaldırıp kuşlara baktı ve; “Ey kuşlar! Buradan gidin ve bir daha buraya gelip kilim ve kitapların üzerini kirletmeyin.” dedi. Ondan sonra bir daha Kâdı Şerefüddîn’in evinin üstüne kuşlar gelip konmadılar ve kilimleri ile kitaplarının üzerini kirletmediler.

Yahyâ Münâvî, bir gün talebelerine ders veriyordu. Bir ara ders vermeyi keserek dışarıya çıktı ve atına bindi. Talebeleri de bineklerine binip onu tâkib ettiler. Hânekâh denilen yerin yakınlarına geldiklerinde, bir geminin, karaya yakın bir yerde yan yatmış olduğunu gördüler. Yahyâ Münâvî, orada atından indi ve talebelerine kendisine yardım etmelerini söyledi. Talebelerinin yardımı ile gemiyi düzelttiler. Gemi normal yoluna devâm etti. Sonra berâberce tekrar dergâha döndüler. Birkaç gün sonra Yahyâ Münâvî’nin talebelerinden bir kısmı seferden döndüler ve şöyle anlattılar: Kızıldeniz’de gemiyle giderken bir fırtına koptu. Geminin içine sular doldu ve gemi yan yattı. Aramızdan biri, hocamız Yahyâ Münâvî hazretlerinden yardım istedi. O ânda fırtına durdu ve gemimiz düzeldi. Yolumuza devâm ettik. O gün hocalarıyla deniz kıyısına giden talebeler, yaptıkları işin hikmetini anladılar.

Münâvî, vefâtına yakın; “İki cihânın efendisine kavuşmaktan başka arzum yoktur. Bütün emellerim buna bağlı olup, kurtuluşum bununladır.” buyurdu.

Eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Şerhu Muhtasar-il-Müzenî, 2) Hâşiyetün alâ Şerh-ıl-Behcet-il-Verdiyye, 3) Hâşiyetün alâ er-Ravd-ül-Ünf lis-Süheylî fis-Sîret, 4) Telhîsu Bezl-il-Mâ’ûn fit-Tâ’ûn libniHacer-il-Askalânî, 5) El-Fetâvâ.

HEMEN YOLA ÇIK

Şeref Nûreddîn şöyle anlatır: Ben Kâhire’de iken, Yahyâ Münâvî’nin derslerini takib ediyordum. O sene Kâhire’de tâûn, vebâ salgını vardı. O sırada, babamı ziyâret etmek için sefere çıkmağa niyet ettim. Fakat kendi kendime; “Böyle bir durumda sefere çıkarsam, tâûn salgınından kaçmış olur muyum?” diye düşündüm. Sonra bu mevzûyu Yahyâ Münâvî hazretlerine danışmaya niyet ettim. O gece rüyâmda, bir duvarın arkasında durduğumu, duvarın önünden bâzı kişilerin ok attığını, fakat duvarın bana siper olduğunu ve yerde bir kâğıt bulunduğunu gördüm. O kâğıtta yazılı olanı, şimdiye kadar ne okumuş, ne de işitmiştim. Kâğıtta şöyle yazıyordu: “Tâûn hastalığına karşı seni koruyanlar, vazifelerini yaptılar.” Sabah olunca, Yahyâ Münâvî’nin huzûruna gittim. Ben daha bir şey söylemeden bana; “Niçin babanı ziyâret için sefere çıkmıyorsun? Sen hemen yola çık. Zîrâ baban seni çok merak ediyor, sen sefere çıkmakla tâûndan kaçmış olmuyorsun. Çünkü sen, sefere tâûn hastalığından kaçmak niyeti ile değil de, babanı ziyâret niyeti ile çıkıyorsun. Biz öyle zannediyoruz ki, gideceğin yerde de tâûn salgını vardır.” dedi ve bana selâmet ile gidip döneceğime dâir müjde verdi. Sonra; “O rüyânda gördüğün kâğıttaki yazıyı daha önce görmüş müydün?” diye sordu.Ben de “Hayır.” cevâbını verince; “O yazı, İbn-i Hacer Askalânî hazretlerinin yazısıdır.” dedi. Sonra, Yahyâ Münâvî ile vedâlaşıp yola çıktım. Bindiğim gemidekilerin çoğu yolda tâûndan öldüler. Fakat ben, hiçbir rahatsızlık duymadım. Babamın yanına varınca, babam beni kucaklayıp öptü ve çok ağladı. Ben o güne kadar babamı o hâlde görmemiştim. Sonra babamın yanından ayrılıp, sağ sâlim Kâhire’ye geldim. Tâûn hastalığına hiç yakalanmadım.

1) Mu’cem-ül-Müellifin; c.13, s.227
2) Ed-Dav-ül-Lâmî; c.10, s.254
3) Şezerât-üz-Zeheb; c.7, s.322
4) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.528
5) El-A’lâm; c.8, s.167
6) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.286
7) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.237, 627, 918 c.2, s.1230, 1635
8) Brockelmann; Sup-1, s.48
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.362

Müfti Abdulaziz Efendi

Osmanlılar devrinde on altıncı yüzyılda yetişmiş âlim ve velîlerden. Alay müftisi olarak katıldığı Kıbrıs’ın fethin’de Lefkoşe’nin alınmasında büyük tesiri olmuştur. Şehre girildikten sonra vukû bulan sokak çarpışmalarında şimdiki Selimiye Câmii yakınlarında şehid düşmüştür. Bölge halkı tarafından Lefkoşe Belediye Pazarının güneydoğu köşesinde hâtırasına yapılan Tekke ve mescidi bugün harab haldedir. Türbesi ise İkinci Selim Hanın emriyle yapılmış olup ziyâret edilmektedir.

