Kategori arşivi: C

Cüzzam

Hansen basili adı verilen özel bir mikroorganizma tarafından meydana getirilen, çevresel sinir sistemi ve deri başta olmak üzere birçok sistem ve organı tutabilen, bulaşıcı ve müzmin bir hastalık. Diğer ismi “lepra” olan hastalığa eskiden “miskin hastalığı” denirdi.
Bu hastalık mîlâttan 1600 yıl kadar evvel Hindistan ve Mısır’da mevcuttu. Eski Yunanlılar ve Araplar da bu hastalığı tanıyorlardı. Cüzzam, Roma askerleriyle Avrupa’ya sirâyet etti. Bilhassa Haçlı seferleri sırasında oldukça yaygın bir hâl aldı. Hastalık yaygınlaşmaya başladıkça cüzzamlılar âdetâ lânetlenmiş kimseler olarak kabul edilip, sosyal hayattan tecrid edildiler. Hatta cüzzamlılara mahsus adalar vardı. Hastalar bu adalarda kendi hallerine bırakılmaktaydılar. Cüzzamlı hastaları toplayıp barındıran ve miskinhâne olarak bilinen kurumlar da vardı. On altıncı asrın başlarına doğru cüzzam Avrupa’da azaldığı için hastalar yeniden bâzı sosyal haklara kavuştular. Hastalık Îsâ aleyhisselâm zamânında çok yaygın olup, Îsâ aleyhisselâm mûcize olarak cüzzamlıları iyi ederdi.

Hastalık âmili olan basil 1873 senesinde Hansen tarafından keşfedilmiştir. Bu basil birçok özelliği bakımından veremi yapan Koch basiline benzemektedir. Bu mikrop tabiatta sâdece insan vücudunda bulunmaktadır. Sun’î ve tabiî hiçbir yerde üretilememiş olup, yalnızca Güney Amerika’da yaşayan “Armadillo” isimli hayvanda hastalık yapabilmektedir.

Bulaşmada hastalık âmilinin genellikle deri yoluyla alındığı kabul edilmektedir. Mikrobun alınabilmesi için ise açık cüzzamlı denilen krop yayan hastalarla doğrudan doğruya ve sıkı temas şarttır. Hastalığın bulaşması için basilin çocukluk yaşında alınması da şarttır. Büyük ihtimâlle ileri yaşlarda basillere karşı meydana gelen direnç hastalığın ortaya çıkmasını engellemekte, fakat çocukluk yaşında henüz böyle bir direnç gelişemediğinden basilin alınması ile yıllar sonra da olsa hastalık ortaya çıkmaktadır.Meselâ 30 yaşında cüzzam teşhisi konan bir kimse, cüzzam mikrobunu çocukluğunda almış demektir.

Cüzzamın kuluçka süresi oldukça uzundur. Bu süre iki seneden yirmi seneye kadar vücudun direncine bağlı olarak uzayabilir. Cüzzam hastalığının tablosu vücudun direncine bağlı olarak birbirinden ayrılan iki ana tip ve iki ara tipten meydana gelir. Ana tipler “Lepramatöz tip” ve “Tüberküloit tip” cüzzamlardır. Ara tipler ise “Borderlein tip” ve “İndetermine tip” cüzzamlardır.

Lepramatöz tip cüzzam: Cüzzamın en kötü tipi budur. Vücudun direnci tamâmen kırıktır. Cüzzam basilleri çok sayıda ve faaldir. Küçük, çok sayıda ve gövdede simetrik olarak yayılmış, sınırları keskin olmayan, parlak bakır kırmızısı renginde lekeler sözkonusudur. Bu lekelerin olduğu deri bölgeleri zamanla hissini kaybeder. Yüzde, ensede, uzuvlarda, memebaşı ve avret mahallinde yerleşen sert açık kahverengi lekeler de söz konusudur ki, bunlara “leprom” ismi verilir. Yüzde, yerleştiklerinde “arslan yüzü” denilen yüz görünümünü ortaya çıkarırlar. Lepromlar ayrıca “semer burun” denilen burun çöküntüsüne, damak delinmesine, göz kapaklarının düşmesine, ses kısıklığına, parmakların kendiliğinden kopmasına da yol açarlar. Lepromlar iyileşecek olurlarsa mutlaka yerlerinde iz bırakırlar.

