Kategori arşivi: Ş

Şeyh Muhammed Aynî

Anadolu velîlerinden. Doğum târihi bilinmemektedir. 1859 (H.1276) senesinde vefât etti. Türbesi Eruh’ta Aynî köyündedir. Babası Şeyh Muhammed, mürşid-i kâmil bir zâttı. Memleketinde ilim tahsîline başlayıp ilm-i âletten Şerh-i Şemsiyye kitabına kadar okudu. İlim tahsîli sırasında bir gün Şeyh Sâlih Sübkî’yi ziyâret için Basret köyüne gitti.Şeyh Sâlih hazretleri onun mürşid olmaya istidâtlı ve kâbiliyetli bir kimse olduğunu görerek onu yetiştirip kendine vekil olarak insanların irşâdı ile vazîfelendirdi. Bu emir üzerine bir hafta Aynî, bir hafta da Basret köyünde kalmak sûretiyle insanların irşâdı ile meşgûl oldu. Dünyâya hiç meyletmezdi. Üstün haller sâhibiydi.

O devrin paşalarından Kenan Paşa, ŞeyhMuhammed Aynî hazretlerini ziyâret maksadıyla Siirt’e oradan da Aynî köyüne gitmişti. Askerleriyle birlikte Aynî köyüne varınca, câminin avlusunda bir hasır üzerine oturdu. Paşa için yemek hazırlamak istediler. Şeyh hazretleri; “Bu hususta tekellüfe girmeyiniz, kendinizi zorlamayınız.” dedi. Evinde arpa unundan yapılmış iki yufka ve iki gün önce pişirilmiş et yemeği vardı. Bunları yedirmek bizim için ar olur dedilerse de, Şeyh hazretleri; “Bunlar yemek olarak kâfidir. Mevcud olan bunlardır. Bunları ikrâm etmekte bir mahzur yoktur.” dedi. Sonra kendisi Kenan Paşanın yanına gitti.Paşa onu görünce ayağa kalkıp hürmetle elini öptü ve duâ istedi. Sofrayı getirmelerini söyleyince, Paşanın önüne iki yufkayı ve et yemeğini koydular. Bunları yedi. Sonra kalkıp Şeyh Muhammed Aynî hazretlerinin elini tekrar öptü. Teşekkür ederek müsâde isteyip ayrıldı. Dönerken yolda adamlarından biri, Şeyh’in huzûrunda ne yemeği yediğini sorunca; “Arpa ekmeği ve bayat et yemeği yedim. Yemin ederim ki ömrümde böyle lezzetli yemek yemedim.” dedi.

Şeyh Hâlid Zibârî onun halîfesi ve dâmâdıdır. Dâmâdı olunca onu kendine vekil etmek istedi. Ancak o bunu kabûl etmeyip medrese hocalığı yapmak istediğini bildirdi. Bu hususta uzun müddet ısrar etti. Kabul ettiremedi. Bir gün talebelerine; “Hazırlık yapınız. Yarın oradaki ve çevresindeki insanları irşâd için Basret köyüne gideceğiz.” dedi. Âdeti üzere bir hafta Aynî köyünde bir hafta da Basret köyünde ikâmet ederdi. İhtiyarlayıp gidip gelemeyecek hale gelinceye kadar bu âdetine devâm etti. Bu sebeple o havâlinin irşâd işini Hâlid Zibârî’ye vermek istiyordu.

Pekçok mürîdinin de bulunduğu bu yolculukları sırasında, namaz vaktinde namaz kılmak ve istirahat için bir akarsuyun başında durdular. Bu sırada şeyhlerinin ve Peygamber efendimizin rûhâniyetinden yardım isteyerek talebesi Şeyh Hâlid Zibârî’nin kalb gözünün açılması ve halîfelik teklifini kabûl etmesi için duâ etti. Şeyh Hâlid Zibârî bu sırada bir ağaç altında bir müddet uyumuştu. Uyandığında yüzünde bir nûr parlıyordu. Hocası onun güzel bir rüyâ gördüğünü anlayıp ne gördüğünü sordu. O da; “Rüyâmda Şeyh Hâlid Cezerî’yi gördüm. Bana hırka giydirdi kalb gözüm açıldı. Sizin emrinize uymamı, râzı olmamı söyledi.” dedi.Sonra Basret köyüne gittiler. Orada kendi yerine Şeyh Hâlid Zibârî’yi halîfe tâyin etti. İnsanlara İslâmiyeti anlatmakla vazîfelendirdi. Bunun üzerine o da Basret köyüne yerleşti. İrşâdı o havâlide, Siirt ve Mardin çevresine kadar yayıldı.