Müeyyedzâde Abdürrahim Çelebi

Kânûnî Sultan Süleymân zamânı âlim ve velîlerinden. İsmi Abdürrahîm olup, Müeyyedzâde Ali Efendinin oğludur. Hacı Çelebi diye de bilinir. Kaynaklarda doğum târihi bildirilmemektedir. 1537 (H.944) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kardeşi Müeyyedzâde’nin yanına, Eyyûb Sultan civârına defnedildi.

Molla Sinân Paşa veHocazâde’nin yanında ilim öğrendi. Bu iki âlim de Hacı Çelebi’yi çok severlerdi. Taşköprüzâde’nin babasının bildirdiğine göre, Hocazâde, talebeleri içerisinden Hacı Çelebi ile Gıyâseddîn Paşa Çelebi’yi daha çok severdi. Bu iki talebesini diğerlerinden önde tutardı. Hacı Çelebi, çok zekî ve gayretli bir kimse idi. Dînî ilimleri ve zamânının fen bilgilerini iyice öğrendi. Arabî dil bilgilerinde de yüksek bilgi sâhibi oldu. Zâhirî ilimleri iyice öğrendikten sonra tasavvuf yoluna girdi. Büyük velî İskilipli Şeyh Muhyiddîn Efendinin hizmetinde bulundu. Muhyiddîn Efendi, Şeyh Yavsi diye tanınırdı. Sultan İkinci Bâyezîd Hân, Muhyiddîn Efendi için İstanbul’da bir zâviye yaptırmıştı. Hacı Çelebi, bu zâviyede derece derece tasavvuf yolunda ilerledi. Yüksek hâllere ve mânevî makamlara kavuştu. Şeyh Yavsi Muhyiddîn Efendinin vefâtından sonra, yerine Muslihuddîn Şîrâzî halîfe oldu. Muslihuddîn Şîrâzî’nin vefâtından sonra da Hacı Çelebi halîfe oldu. Burada insanlara dünyâ ve âhiret saâdetinin yollarını gösterir, İslâmiyetin emrettiği güzel ahlâkı öğretirdi.

Hacı Çelebi, her türlü güzel ahlâkı kendinde toplamış, ilim ve ameli kendisinde birleştirmiş bir zât idi. Tasavvuf bilgilerini, dînî ilimleri ve zamânının fen bilgilerini çok iyi bilirdi. Hüsn-i hat sanatında da çok ustaydı. Yüksek hâller ve mânevî makamlar sâhibiydi. Pekçok kerâmetleri görüldü ve bunlar halk arasında meşhûr oldu. Hocası Muhyiddîn İskilîbî’nin kızıyla evlendi. Bu evlilikten, Ali Çelebi adında bir oğlu oldu. Bir oğlu daha olup, küçük yaşta vefât etti.

SON VASİYET

Abdürrahîm Müeyyedî’nin vasiyetnâmesi:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Yanımda bulunan kişiler şâhid olsunlar. Fakîr Abdürrahîm bin Ali bin Müeyyed el-Kâtib’in vasiyeti:

Allahü teâlânın bir ve noksansız olduğuna, eşi, ortağı, benzeri olmadığına, hiçbir varlığa muhtâc olmadığına, doğurmadığına ve doğurulmadığına, (ana, baba ve oğul olmadığına) kesin olarak inandım. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı bütün insanlığa, diğer Peygamberleri de bâzı kavimlere gönderdi. Hepsinin bildirdikleri haktır ve gerçektir. Onların hepsi, kıyâmet gününün, Cennet ve Cehennem’in, Mîzân veSırât’ın, nîmet, azâb ve affın, kabir hayâtının hak olduğunu bildirdiler. Bu îmânla yaşadım ve bu îmânla vefât ediyorum.

Dostlarıma ve talebelerime şunları vasiyet ediyorum: Ben vefât ettikten sonra, ilk gecede yetmiş bin defâ “Lâ ilâhe illallah” okusunlar. Sonra hepsi, Allahü teâlânın azâbından mutlak kurtuluşum için duâ etsinler. Allahü teâlânın her türlü azâbından, Muhammed aleyhisselâmın tebliğ ettiklerini tasdîk etmemiz sebebiyle, duâlarının kabûl olacağı ümîdiyle kurtulabilirim.