Cüzzamın bu tipinde sinirler nisbeten daha az etkilenirler. Fakat organları hastalandırması daha sıktır. Karaciğer giderek harap olabilir. Hayalar (erbezleri) etkilenerek kısırlık ortaya çıkar. Kemikler etkilenerek derin kemik harabiyetleri gelişir. Göz etkilenerek körlük ortaya çıkabilir.

Tüberküloit tip cüzzam: Cüzzamın en iyi şekli budur. Bu tipte daha ziyâde çevresel sinir sistemi etkilenmektedir. Yüz felci meydana gelebilir. El kaslarına gelen bâzı sinirlerin felci sonucu “pençe el” görünümü ortaya çıkar. Ayağı kaldıran kasların felci sonucu hasta ayağının sırtına basar duruma gelir. His sinirlerinin felci sonucu ısı temas ve ağrı hislerinin ortadan kalkması sözkonusudur. Böylece hasta el ve ayağını koruyamaz, dolayısıyla yaralar açılır. Meselâ sigarası elini yakar ama hasta farkında değildir. Ayrıca terbezleri de çalışamadığından deride kuruluk giderek artar ve deri dökülmeye başlar. Bu sinirlerle ilgili belirtilerden başka deride dağınık olarak birkaç tâne küçük leke bulunabilir.

Borderlein tipi cüzzam: Lepramatöz ve Tüberküloit tipler arasında bir tablodur. Gelişim olarak iki tipten birisine daha yakın olur. Hangi tipe doğru gidiyorsa o tipin özellikleri daha belirgin olmaktadır.

İndetermine tip cüzzam: Ekseriya bir tek leke şeklinde kendisini gösterir. His bozukluğu da gösteren bu leke etrafa doğru yayılabilir veya ortası iyileşebilir.
Cüzzam sinsi ve yavaş seyirli bir hastalıktır. Tedâvi edilmeyen hastalarda bütün harabiyetler yavaş yavaş ortaya çıkar. Cüzzamın klasik seyrinde bâzan âni alevlenmeler görülebilir. Genel durumda bozulma yüksek ateş, bulantı, kusma, mevcut deri ve sinir bozukluğunda alevlenmeler veya yeni bozuklukların ortaya çıkması şeklinde beliren bu yeni ataklara “lepra reaksiyonu” ismi verilir. Bunların bir kısmı sonucunda hastalığın iyileşmesi ve gerilemesi görülürken bir kısmının sonunda da hastalığın daha kötü bir safhaya girdiği görülür.

Korunma ve tedâvi: Yetişkinlere hastalığın bulaşması sözkonusu değildir. Ancak hastalara yakın çevredeki çocukların hastalıktan korunması düşünülebilir. Bunun için BCG aşılamaları ve 2 yaşından küçüklere haftada 5 mg ve 2 yaştan büyüklere de haftada 10 mg “Dapson” adlı ilaç verilebilir. Çocukların hastalık olan çevreden uzaklaştırılmaları en uygun tedbirdir.

Cüzzam, ihbârı mecbûrî hastalık olup, tedâvi devlet eliyle ve ücret alınmadan yapılmaktadır. Tıbbî tedâvi için sülfon tuzları kullanılır. Cüzamın tıbbî tedâvisi kadar cerrâhî tedâvisi, fizik ve pisikiyatrik tedâvisi de çok mühimdir.

Cücelik

Normalden küçük ve normal gelişme kâbiliyetinden yoksun bir şahsın içinde bulunduğu durum. Hayvanlarda olduğu gibi, bitkilerde de cücelik olur. Ne kadar boyda olan bir insana cüce denileceğine dâir kesin bir ayrım yapılamaz. Yetişkin bir insanın, cüce sayılma boyu umûmiyetle bir ile birbuçuk metre arasında değişmektedir. Normal insanların cüce çocukları olabileceği gibi, cücelerin de normal çocukları olabilir. İnsanlarda cücelik sebepleri; doğuştan cücelik ve bâzı hastalıklar sebebi ile sonradan meydana gelen cücelik olarak iki grupta incelenebilir.