Vefâtı yaklaşınca, evladlarına ve talebelerine yaptığı vasiyetinde Aynî köyünün batısındaki tepenin üzerine defnetmelerini söyledi. Kabri üzerine üstü açık, kubbesiz türbe yapmalarını ve kubbe yerine türbenin ortasına o bölgede meşhur olan bıtım ağacı dikmelerini söyledi. Vefâtından sonra kabri üzerine yapılan türbenin üstünü de bir kubbe ile kapattılar. O gece köy halkı bir gürültü duydu. Sabahleyin yaptıkları kubbenin yıkıldığını gördüler.Tekrar ve daha sağlam bir şekilde yaptılar. Fakat gece şiddetli bir gürültü ile yine yıkıldı. Bunun üzerine vasiyetine uyarak kubbesiz bir türbe yaptılar, ortasına da bir bıtım ağacı diktiler. Bu ağaç büyüyüp türbenin üzerini kubbe gibi kapattı. Dalları türbenin duvarından taşmadan âdetâ çadır gibi türbeyi kapatmaktadır.

1) Kitâbu Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyye

Şeyh Merzübân-ı Veli

On üçüncü yüzyılda yaşamış velîlerden. Asıl adı Mahmud’dur. Merzübân lakabı sınır muhâfızı, hâkim, pâdişâh anlamındadır. Peygamber efendimizin torunlarından olup seyyiddir. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması döneminde şeyhi, Tac’ül-Arifîn Ebü’l-Vefâ hazretlerinin mânevî işaretleriyle on ikinci asır sonlarına doğru Buhara’dan Anadolu’ya gelmiştir. Sivas ili Zara ilçesi yakınlarındaki Tekke köyüne yerleşerek halkı irşâda başlamıştır. Pekçok kerâmetleri görülmüştür. Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad, doğuda bir sefere giderken, yolu üzerindeki Zara’ya uğramış ve Şeyh hazretleriyle görüşüp kerâmetine mazhar olmuştur. Zara ilçesinin bugünkü yerinde “Zaro” isimli bir Ermeninin çifliği vardır. Ağa, sultanı akşam yemeği yedirmek için çifliğine dâvet eder. Yemekten sonra, 3-4 km uzakta bir ışığın yandığını farkeden Sultan, Zaro Ağaya ışık yanan yerde köy olup olmadığını sorar. Ağa da; “Köy yok efendim, fakat orada bir sarhoş adam var, civar köylerden avane toplayıp âlem yapıyorlar. Bu yüzden zaman zaman bizi de rahatsız ediyorlar.” der. Zekî bir insan olan Alâeddin Keykubad, Ağa’nın bu sözlerinden şüphelenip; “Ağa, öyleyse o sarhoşa içki göndermek gerek.” der. Sabahleyin bir katır yükü içki yükletip askerleriyle Şeyhe gönderir. Katır, Şeyhin Dergâhına yaklaşınca, daha ileri gitmez. Bunun üzerine içkiyi götüren asker, Şeyhe gidip; “Sultanın kendisine içki gönderdiğini, fakat katır yorulduğu için getiremediğini, içkileri gelip kendisinin almasını söyler.” Şeyh hazretleri askere;”Sultanına selam söyle, gönderdiği içkiler yağ bal olsun, askerine yedirsin.” der. Asker geri döner, durumu Sultan’a anlatır. Katırdaki yükler indirilir, gerçekten de içkilerin yağ, bal olduğu görülür. Alâeddin Keykubad bu zâtın büyük bir velî olduğunu anlar, gidip elini öpüp hayır duasını ister. Kendisine istediği kadar arazi vakfeder. Şeyh de bu arazilerin gelirleriyle medrese kurdurup yüzlerce insan yetiştirir.

Kendisinden sonra, torunları da bu işe devam etmiş Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına kadar hizmeti sürdürmüşlerdir. Bugün bu mübarek zâtın türbesi sıkıntıya düşen, derdi olan pekçok kişi tarafından ziyâret edilir, himmet beklenir.