Yine dostlarıma ve talebelerime, gerekli şekilde techiz, tekfin ve defn etmelerini, kabrim üzerine türbe ve ziyâretgâh yapmamalarını, cenâze namazımda bid’at işlenmemesini ve bid’at ehlinden kimseyi bulundurmamalarını, elbiselerimden derecelerine göre dostlarıma ve sâlih kimselere verilmesini vasiyet ediyorum. Beni böylece duâlarıyla, kardeş ve dost olarak hatırlamalarını istiyorum. Dînen kendilerine düşen vazifelerin yapılmasını sağlamaları böylece mümkün olur. Size söylediğimi hatırlayacaksınız. İşlerimi Allahü teâlâya havâle ediyorum. Muhakkak O, kullarını görür. Kendim ve sizin için Allahü teâlâdan magfiret diliyorum. Vasiyetimi, “Sübhâneke Allahümme ve bi-hamdike lâ ilâhe illâ ente estagfiruke ve etûbü ileyke fagfirlî verhamnî inneke entel gafûrurrahîm” diyerek bitiriyorum.

Yine dostlarıma ve talebelerime, namaz iskâtı, yemin ve oruç keffâreti için terekemden bin dirhem vermelerini ve borçlarımı ödemelerini vasiyet ediyorum.”

1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Tercümesi(Mecdî Efendi); s.426
2) Sicilli Osmânî; c.4, s.328
3) Vasıyyet-i Abdürrahîm bin Ali bin Müeyyedzâde, Köprülü Kütüphânesi, No. 1599/11 Varak: 1396
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.14, s.282

Mübârek Buhârî

Evliyânın meşhûrlarından. Bâbâ Şeyh Mübârek Buhârî ismiyle tanınmıştır. On beşinci asırda yaşamış bir âlimdir. Doğum ve vefât târihi kaynaklarda kaydedilmemiştir. “Silsile-i aliyye” denilen evliyânın meşhûrlarından olan Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin oğlu Seyyid Emîr Hamza’nın talebesidir. Seyyid Emîr Külâl’in talebesi olduğu da rivâyet edilmiştir. Evliyânın meşhûrlarından olan Hâce Muhammed Pârisâ, Mübârek Buhârî’nin de sohbetinde bulunup feyz almıştır.

Mübârek Buhârî hazretleri, bir gün Muhammed Pârisâ hazretlerinin evine gitmişti. Muhammed Pârisâ, ondan, oğlu Ebü’n-Nasr için duâ istedi. O da duâ için Fâtiha-i şerîfeyi okumaya başladı. Fakat daha bitirmeden dışarı çıkıp, kalan kısmını da dışarıda okuyup tamamladı. Bunun sebebini sorduklarında; “Ben Fâtiha’yı okumaya başlayınca, eve o kadar melek doldu ki, bana yer kalmadı zannedip dışarı çıktım.” dedi.

1) Reşehât Ayn-ül-Hayât; s.69
2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.361

Mutarrif bin Abdullah

Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî. İsmi Mutarrif bin Abdullah bin Eş-Şihhîr bin Avf bin Ka’b bin Vikdân bin Kureyş olup, künyesi Ebû Abdullah’tır. Zamânının âlimleri arasındaki lakabı ise İmâdüddîn (dînin direği)’dir. Babası ise Eshâb-ı kirâmdandır. Basra’da yaşamış, zühd, verâ ve takvâ sâhibi ve velî bir zâttır. İlim ve amel bakımından zamânın bir tânesi idi. Zamânındaki insanların hepsinden hürmet ve saygı görürdü. Sözleriyle onların hak yola kavuşmasına, nefislerinin insanı dünyâ ve âhirette felâkete götüren fenalıklarından kurtulmalarına sebeb olmuştur. Peygamber efendimizin sağlığında doğmuştur. Haccâc’ın Irak’ın idâresini ele aldığı zaman zuhur eden vebâ salgını sırasında 713 (H.95) yılında Basra’da vefât etmiştir. Mutarrif bin Abdullah babasından, hazret-i Osman, Ali, Ubey bin Ka’b, Ebû Zerr, İmrân bin Hüseyin, Ümmül müminin Âişe, Abdullah bin Mugaffel ve Muâviye (radıyallahü anhüm) ve Eshâb-ı kirâmdan birçok zâttan hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Yezîd Ebü’l-Alâ’, Hamîd ibni Hilâl Sâbit bin Eslem el-Benânî, Said El-Cerîrî, Katâde, Geylân bin Cerîr, Muhammed bin Vâsî’, Hasan-ı Basrî, Saîd bin Ebî Hind, Abdülkerim bin Reşid ve daha birçok âlim de Mutarrif bin Abdullah’tan rivâyette bulunmuşlardır. İbn-i Sa’d; “Mutarrif, Ubey ibni Ka’b’dan rivâyette bulunmuş sika (güvenilir, sağlam), fazîletli, verâ, takvâ, akıl ve edeb sâhibi bir zâttır.” demiştir. İclî ise onu Tâbiînin büyüklerinden, sika ve sâlih bir zât olarak zikretmiştir. Geniş elbise giyer, ata binerdi. Sultanlara, devlet adamlarına nasihat eder, tesirli sözleriyle onların, uygunsuz işler yapmalarına mâni olur, Allahü teâlânın râzı olduğu hâle gelmelerine sebep olurdu. Hiç kimse hakkında kötü düşünmez herkes tarafından sevilirdi.