Hastalık sebebiyle meydana gelen cücelik: Kronik böbrek hastalığı, besin emiliminin bozulduğu kistik fibrosis ve çölyak hastalığı, kanda oksijen seviyesinin düşük olduğu kalb ve akciğer hastalıkları, hayatın ilk yıllarında olan kötü beslenme sonucu cücelik meydana gelebilir. Genellikle bu hastalıkların tedâvisiyle cücelik de tedâvi edilmektedir.

Tedâvi edilebilen ve hipofizer cücelik olarak bilinen cücelik tipi, tıbbın en fazla ilgilendiği tiptir. Genellikle hipofiz bezinin yeterli büyüme hormonu salgılayamaması neticesinde ortaya çıkar. Umumiyetle anatomik bir anormallik bulunamamasına rağmen, altta yatan sebep, beyin sapında (hipotalamus) veya hipofiz bezinin kendisinde olan bir bozukluktur. Afrika pigmelerinde, büyüme hormonu seviyesi normaldir. Fakat büyüme hormonu bozukluğu veya hormonun etkilediği organın, özellikle kemik dokusunun hormona cevapsızlığı sözkonusudur.

Hipofizer cücelik genellikle hayatın ilk yılında fark edilir. Çocuk gelişirken, yüzü gelişmemiş ve çocuksu, vücudu ise tıknaz kalmaktadır. Kemikleri orantılı olarak küçüktür, zekâsı normal, hatta normalin üzerinde olabilir. Ameliyatta veya otopside, hipofiz bezinden elde edilmiş büyüme hormonunun hastaya verilmesiyle hipofizer cücelik tedâvi edilmektedir. Günümüzde büyüme hormonu sentez edilmiş ve piyasada mevcuttur. Bu ilâçlar kullanılınca; hastalar tedâviden önceki büyüme hızından, senede 7,5 cm daha fazla bir büyüme hızına, ulaşırlar. Cüceliğin diğer çeşitleri büyüme hormonu tedâvisine cevap vermez.

Doğuştan meydana gelen cücelik: Zekâ geriliği, anormal yüz görünümü ile el ve ayaklarda bâzı anormalliklerle karakterize olan mongolizmde, cücelik doğuştandır. Akondroplazide görülen cücelik ise, kısa kollar ve bacaklar, normal vücut ve normal zekâ ile karakterizedir. Gargoylizmde cücelik; zekâ eksikliği, iskeletin ve kafatasının büyük eğrilikleri ve cilt tahribatı ile birlikte bulunur. Tiroid bezinin doğuştan az çalışması olan kretenizmde zekâ eksikliği ile birlikte cücelik vardır. Kromozom eksikliği ile karakterize olan Turner sendromunda da cücelik vardır.

Orta Afrika’daki Boşimanlar, Pigmeler, Grönland’daki Eskimolar, Norveç’ten Yenisey’e kadar bölgelerde yaşayan Samoyetler, Okyanusya’daki Papular doğuştan kısa boylu olup hepsinin boyları bir buçuk metrenin altındadır.

Cinsiyet

Yaşayan bir organizmada erkekle dişiyi ayırt etmeye yarayan yapı özelliği. Erkeklik, basitçe erkek cins hücrelerini üretebilme kâbiliyeti; dişilik ise, dişi cinsiyet hücresi (yumurta) yapabilme özelliğidir. Bu hücrelerin meydana getirildiği organlar erkekte testis (erbezleri), kadında ovaryum (yumurtalık)lardır. Bütün omurgalılar tek cinslidir. Yâni ya yumurtalıklara veya testislere sâhiptir. Canlılarda dış yapı ve özellikler bakımından da cinsler ayrı özelliktedir. Ancak bâzı tip canlılarda ki bunlar organizmaları çok basit olanlardır, her iki cinsiyet organı aynı vücutta bulunur.