1) Baki Ay ve Ömer Hocaoğlu şahsi arşivinden
2) Zara Folkloru
3) Dünden bugüne Zara
4) Yakup Bozalioğlu şahsi fotoğraf albümünden
5) Faruk Aburşu’nun şahsî arşivindeki “Şeyh Merzübân Vakfiyesi” örneğinden

Şeyh Mehmed Şirvânî

Denizli evliyâsından. On sekizinci yüzyılın sonlarında Şirvan’ın Zerdab köyünde doğan Şeyh Mehmed Şirvânî, zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil etti. Bir çok beldede halka İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp talebe yetiştirdikten sonra Denizli’ye yerleşti. 1851 yılında vefât etti. Türbesi Denizli Merkez Ilbadı mahallesindeki eski büyük mezarlığın ortasındadır.

Şeyh Muhammed Emin (Ramazan)

Anadolu velîlerinden. Mehmed Emin diye bilinirse de asıl ismi ŞeyhRamazan’dır. Kurtalan’a bağlı Kânimir köyünde doğdu. Hazret-i Hasan’ın neslindendir. 1991 (H.1412) senesinde vefât etti. Kabri Van’dadır. Kabri üzerine türbe yapılmış ve ziyâret mahallidir. Önce zâhirî ilimleri öğrendi. Sonra tasavvufta Şeyh Muhammed Kâdirî’ye talebe olup, sohbetlerinde kemâle geldi ve halîfesi oldu. Kendisi de pekçok talebe yetiştirdi ve hilâfet verdi.

Şeyh Seydâ’nın talebelerinden Şırnak’a bağlı Navyan köyünden ŞeyhSabri Efendi şöyle anlatmıştır: “Şeyh Ramazan Efendi, köyümüz Navyan’a gelecekti. Gelmeden önce aramızda konuşup bu köye ilk defâ geliyor; “Eğer velî biri ise köyümüzün girişindeki mezarlıkta üç velî zâtın kabirleri var. Bilmediği bu kabirleri ziyâret edip Fâtiha-yı şerîfe okur.” dedik. Köyümüze gelince, önce kabristana gitti. O üç velîyi bulup ziyâret ederek Fâtiha okudu. Sonra köy halkının arasına geldi ve; “Rûhları için Fâtiha okuyacağımız üç büyük evliyâmız, meşâyıhımız var!” dedi. Daha sonra câmiye gidip halka vâz ve nasîhat etti. Bu vâzı sırasında da üstün halleri görüldü.”

Talebelerinden Hacı Muzaffer adında biri de şöyle anlatmıştır: “Daha ona talebe olmadan önce bir defâsında talebeleri ile köyümüze gelmişti. Birisini helalden birisini de haramdan iki koyun kestim. “Eğer gerçekten evliyâ ise bu durumu anlar.” diyerek önce haramdan olan koyunun etini ikrâm ettim. Bu koyunun etini sofraya koyunca; “Kimse bu etten yemesin. Bu et haramdır! Evde başka helal et var. Evin sâhibi o eti getirsin.” dedi. Gidip helal eti getirdim. Gerçekten şeyh olduğunu anladım ve derhal talebesi oldum. Beni talebeliğe kabûl edip; “Bir daha böyle bir iş yapma!” buyurdu.”

Sevenlerinden SeyyidRamazan şöyle anlatmıştır: “Bir gün câmide sabah namazından sonra İmâm-ı Süyûtî’nin nahivle ilgili Behçet-ül-Merdiyye adlı kitabını okuyordum. Uyanıktım, kulağıma gâibden bir ses geldi. Bu sesin Şeyh Abdurrahmân Erûhî’den geldiğini zannediyorum. Buyurdu ki: “ŞeyhRamazan, yanınızda Gavs-ı A’zam Şeyh Abdülkâdir Geylânî gibidir. Ama biz insanlar arasında ondan bahsederken Şeyh-i kâmil diye bahsediyoruz.”