Allahü teâlânın korkusundan ve O’na hesap verme endişesinden toprak olmayı ister ve: “Rabbim tarafından biri gelip Cennet veya Cehennem’e girmek yâhut toprak olmak arasında bana tercih hakkı verseydi, toprak olmayı tercih ederdim.” buyurdu. Son derece sabırlı ve tevekkül sahibi olup, kadere râzı olanlardandı. Bir oğlu vardı öldü. Zâhirde hiç üzüntülü hâli görünmedi. Sakalını taradı, güzel elbiselerini giydi. Bâzıları buna hayret ettiler. Bu hareketlerinin sebebini sordular. Cevâbında; “Ölüm karşısında, rızâ göstermeyip feryâd etmemi mi bekliyorsunuz? Rabbime yemin olsun; eğer dünyâ ve içindekilerin hepsi benim olsaydı sonra, ahiretin bir yudum suyu (Kevser suyu) karşılığı bunları almak isteselerdi hiç düşünmeden hemen verirdim. O bir yudum suyu, bu dünyâ ve içindekilerin hepsine tercih ederdim.” buyurdu. Geceleri daha iyi ibâdet ve Allahü teâlânın kullarına hizmet edebilmek için uyur ve; “Gecemi uyuyarak geçiririm. Pişman olmuş olarak sabahlarım. Bu hâli, bütün geceyi ibâdetle geçirip, sabaha kendini beğenmiş olarak çıkanın hâlinden daha fazla severim.” derdi. İçi dışına, dışı içine uygun bir zât olup; “Bir kulun içi dışı bir olunca; cenâb-ı Hak; “İşte benim gerçek kulum budur.” buyurur.” derdi.

Mutarrif bin Abdullah’ı çekemeyenler onu Ziyâd bin Ebîh’e şikâyet ettiler, çirkin iftirâlarda bulundular. Ziyâd da askerlerine Mutarrif hazretlerini getirmelerini emretti. (Bu sırada kendisi Basra’da idi.) Hazret-i Mutarrif’i Ziyâd’a getirdiler. Ziyâd adamlarına sordu: “Siz onu çağırırken şeklinde, hâlinde bir değişiklik oldu mu?” “Hayır.” dediler. Bunun üzerine; “O halde bu hâl ancak sâlih kimselerde bulunur. Onu derhal serbest bırakın ve özür dileyin.” diye emretti.

Müslümanlara hizmet etmeyi, onların din ve dünya işlerini yapmayı vazife bilirdi. İnsanlar beğensin diye Kur’ân-ı kerîm okuyan hâfızlardan hoşlanmazdı. “Zamânımızda kurrâ (hâfız) kalmadı. Hepsi okuyuşlarıyla dünyâ nîmeti toplamaya çalışıyorlar.” buyurdu.

Kimseyi gıybet etmez ve gıybet edilmesini istemezdi. “Yanımda gıybet yapan benim arkadaşım olamaz.” buyururdu. Ehil olmadan, anlamadan veya dünya için yazı, kitap yazanların hâline acır ve bunlara nasihat ederdi. Buyurdu ki: “Kıyâmet günü bir takım insanlar olacak; dünyâda yazdıkları uygunsuz şeyler için; ne olurdu kalemlerimiz ateş olsaydı da ellerimizi dokunduramaz ve yazamaz olsaydık derler.”

Buyurdu ki: “Helâk olan bir kimsenin nasıl helâk olduğuna hayret etmem. Fakat saâdete kavuşup, kurtulan bir kimsenin nasıl kurtulabildiğine hayret ederim. İyi biliniz ki; Allahü teâlâ bir kuluna, îmân ile ruhunu teslim etmekten, îmân ile ölmekten daha büyük bir nîmet vermemiştir.”

“Kalbin doğruluğu amellerin doğruluğu iledir. Amellerin doğruluğu da niyetin doğruluğu iledir.”

Mutarrif bin Abdullah bir gün sünnet-i Resûlullah’tan bahsederken, kendisine; “Bize yalnız Kur’ân-ı kerîmden bahsediniz.” denildi. Cevâbında; “Vallahi biz Kur’ân-ı kerîmin bir benzeri, bir mukâbili olduğunu söylemiyoruz. Fakat Kur’ân-ı kerîmi bizden iyi bilen kendisine vahiy gelen, murâd-ı ilâhîye tam vâkıf bir zâtın (hazret-i Peygamberin) bulunduğunu söylüyoruz.” buyurdu.

Buyurdu ki: “İnsana verilen şeyler içerisinde akıldan daha kıymetlisi yoktur”. “Verâ (şüpheli şeyleri terketmek), yalnız kendini bu hâle ehil kılanlara (farzları yapıp, haramlardan sakınan ve Allahü teâlânın rızâsını isteyenlere) gelir.” “Dâimâ şerefli olmalısın. İnsanlara ihtiyaç arzetmedikçe şerefini ve iyiliğini muhafaza etmiş olursun.”

“Sıddıkların kalbine gaflet gelmeseydi kendilerine Allahü teâlâdan gelen tecellîlere dayanamaz, can verirlerdi”.

Herkese acır, günah işleyenlere de ıslah olmaları için duâ eder, herkesin de duâ etmesini isterdi.