İleri yapılı canlıların cinsiyeti eşey hücrelerinde taşınan kromozoma bağlıdır. Erkekte iki tip cinsiyet kromozomu bulunur. Bunlar, “X” ve “Y” tipi olarak gösterilir. Dişide ise iki tâne “X” kromozomu bulunmaktadır. Erkekten bu kromozomlardan birini, dişiden de birini alan çocuk, % 50 ihtimalle erkek, aynı ihtimalle dişi olacaktır.Kadından alacağı kromozom mutlaka X olacaktır. Erkekten ise ya Y kromozomu alacak ve erkek olacak veya X kromozomu alacak ve dişi olacaktır. Yâni cinsiyet tâyini erkeğe bağlıdır.

Cinsiyet kromozomları etkisinde tenâsül organları, gonadlar (erbezi veya yumurtalık) gelişir. Bunlara primer (birincil)cinsiyet karakterleri denir. Bir de sekonder (ikincil)cinsiyet karakterleri vardır. İkincil cinsiyet karakteri olarak erkekte sesin kalınlaşması, sakalların çıkması, kadında göğüslerin gelişimi söylenebilir. İkincil cinsiyet karakterleri yumurtalık veya testisler tarafından salgılanan cinsiyet hormonları etkisinde gelişir. Bâzan cinsiyet kromozomları üzerinde zararlı etkilerle değişiklikler meydana gelir. Bundan dolayı görünüş olarak her iki cinsten de farklı ve cinsiyeti tam bir cinse göre farklılaşmamış canlılar doğabilir.

Cerrahi

Yaralanmaları veya hastalıkları operasyon (ameliyat) teknikleriyle tedâvi etme ilmi. Cerrâhî, dâimâ tıbbın en büyük konularından birisi olmuştur. Zamânımızdan yaklaşık 4000 yıl önceki Mısırlılar, bilinen ilk cerrâhî çalışmaları yapmışlardır. Son 4000 yılda cerrâhî çok yavaş gelişme göstermiştir. Avrupa’da Rönesansla birlikte pekçok ilimde büyük ilerlemeler olurken, cerrâhî konusuna fazla eğilinmemiş ve cerrâhî müdâhaleler çok yerde berberler tarafından yapılmaya devâm edilegelmiştir. Bu devirde yapılan cerrâhî müdâhalelerin sonucu hiç de yüz güldürücü olmayıp, ameliyatların çoğu ölümle netîcelenmekteydi.

Yedinci yüzyılda Avrupa, kilisenin tesirinde karanlık bir devir yaşarken, Müslüman âlimlerin orijinal çalışmalarıyle cerrâhî ilminde önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu devirde yaşayan âlimlerden Râzî (850-923), karın yaralarının dikilmesinden ilk bahseden hekimdir. Râzî’nin El-Hâvî kitabı bütün tıp bölümlerini, bu arada cerrâhîyi de içine alır. Bu hekim, Kitâbü’t-Tıbbü’l-Mansûrî adlı eserinin 7. cildini cerrâhîye ayırmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî (912-1013), İslâm tıbbında cerrâhîyle ilgili en önemli eserleri yazmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî’nin Et-Tasrif-fi’t-Tıb adlı eseri iki bölüm olup, birisi genel tıptan, ikincisi cerrâhîden bahseder. Bu eserde cerrâhın iyi anatomi bilmesine bilhassa işâret edilmiştir. Karın cidarına dayanmış devasa bir karaciğer absesini ilk olarak cerrâhi usûllerle tedâvi eden bu hekimdir. İslâm memleketlerinde bu devirlerde birçok ameliyat yapılabiliyordu. Râzî’nin yaptığı göz ameliyatları meşhurdu.
Modern cerrâhînin başlangıcı: Modern cerrâhînin başlangıcı 1809 yılında Ephraim Mc Dowell tarafından bir karın tümörünün başarıyla çıkarılması sayılabilir. Ortaya çıkan gerçek şuydu ki hasta beklenenden çok daha uzun süre yaşamıştı. Ancak bu noktada cerrahları büyük problemler bekliyordu. Çünkü hastanın ağrı duymasının önlenmesi ve ameliyat sonrası iltihap tehlikesinin ortadan kaldırılması imkânı yoktu. 1840’ta üç Amerikalı (Crawford Long, William Morton ve Horace Wells) ve bir İngiliz (Dames Simpson) ilim adamının çalışmaları cerrâhîde ölçülemeyecek fayda sağlayan anesteziyi ortaya çıkardı. İngiliz cerrahı Joseph Lister’in ameliyat sonrası iltihapları önlemek için karbolik asit tatbik etmesi, modern asepsi (mikroptan arıtma) tekniğinin başlangıcı sayılır. Anestezi ve asepsinin keşfi, modern cerrâhîde en büyük gelişmelere zemin hazırladı. Yirminci yüzyılda bundan daha ileri teknikler gelişti. Cerrahlar sinirsel veya kan kaybına bağlı olarak gelişen ve genellikle öldürücü olan dolaşım zaafının (şokun) sebepleri ve tedâvî şekillerini öğrendiler.Patolog Karl Landsteiner’in kan gruplarının esrârını çözmesi ve kan naklinin mümkün olması da cerrahlara ameliyatlarda büyük yardımda bulundu. Yine 20. yüzyılda harâb olan doku parçaları yerine sun’î veya tabiî parçalar kullanılmaya başlandı.