Müridlerinden Molla Abdülmecîd anlatmıştır: “Şeyh Ramazan hazretlerinin sohbetinde bulunuyorduk.Bir ara buyurdu ki: “Allahü teâlâ bir mürşîde izin verdiğinde o mürşid müridinin kalbinin sahifesindeki günahları böyle siler.” diyerek, sağ elinin şehâdet parmağını sol avucunun ayasına üç defâ sürdü ve meâlen; “Ancak tövbe eden ve îmân edip de sahîh amel işleyen kimse müstesnâdır. Çünkü bunların kötülüklerini, Allah iyiliğe çevirir. Allah Gafurdur (çok bağışlayıcıdır), Rahîmdir (çok merhametlidir).” (Furkan sûresi: 70) buyrulan âyet-i kerîmeyi okudu. Elinin ayasında üç yeşil çizgi meydana geldi. Müsâde alıp baktık. On beş dakika kadar o yeşil hatlar elinde kaldı.Sonra kayboldu.”

Halîfelerinden Abdurrahmân Şavirî anlatır: “Bir gece Peygamber efendimizi rüyâda gördüm. Bana; “Sen bizim kâtibimizsin.” buyurdu. Bu rüyâyı gördükten yirmi sene sonra Şeyh Ramazan hazretleriyle karşılaştım. O rüyâmı bana aynen anlattı. Fakat ben ona talebe olmamıştım. Peygamber efendimizi tekrar rüyâda gördüm, bana yine; “Sen bizim kâtibimizsin. Eğer Şeyh Ramazan’a intisâb edersen (talebe olursan).” diye buyurdu.”

Talebeleri şöyle anlatır:Bir gün hocamız Şeyh Ramazan hazretlerinin sohbetini dinliyorduk. Sohbet sırasında bir kimse geldi. Hocamıza bir rüyâ gördüğünü söyledi. Bunun üzerine gel otur dediyse de o, bu rüyâsını oturmadan kapıda anlatacağını söyleyip anlatmaya başladı. Dedi ki: “Efendim rüyâmda gördüm ki, ölmek üzereydim. Etrâfımı köpekler sarmıştı. Şeyh İbrâhim Hakkı o köpekleri kovmak için uğraşıyordu. Fakat bir türlü kovamıyordu. Bu arada bir zât göründü, köpeklere öyle bir bağırdı ki, hepsi kaçıp gitti. O zâta yaklaşınca siz olduğunuzu gördüm.” dedi. Gelen kimse bunları anlatınca, hocamız tevâzu edip; “Evlâdım belki ben değildim.” dediyse de, o kimse; “Hayır vallahi sizdiniz.” dedi. Sonra cezbeye kapılıp kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine geldi. Hocamızın elini öpüp gitti.

ŞeyhRamazan Efendiyi kabullenemeyip, inkâr eden pekçok kimse vardı. Üstün ahlâk sâhibi olup, onlara kızmaz ve her sabah; “Allah’ım bizden bahsedenleri affet.” diyerek kendisine dil uzatanların affı için duâ ederdi. Peygamber efendimizden bahsederken, karşısında Resûlullah’ın mübârek yüzünü görürdü. Talebelerinden Şeyh Abdurrahmân’ın bu husûsu iştiyakla sorması ve arzu etmesi üzerine, ona da göstermiştir.

Şeyh Kutbüddin Münevver

Sultân-ül-meşâyıh Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ’nın talebelerinden. İsmi, Kutbüddîn bin Burhâneddîn el-Hânsevî’dir. Hayâtı hakkında pek az bilgi vardır. Doğum târihi bilinmemektedir. 1359 (H.760) senesinde Hânsî şehrinde vefât etti. Baba ve dedelerinin bulunduğu türbededir.

Uzun seneler ilim tahsîl edip, büyük gayretler ile kendisini yetiştirmeye çalışan Kutbüddîn büyük velî Nizâmüddîn-i Evliyâ’nın sohbetlerinde kemâle geldi. Hocasından hilâfet aldıktan sonra insanlara doğru yolu anlatmak üzere memleketine döndü. Çok sâde bir hayâtı vardı. Kimseye karışmazdı. Tevekkül ve kanâat üzere bulunurdu. Nefse muhâlefet eder, onun arzularına kat’iyyen uymazdı.