“Günahkârlara karşı nefsinde merhamet duymayan kimse, hiç olmazsa onların lehine (onlar için) tövbe ve istiğfâr ile duâ etsin. Zîrâ yeryüzündekilere Allahü teâlâdan mağfiret dilemek meleklerin ahlâkındandır.”

Kendisi çok az yer ve şehvetlerden kaçınırdı. Herkese de böyle yapmasını buyururdu. Hatta kendisi hiçbir şey yemiyor denecek kadar az yerdi. “Şehvetlerini ve yeme içmeyi terkeden kimse kerâmet sahibi olur” buyurmuşlardır. Her işinde orta yolda idi. “İşlerin en hayırlısı vasat (orta) yolda olmaktır.” buyurmuştur.

O fitne ve fesattan son derece kaçınır, fitneye bulaşmaktan korkardı. Hazret-i Hasan’ın fitneden kaçmasını selden boğulmamak için kaçan bir insana benzetmiş, “Fitne insana hidayet etmek için gelmez. Fakat nefsiyle çarpışanın nefsin arzularını terk etmesi için gelir” demiştir.

Yezîd bin Abdullah’a soruldu: “Müslümanlar arasında fitne harp çıktığı zaman Mutarrif ne yapardı?” Şöyle cevap verdi. “Evine kapanır ve hiç bir cemâate yaklaşmazdı. Ortalık açılıp fitne ortadan kalkmadıkça kimse ile görüşmezdi.” ”Sıhhatte olup şükretmeyi, belâ gelip de sabretmekten daha çok severim.” buyurmuştur. “Beni medheden kimse ancak beni ve nefsimi küçültmüş olur.” “Sâlih kalb; sâlih amel ile elde edilir. Sâlih amel de ancak niyyetin sâlih (doğru olmasıyla) ele geçer.” Evine girdiği zaman yemek yediği ve su içtiği kaplar onunla beraber tesbih ederdi. Bu tesbihi yanında bulunan kimseler de işitirdi. Geceleyin yürürken elindeki asâsı (bastonu) lamba gibi önünü aydınlatırdı. Yine bir gün sabah namazı için oğlu ile berâber câmiye giderken bastonundan iki parça nûr yükseldi. Oğlu Abdullah’a; “Ey Abdullah! Bana bak, sabahleyin bunu insanlara (Basralılara) anlatsaydım herkes beni yalanlardı.” buyurdu. Asâsının ve kendisinin nûr saçması ile çok kerâmetleri görülmüştür.

İnsanlar onun yanına gittiği zaman rahatlar, huzûr bulurdu. Çünkü o hep âhiretten bahseden ve âhireti taleb eden (isteyen) bir zât idi. İnsanlardan uzak şehir dışında yaşardı. Cumâ günü olunca hayvanına biner, şehire Cumâ namazı için gelir, kabirleri ziyâret eder, o sırada hafifçe uyuklar, uykusunda kabristanda yatanların hepsinin hâlini görürdü. Yine bir Cumâ günü Cumâ namazı için gelmişti. “Cumâ gününü tanıyabiliyor musunuz, bu gün kuşların söylediklerini anlıyor musunuz?” diye sordu. Basra ahâlisi; “Ne söyler?” diye sordular. “Selâm olsun, selâm olsun sâlih (duâların kabul edildiği, tövbelerin kabul olduğu mübârek) bir güne.” derler buyurdu.

Mutarrif hazretlerini bir kimse bir meseleden dolayı yalancılıkla suçladı. O da ellerini kaldırdı; “Yâ Rabbi! Eğer bu kimse sözünde yalancı ise onu helâk et.” diye duâ etti. Bu kimse orada cemâatın içinde can verdi. Askerler Mutarrif hazretlerini kâdıya götürdüler. Kâdı; “Sen adam öldürmüşsün.” dedi. Mutarrif hazretleri; “Hayır ben sâdece duâ ettim ve duâm o kimse hakkında kabul olundu.” diye cevap verdi. Bunun üzerine durum anlaşıldı ve müslümanların Mutarrif hazretlerine sevgi ve muhabbetleri bir kat daha arttı.

Buyurmuştur ki: “Kerâmet sahibi bir zâtı yalancılıkla itham eden; en büyük yalancıdır.”

Haccâc, Müverrik-ül-İclî’yi habsetmişti. Mutarrif hazretleri Gaylân bin Cerir’e dedi ki: “Gel Allahü teâlâya İclî’yi zindandan kurtarması için duâ edelim.” Mutarrif hazretleri İclî’nin kurtulması için duâ etti, yalvardı. Biraz sonra İclî kurtuldu. Haccâc yatsı vakti dışarı çıktı ve insanların içerisine karıştı. Bir de ne görsün İclî’ye çok benzeyen bir kimse, bu zâtı İclî’nin babası zan etti. Halbuki gördüğü İclî’nin kendisi idi. Hemen muhâfızını çağırdı: “Hemen zindana git ve şu ihtiyârın oğlunu serbest bırak, babasına gönder.” diye emir verdi. Halbuki İclî daha önce kurtulmuştu.