Modern Cerrâhî Teknikleri
Asepsi (Mikropsuzlaştırma): Asepsinin esâsı ameliyathâne ve cerrâhî malzemelerin hastalık âmili olabilecek mikroorganizmalardan tamâmen temizlenmesidir. Ameliyattan önce ameliyathânedeki kumaşlar, gazlı bez ve pamuklar, cerrâhî malzemenin hepsi otoklavda (basınçlı buhar sistemi olan araç) mikropsuzlaştırılır. Cerrah ve hemşireler yüzlerine maske ve kafalarına kep giyerler. Eller ve kollar dirseğe kadar yıkanır ve temizleyici çözeltilerle mikroptan arıtılır. Ameliyat sırasında steril (mikropsuzlaştırılmış) eldivenler kullanılır. Ameliyat yapılan oda deterjanlar ve kimyâsal temizleyicilerle temizlenerek mikropsuzlaştırılır.

Anestezi: Vücudun bütününün veya belli bölümünün ağrı hissinin ortadan kaldırılmasıdır. (Bkz. Anestezi)
Ameliyathâne ve cerrâhî grup (Ekip): Modern cerrâhî, yüksek tecrübeye sâhip kişilerin meydana getirdiği bir ekip tarafından icrâ edilir. Bu ekip, cerrah, asistanlar, anestezist (narkozcu) ve hemşirelerden meydana gelir. Asistanlar (yardımcılar) ameliyat edilen vücut bölgesini temiz tutmaya, kanın işlem yapılan sahayı örtmesini önlemeye ve diğer bütün yönlerden cerraha yardım etmeye çalışırlar. Hemşire, cerrâhî malzemeyi taşır, dikiş materyallerini hazırlar ve hastanın içinde bez parçaları vb. kalmaması için tamponları, gazlı bezlerini sayar. Anestezist devamlı sûrette hastanın dolaşım ve solunum sistemlerini kontrol ederek narkozun derinliğini ayarlar. Operasyon sırasında en ufak lüzumsuz hareket ve konuşmadan kaçınılmalıdır.
Değişik organlar ve sistemler birbirlerinden değişik cerrâhî problemler ortaya çıkarır. Cerrâhî tekniğinin ilerlemesiyle çok sayıda cerrâhî alt bölümü ortaya çıkmıştır.
Batın (karın) cerrâhîsi: Batın cerrâhîsi (abdominal şirurji) iki gruba ayrılır. Birisi âcil ameliyatlar, diğeri bekleyebilen (âcil olmayan) ameliyatlardır.

1. Âcil batın cerrâhîsi: Karın cerrâhîsinde en çok rastlanan âcil durum apandisit ameliyatlarıdır. Apandisit belirtileri, sağ alt karın bölgesinde ağrı, karında kasların sertliği, kusma ve ateş olarak özetlenebilir. Yapılacak operasyon basit olup, apendix’i kör barsağın ucundan almaktan (kesip çıkarmaktan) ibârettir. (Bkz. Apandisit)

Bir diğer âcil batın problemi, barsak tıkanmasıdır. Buna sebep olanlar, barsağın içiçe geçmesi, yaralar iyileşirken yapışıklık olması veya tümör kitleleri olabilir. Barsağı tıkanan hastalar karınlarında gaz-gaita (dışkı) birikmesi şikâyetleriyle gelirler. Bu durum hastaya çok sıkıntı verdiği gibi oldukça tehlikelidir. Geçecek her saat ameliyatta ölüm riskini arttırır.

Mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri de delinerek karın boşluğuna açılmaları durumunda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterirler. Bu durum âni ve çok şiddetli ağrı ve karın boşluğunu kaplayan iltihapla kendini gösterir. Tedâvisi hemen karnı açarak delinen kısmı dikmek ve karın boşluğunu temizlemektir. Bunun gibi safra kesesinin ânî ortaya çıkan iltihapları da cerrâhî müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Bu durumlarda keseyi almak gerekir. Kadınlarda yumurtalıklarla ilgili hastalıklar, rahim rahatsızlıkları da bâzı durumlarda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterebilir.

2. Âcil olmayan batın ameliyatları: Âcil olmayan cerrâhîde en büyük kısmı karın içi organlarla ilgili olan ameliyatlar teşkil eder. Bunların en sık rastlananı taşlı safra keselerindeki müzmin iltihap dolayısıyla yapılan kesenin çıkarılması ameliyatıdır. Buna kolesistektomi adı verilir. Safra taşları müzmin iltihap, safra akımında engellenme veya safra muhtevâsının değişmesi dolayısıyla meydana gelebilir. Karın ameliyatlarından en çok yapılanlardan birisi de ilaç tedâvisiyle iyileşmeyen mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri için yapılan ameliyatlardır. Bu ameliyatta ülser teşekkülüne sebeb olan asidin salgılatıcı siniri olan “Vagus” kesilir. Ayrıca mîdeden barsağa geçiş yeri olan “hiyor” bölgesi de genişletilir veya mîde ve onikiparmak barsağının bir kısmı çıkarılabilir. Dalağın çıkarılması bâzı kansızlık (anemi) çeşitlerinde ve kan hücrelerinin yapımının yıkımında daha az olduğu durumlarda yapılır. Bunun gibi mîde ve kasık fıtıklarının düzeltilmesi de çok yapılan ameliyatlardandır.

Kalp-damar cerrâhîsi: Cerrâhîde son yıllarda bâzı memleketlerde ve yurdumuzda da büyük ilerlemelere sahne olan dalların başında gelir. Gerek doğumda mevcut olan (temiz ve kirli kanın karışmasına sebeb olan değişik anormallikler), gerekse sonradan ortaya çıkan (romatizma, frengi, tümör vs. ye bağlı olarak) kalp odalarına veya kapakçıklarına âit hastalıklarda yapılan ameliyatlarda son yıllarda çok yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Bilhassa erken konulan teşhis ve geciktirilmeyen ameliyatlar çok iyi sonuçlar vermektedir. Bu ameliyatlar genellikle açık kalp (kalbin içini görerek yapılan) ameliyatları olup, ameliyat sırasında kalp tamâmiyle durdurulur ve dolaşım sistemine kan, kalp-akciğer makinası vâsıtasıyla pompalanır.

Atardamarlardaki bâzı hastalıklar da cerrâhi müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Kalbi besleyen damarlardan birinin damar sertliği dolayısıyla tıkanması ameliyatla iyileştirilmeye çalışılmaktadır. Bu ameliyatta ya bacaktaki toplardamarlardan birisi veya meme atardamarlarına âit bir parça yâhut da sentetik borucuklar tıkanan damar yerine takılır. (Bkz. By-pass)

Toplardamarların genişlemesi genellikle bacaklarda olur. Buna varis denilmektedir. Varisli damarlar ağrılı, iltihaplı hâle gelirse, yapılacak son çâre ameliyatla varisli toplardamarları çıkartmaktır.