Bir zaman SultanMuhammed Tuğluk, Kutbüddîn Münevver’in memleketi olan Hânsî’ye çok yakın olan Bensî’de konakladı. Orada bulunan kalenin bâzı yerleri harâb idi. Sultan, adamlarından Nizâm Nedrbârî’yi, durumu görüp incelemesi için, kalenin bulunduğu yere gönderdi. Bu sırada, sultan geldi diye herkes sultânın bulunduğu yerde toplanmışlardı. Nedrbârî, kalenin alt kısmında surları kontrol için dolaşırken, orada, içinde insan bulunduğu anlaşılan bir ev gördü.Yanındakilere; “Bu ev kimindir?” diye suâl etti. “Hâce Nizâmüddîn’in halîfesi, Hâce Kutbüddîn’in” dediler. “Hayret! Pâdişâh buraya kadar geldi de, bu zât onu görmeye gelmiyor.” dedi. Sultânın yanına dönünce; “Burada Şeyh Nizâmüddîn’in halîfelerinden biri var ki, pâdişâhı görmeye gelmedi.” dedi. Sultânın, sultanlık kibri harekete geldi.Kel Hasan diye bilinen, mevkii yüksek bir adamını, Kutbüddîn Münevver’i çağırmaya gönderdi.Kel Hasan geldi ve Kutbüddîn Münevver’in evindeki giriş yolunda oturdu. Hâce’nin oğlu Nûreddîn dışarı çıktı ve Kel Hasan’a; “Babam sizi içeri istiyor.” dedi. Kel Hasan içeri girdi. Müsâfeha edip oturdu. Sonra Kutbüddîn Münevver’e; “Sizi sultan istiyor.” dedi. Kutbüddîn; “Bu çağrılmamda irâde benim elimde midir?” dedi. O da; “Hayır, sultânın fermânı vardır, sizi götüreceğim.” dedi. Bunun üzerine Kutbüddîn Münevver; “Allah’a hamd olsun ki, kendi isteğimle gitmiyorum.” buyurdu.Sonra evinde bulunanların yanlarına geçip; “Sizi Allahü teâlâya emânet ediyorum.” dedi.Bundan sonra seccâdesini omuzuna, bastonunu da eline alıp, yaya olarak yürüdü. Kel Hasan, onun her hâlinde bir velîlik alâmetleri görünce, kendisine; “Niçin yaya yürüyorsunuz. Yanınızda atlar var, bininiz!” dedi. “Lüzum yok, yaya yürüyecek kadar gücüm vardır.” buyurdu. Yolları üzerinde baba ve dedelerinin kabirlerinin de bulunduğu kabristanın yanından geçerken, Kutbüddîn Münevver, sultanın adamına; “Ziyâret etmeme ne dersin?” dedi. O da; “İyi olur.” dedi. Baba ve dedelerinin kabirlerinin ayak ucuna gidip, duâdan sonra arz etti ki; “Ben sizin hücrenizden (yâni evimden) kendi arzumla dışarı çıkmadım. Beni elimde olmadan zorla götürüyorlar. Evde bulunanları parasız bıraktım.” dedi. Türbeden çıkınca, adamın biri bir miktar gümüş para getirip, hazret-iHâce’ye hediye etti. O da; “Bunları benim evime götür, hiç paraları yoktur.” buyurdu. Sultânın otağına gelince, Kel Hasan, bu zâtta gördüğü fevkalâde hâlleri sultâna söyledi. Fakat sultan duymamazlıktan geldi ve bu zâtı huzûruna çağırdı. Pâdişâhın huzûruna gitmeden, o günlerde vezîr olan Fîrûz Şâh’a dedi ki: “Biz derviş kimseleriz. Pâdişâhların meclisine girmek ve onlarla konuşmak nasıl olacağını bilmeyiz. Nasıl hareket edeyim?” O da; “Sizin hakkınızda sultâna bir şeyler söylendi. Hâl böyle olunca, yüksek hazretiniz ahlâkınızdan hiçbir şey değiştirmeyin.” dedi.Sultan bu sırada Hâce’nin geleceğini bildiğinden, güyâ kendisi ile pek alâkalanmamak için kalktı, yayını eline aldı ve ok atmakla meşgûl oldu. Fakat, onun heybetli hâlini görünce, dayanamadı ve büyük bir hürmetle yanına gelip, müsâfehâ etti.Kutbüddîn, sultânın elini öyle kuvvetli tuttu ki, daha bu ilk karşılaşmada, bu katı kalbli pâdişâh, ona karşı sevgi ve bağlılıkla doldu ve; “Biz sizin memleketinize geldik de, bizi terbiye etmediniz ve yüzünüzü görmek, sohbetinizde bulunmakla şereflendirmediniz.” dedi. O da; “Önce Hânsî’yi görün, sonra Hânsîli dervişciği. Bu derviş, buracıkta, pâdişâhla karşılaşacağını nereden bilsin? Köşesinde pâdişâhlara ve bütün müslümanlara duâ ile meşgûl oluyor. Mâzûr görünüz.” buyurdu. Sultan Muhammed Tuğluk, onun bu güzel sözlerinden çok duygulandı. Fîrûz Şâh’a emredip; “Hâce hazretlerinin ne arzusu varsa yerine getirin!” dedi. Kutbüddîn Münevver buyurdu ki: “Maksadım, fakirlik ile baba ve dedemin evine dönmektir.” HâceKutbüddîn evine döndükten sonra, Sultan Muhammed Tuğluk, Fîrûz Şâh ve Ziyâüddîn Bernî’yi kendisine gönderdi ve yüz bin gümüş ihsân eyledi. Kutbüddîn; “Bu parayı kabûl etmekten Allah’a sığınırım.” dedi. Sultâna gidip gönderdiği paraları kabûl etmediğini söylediler. “Elli bin verin! O zaman belki kabûl eder.” dedi. Geldiler. Onu da kabûl etmedi. Sonunda iki binde karar kıldılar. Ama o bunu da kabûl etmedi ve; “Sübhânallah, dervişe iki-üç lira ve biraz kandil yağı yeter, onun binlerle ne işi var.” buyurdu. Onlar; “Sultan bundan aşağı veremez, verirse ihsânına yakışmaz.” dediler. Zarûrî olarak kabul buyurdu. Bu parayı hocalarının kabirlerini tâmir ettirmekte harcadı ve kalanını fakirlere sadaka verdi. Birkaç gün sonra Hânsî’ye hareket etti. Vefâtına kadar orada kaldı. Kabri dede ve babasının yanındadır.