Hasan bin Amr el-Fezâri’den: Sâbit el Yemânî ve bir arkadaşı aniden Mutarrif’in yanına girdiler. Mutarrif’ten üç türlü nur yayılıyor, etrâfı aydınlatıyordu. Bir nur başından, bir nur göğsünden bir nur da ayak kısmından yayılıyor, parlıyordu. Şaşkınlıkları geçince Mutarrif’e sordular: “Sendeki bu hal nedir?” O da; “Neden bahsediyorsunuz?” diye sordu. “Senden nur yayılıyor.” dediler. “Siz bunu gördünüz mü?” dedi. “Evet.” dediler. “İşte bu gördüğünüz nurlar benim yaptığım secdelerin karşılığıdır.” buyurdu.

ALLAH RIZÂSI

Mutarrif bin Abdullah, Allahü teâlâya ve Resûlullah efendimize son derece tâzim edenlerdendi. Kötü şeyler içerisinde onların ism-i şerîflerinin zikredilmesini uygun görmezdi. Buyurdu ki: İçinizden bâzıları hayvanına (köpek ve merkebine… v.s) kızdığı zaman; “Allah cezânı versin, seni şöyle yapsın böyle yapsın der. Halbuki bu uygun değildir. Allahü teâlânın ism-i şerîfine tâzim ediniz. Hayvanın (köpek, merkep… v.s) yanında O’nun mübârek ismini ağza almaktan korkunuz.”

Allahü teâlâya şöyle yalvarırdı: “Allah’ım, ihlâs ile yapmış olduğum her amelim için senden af ve mağfiret dilerim. Çünkü ben yalnız senin rızânı istiyorum.” O daima Allahü teâlânın merhametine sığınır ve hakîki müminlerin hâli olan “Beyn’el-Havfi ver-recâ” korku ile ümid arasında yaşar ve şöyle yalvarırdı: “Allah’ım bizden râzı olmasan da affet. Çünkü efendi, kölesinden râzı olmasa da affeder.” Arafat’taki duâsında; “Allah’ım benim yüzümden buradakilerin duâsını reddetme, kabul eyle” diye yalvarırdı. Halbuki halk onu vesile ederek duâ eder duâları kabûl olurdu. Basra’da duâsının hemen kabul edilmesi ile tanınırdı. Herkesin kendi aybını görmesini isterdi. Eğer insan kendi ayıblarıyla meşgul olursa; başkalarının ayıblarını görecek ve onlarla uğraşacak zaman bulamayacağını beyan eder ve “İnsanların pek çoğu hatâ içindedir. Bu halleriyle hatalarını unutup, başkalarının hatalarını anlatan ve onlarla uğraşan da yine kendileridir.” buyurdu.

ŞEREFLİ İNSAN

Mutarrif bin Abdullah, Tâbiîn-i izâmdan,
Âlim ve takvâ ehli, evliyâ-yı kirâmdan.

Güzel elbise giyer, iyi ata binerdi,
Nasîhat vermek için, sultanlara giderdi.

Allah korkusu ile, hesap verme derdinden,
Dâim hüzünlü olup, geçiyordu kendinden.

Öyle fazla idi ki, onun bu endîşesi,
“Keşke toprak olsaydım”, idi hep düşüncesi.

Son derece sabırlı, tevekkül ehliydi pek,
Her dert ve musibete, katlanırdı severek.

Genç yaşında bir oğlu, vefât etti bir zaman,
Bu kederli hâlini, gizledi insanlardan.

Sakalını tarayıp, giydi güzel elbise,
Râzı oldu Allah’ın, takdîri her ne ise.

Gördü ki bu hâline, şaşırdı bâzı kişi,
Dedi: “Hoş ve güzeldir, Rabbimizin her işi.”

Yapabilmesi için, daha iyi ibâdet,
Gece uykularına, verirdi ehemmiyet.

Buyururdu: “Yatsıyı, kılınca hemen yatmak,
Sabaha, boynu bükük, kırık kalb ile kalkmak,

Daha iyi geliyor, bana şöyle etmekten,
Çok ibâdet yapıp da, kendini beğenmekten.”

Derdi: “Kulun aynıysa, dışı gibi, içi de,
Rabbimiz buyurur ki, “Gerçek kul budur işte.”

İnsanlara hizmeti, vazîfe biliyordu,
“Dünyâda en kârlı iş, işte budur” diyordu.

Kimseyi gıybet etmez, dinlemezdi de hattâ,
Derdi ki: “Bu korkunç bir, hastalıktır âdetâ.”

Dünyâ çıkarı için, olursa kitap yazan,
Böylelere nasîhat, ederdi çoğu zaman.

Derdi ki: “Âhirette, böyle olan kimseler,
Bu yaptıkları için, çok pişmanlık çekerler.

Derler: “Ateş olsaydı, yazan kalemlerimiz.
Aslâ dokunmasaydı, onlara ellerimiz.”

Bilin ki îmân ile, ölmekten daha fazla,
Kıymeti hâiz olan, bir nîmet olmaz aslâ.

İhlâs ile, zevk ile, ibâdet eylemeli,
Her tâatin peşinden, yine tövbe etmeli.

Bir yıl hacca gitmişti, duâ etti: “Yâ Rabbî,
Yoktur bu toplulukta, günahkâr, benim gibi.

Benim günahım ile, reddetme bu hüccâcı,
Onların hürmetine, kabûl eyle bu haccı.”

Hâlbuki herkes onu, vesîle ediyordu,
Onun hatırı için, Allah’tan istiyordu.

Derdi ki: “Görse insan, sırf kendi günâhını,
Vakit bulmaz görmeye, başkasının aybını.

Her derdini Rabbine, arz eyliyen bir insan,
Dünyâ ve âhirette, şeref bulur her zaman.”

Evinde el sürdüğü, su ve yemek kapları,
Zikrederdi onunla, duyardı başkaları

Geceleyin yürürken, elindeki bastonu,
Nûr saçardı etrâfa, tanırdı herkes onu.

Kim girseydi yanına, keder ve üzüntüyle,
Çıkardı huzûrundan, gülerek, neşe ile.

Çünkü o, bahsetmezdi, aslâ dünyâ işinden,
Söylerdi ölüm ile, Cehennem ateşinden.

1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.2, s.198
2 Tehzib-üt-Tehzib; c.10, s.173
3) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.64
4) El-A’lâm; c.7, s.250
5) Vefeyât-ül A’yân; c.5, s.211
6) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; c.7, s.141
7) Câmiu Kerâmat-il Evliyâ; c.2, s.265
8) Tabakât-ül-Kübra; c.1, s.34
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.3

Mustafa bin Süleymân

Evliyânın büyüklerinden, aklî ve naklî ilimlerde âlim. 1479 (H.884) senesinde Muğla’da doğdu. 1560 (H.968) senesinde, Semerkand’da Hâce Ubeydüllah-i Semerkandî zâviyesinde vazifeli iken vefât etti.

Hızır Şâh, Ömer Azîz ve Süpürgeci Şücâ’ Efendi gibi zamânın en meşhûr âlimlerinden ilim öğrendi. Ayrıca Kara Seydî Efendi ve A’rac AhmedÇelebi’nin derslerine devâm etti.Kadıasker Seydî Çelebi’nin yanında mülâzemet pâyesi kazandı.Bir müddet sonra muhabbetullaha, Allahü teâlânın sevgisine tutulup, her şeyi terketti. Nakşibendiyye yolunun büyüklerinden Ubeydüllah-i Ahrâr’ın talebesi Seyyid Emîr Ahmed Buhârî’nin sohbetlerinde yüksek mânevî makamlara ve hâllere kavuştu.

Emîr Ahmed Buhârî hazretlerinin vefâtından sonraAnadolu’dan ayrılıp Hicaz’a gitti. On sene müddetle Mekke-i mükerremede ikâmet etti. BuradaKâdı Beydâvî’nin Envâr-ut-Tenzîl adındaki tefsîrini ve Sahîh-i Buhârî’yi okuttu. Çok talebe yetiştirdi. Hicaz âlimleri, büyüklüğünü ve ilimdeki yüksek derecesini görüp onu çok övdüler. Mekke-i mükerremede, bir gün Şeyh Ebû Derdâ ile tanışıp sohbetine katıldı. Ebû Derdâ’nın büyük bir zât olduğunu anlayıp, kendisini irşâd etmesini, hak ve hakikatı öğretmesini istedi. Ebû Derdâ bu işe ehil olmadığını, kendisini irşâd edebilecek âlimin Horasan’da el-Hac Muhammed bin Mahdûmî olduğunu işâret etti. Ebû Derdâ’nın işâretiyle, Mustafa bin Süleymân Horasan’a gitti. Muhammed bin Mahdûmî’nin hizmetine girdi. Muhammed bin Mahdûmî vefât edinceye kadar onun yanında ikâmet etti. Sohbetlerinde ve huzûrunda, çok yüksek mânevî hâllere ve makamlara ulaştı. Hocası Muhammed bin Mahdûmî’nin vefâtından sonraSemerkand’a gitti. Burada Uluğ Bey Medresesine müderris ve müftî oldu. Hem medresede talebe yetiştirir, hem de sorulan suâllere fetvâlar vererek müslümanların müşkillerini hallederdi. Aynı zamanda Hâce Ubeydüllah Semerkandî’nin zâviyesinde, tâliblere zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretirdi. Zamânında o beldenin en büyük âlimlerindendi. Bu hâl üzere iken, fânî dünyâdan dâr-üs-selâm’a göç eyledi.

Mustafa bin Süleymân, ilmi ile amel eden büyük âlimlerdendi. Kâmil ve mükemmil, yetişmiş ve yetiştirebilen zâtlardandı. Naklî ilimler kadar, zamânının aklî, fennî ilimlerini de çok iyi bilirdi. İlim ve mârifet diyârı olan Semerkand’da âlimlerin reisi olup, güzel ahlâk ve fazîlet sâhibi idi. Bir defâ Semerkand Sultânı tarafından, Kânûnî Sultan Süleymân zamânında İstanbul’a gönderildi.Sultan Süleymân’dan, kendi kız kardeşinin çocuklarına yardım edilmesini istemişti.Kânûnî, bu büyük âlimin isteğini derhâl yerine getirmişti. Bunlar Kâdızâdeler adıyle meşhûr Mahmûd Muğlevî’nin oğulları Ali ve Ahmed efendilerdi. Ali Efendi 1572 (H.980) senesinde İstanbul’da, Ahmed Çelebi ise 1584 (H.992) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. Hepsi de fazîlet ve ilim sâhibi olgun kimselerdi.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); s.21, 22
2) Sicilli Osmânî; c.4, s.373, 374
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.14, s.280