Sultan Muhammed Tuğluk, Kutbüddîn hazretlerinin dünyâya meyilli olmamasının derecesini anlamak için, bâzı yerlerin (arâzilerin) kendisine verildiğini bildiren fermanlar hazırlatıp, Kemâleddîn Sadr-ı Cihân ile ona gönderdi. O da gelip fermanları kendisine arzedince, Hâce Kutbüddîn şöyle anlattı: “SultanNasîreddîn bin Şemseddîn, Mültan taraflarına gidince, o zamânın sultanı başkumandanı olan Gıyâseddîn’i, Ferîdüddîn Genc-i Şeker’e gönderip, aynen bunun gibi bir fermanı ona arzetti. O zaman Şeker Genc hazretleri; “Bizim büyüklerimiz böyle şeyleri kabûl etmediler. Bu gibi şeyleri isteyenler çoktur. Onlara verin!” buyurdu. Biz de o büyüklerin yolunda olduğumuz için, bize yakışan, onların yaptıkları gibi yapmaktır. Siz bu fermânı alın. Gece-gündüz böyle şeylerin hayâli ile yaşayanlar vardır. Onlara verin! Ne işlerine yarayacaksa, onlar alsınlar.” Hâce hazretlerinin bu güzel cevâbı sultâna ulaştığında, çok sevinip, ona olan muhabbeti daha da arttı.

1) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.93
2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.66

Şeyh Kutbeddin

Samsun evliyasından. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunu olduğu rivâyet edilmekte olup türbesi, Samsun Eski Mezarlıkta kendi ismini taşıyan câminin yanındadır. Hayâtı ve yaşadığı devir hakkında bilgi bulunamayan Şeyh Kutbeddîn hazretlerinin bir kerâmeti şöyle anlatılır:

1853 Rus donanmasının Sinop baskını sırasında 3-5 savaş gemisi de Samsun açıklarına kadar gelerek şehri topa tutar. Şehirde karşılık verebilecek bir kuvvet de bulunmamaktadır. Ancak Şeyh Seyyid Kutbeddîn hazretlerinin bulunduğu eski mezarlıktan top atışları ile karşılık verilir. Rus gemileri de bir miktar hasara uğradıktan sonra çekilip gitmek mecbûriyetinde kalırlar.