Mustafa Mânevî Efendi

Anadolu’da yetişen büyük velîlerden. Karabaşvelî’nin oğlu ve halîfesidir. Babasından ve başka âlimlerden zâhirî ilimleri tahsîl etti.Tasavvuf yolunda, babasının yanında kemâle geldi. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 1690 (H.1102) senesinde Sokullu Mehmed Paşa dergâhına hoca olarak tâyin edildi.Beş sene burada halkı doğru yola sevk etmek için vâz ve nasîhatta bulundu. Sonra Ordu-yu Hümâyûn’a tâyin edildi. Orada da vâz ve nasîhatlarına devâm etti. 1702 (H.1114) senesinde İstanbul’da vefât etti. Üsküdar’daki Nasûhî dergâhında bulunan kabristana defnedildi.

Mustafa Mânevî Efendi, ârif ve kâmil bir zât idi. Doğru sözü söylemekten aslâ çekinmezdi. Güzel manzûmeleri vardır. Muhyiddîn-i Arabî’nin Füsûs adlı eserine şerh yazdı. Müretteb bir dîvânı vardır.

Mustafa Mânevî Efendinin şiirlerinden

Selâm eyle

Sabâ! Vakt-i seher ol zülf-i cânâne selâm eyle,
Yolun uğrarsa koş! Arş-ı Rahmâna selâm eyle,

Seherde bülbül-i şeydâyı tahrîk eyledim bildim,
İden ol gulgule feryâd u efgâne selâm eyle.

Medîne şehrine var Ravda-ı pâke sürüp yüzler,
Varıp, ol hâk-i pây-ı rûh-ı sultâna selâm eyle.

Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Ali ile Hasan Hüseyin,
Cenâb-ı Fâtıma ol binti cânâne selâm eyle.

Süheyb-i Rûm u Ammâr ibni Yâsir, Hamze vü Abbâs,
Bütün ahbâb ile ervâh-ı ihvâna selâm eyle.

Azizim Hazret-i pîrim, efendim hâkine yüz sür,
Derûnî iştiyâk ile o cânâne selâm eyle,

Varıp ol, Kâbetullah’ı ziyâret kıl, tavâf eyle,
Safâ vü Merve’de sa’y eyle, kurbâna selâm eyle.

Erişip, İbn-i Abbâs kabrini bir hoş ziyâret kıl,
Bütün Eshâba, İbn-i Ammi sultâna selâm eyle.

Oradan uğra Bağdât’a sürüp ol hâke hem yüzler,
Dahi ol kutb-ul-aktâba Şeyh Geylâne selâm eyle.

Eşiğine yüzünü sür fedâ kıl canla başı,
Ol Abdülkâdirî’nin sen Âsitânına selâm eyle.

Eriş Mûsâ-ıKâzım hem eimme zümresine hep,
Ferîd-üd-dehr olan ol ismi Nu’mân’a selâm eyle.

Cemî-i müctehidler mâ takaddem ve mâ teehhar hep,
Kubûrin kıl ziyâret ehl-i irfâne selâm eyle.

Bilâd-ı ehl-i İslâm’ın cemîsini ol devvâr,
Ledünnî ehline hep, pâdişâhâne selâm eyle.

Tarîk-ı Nakşibendî Hâcegân ser çeşme-i aktâb,
O pîr-i ekreme, o bahr-ı ummâna selâm eyle.

Dolaşıp Rûm diyârını hep ziyâret eyle onları,
GelipŞam-ı şerîfe bahr-ı Kur’ân’a selâm eyle.

Bilâl ile nice Eshâb u ehlullah makbûrdur.
Dahî Şeyh Arabî, hem Şeyh Arslan’a selâm eyle.

Varıp kırklar makâmına husûsen hazret-i Yahyâ,
Ânın ol ravda-i pâkine rindâne selâm eyle.

Demişler onda yetmiş bin kadar var enbiyâ cümle,
Salât eyle selâm et, cümle yeksâne selâm eyle.

Cemî-i enbiyânın merkad-i pâkine bir bir vur,
Mübârek rûhlarına pek garîbâne selâm eyle.

Umûmun merkadi ma’lûm değildir, şüphesiz hakkâ,
Umûmun rûh-ı pâkine habîbâne selâm eyle.

Husûsan Şam içinde garka-i rahmet onlardan,
Ne denlî var ise, hep ehl-i îmâna selâm eyle.

Erişip Tûr-i Sinâya münevver kabr-i Mûsâ’ya,
Sürüp akdâmına yüzler, kelîmâne selâm eyle.

Ne küllü var ise hep enbiyâ vü evliyâ cümle.
Zebûr, İncil ü Tevrât ve ehl-i Kur’ân’a selâm eyle.

1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.19
2) OsmanlıMüellifleri; c.1, s.165
3) Sâlim Tezkiresi; s.622
4) Vekâyi-ül-Füdelâ; c.2, s.209
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.17, s.134