Göğüs cerrâhîsi: Doğumdan veya doğmalık (Konjenital) olan kusurlardan göğüs içinde olanların çoğu kalp ve kalp damarlarıyle ilgilidir. Diğer kusurlar ise yemek borusunun bozuklukları, diyafram kasının kusuru, karın organlarının göğse taşması olarak sayılabilir. Bunların tedâvisi de cerrâhî yollarladır.

Âcil ve iyi bir müdâhale olmadığı takdirde kalp veya akciğeri zedeleyen göğüs yaralanmaları umûmiyetle öldürücüdür. Âcil müdâhale ve yoğun bakım altına alınan hastalardan bir kısmı yaşayabilmektedir. Göğüs kanserleri ve tüberkülozda da bâzı hastalara cerrâhî müdâhale yapılmaktadır.

Kas ve kemik cerrâhisi: Osteomyelit denilen rahatsızlık, kemik iliğinin ve kemiğin iltihabıdır. Bu halde cerahati boşaltmak ve bâzan da iltihapla harâb olmuş kemik parçasını almak için ameliyat yapılır. Kırıklardan bâzılarında dıştan alçı ve diğer metodlarla tedâvi mümkün olmadığı zaman cerrâhî yollarla iyileştirmeye çalışılır. Kendiliğinden (darbeye ve güce mâruz kalmadan) olan kırıklarda kemik gelişimini yeniden başlatmak için sağlam bir kemik parçası “aşı” olarak konulabilir.

Göz ve kulak hastalıklarında da bu dalda uzmanlaşmış hekimler tarafından çeşitli ameliyatlar yapılır. Örnek olarak gözde katarakt ameliyatları en sık yapılan göz ameliyatlarıdır.
Estetik cerrâhî: Yabancı ülkelerde plastik ve rekonstrüktif cerrâhî olarak bilinen estetik cerrâhî, genel cerrâhînin bir alt dalıdır. Plastik terimi Lâtince “placticus” menşelidir ve biçim verme, şekil verme mânâsındadır. İlk defâ kim tarafından kullanıldığı tartışmalıdır. Fakat Von Graefe 1818’de Berlin’de burun cerrâhîsi üzerine basılan monoorafisinde Rhinoplastik terimini kullanmıştır.

Çeşitli trafik kazâları, yanıklar, yaralar ve ameliyatlardan meydana gelen doku kayıplarını tâmir etmek cerrahları uzun senelerden beri ilgilendirmektedir. Târihte bu branş ilk olarak Ortadoğu ve Hindistan’da kurulmuş; zaman içinde bilgilerin batıya akmasıyla Mısır,Roma ve Yunanlılar’da tutulmaya başlanmıştır.

Ortaçağ’da bu branşın gelişimi hakkında bilgiler çok azdır. Fakat Batı Avrupa’nın estetik cerrâhînin ehemmiyetini anlaması Rönesansla birlikte olmuştur. Avrupalılar bu branşların temelini Endülüs Müslümanlarının yazmış oldukları el yazması kitaplardan alınan bilgilerle kurmuşlardır. Bu kitaplar üniversitelerde el kitabı hâline gelmişti. Bilhassa İtalya’da Salerno Üniversitesinde bu çalışmalar yoğunlaşıp, buradan diğer Avrupa memleketlerine ulaştı. Son iki dünyâ savaşında pratiklerini geliştiren bu cerrahlar bu sahada oldukça büyük ilerlemeler kaydettiler. Zamânımızda teknik ve tıp bilgilerinin ilerlemeleriyle birlikte bu branşta da büyük gelişmeler oldu.

Bu branşın ilgilendiği birçok hastalık mevcuttur. Deri hasarlarının her çeşidi, yarık damak, yarık dudak ve diğer bütün gelişim bozuklukları, çene, yüz, burun kemikleri kırıkları ve biçim değiştirmeleri; kulak, göz kapağı, başın görünüş bozuklukları, saç ekimi, meme biçim düzeltmeleri, fazla şişmanlarda yağ çıkartılması, alınan organların yerine vücudun başka bir tarafından o fonksiyonu görecek organ nakillerini gerçekleştirmek (Meselâ, yemek borusu kanserinden ötürü yemek borusu alınan bir hastanın mîde veya kalın barsağından yeni bir yemek borusu yapıp oraya yerleştirmek).

Türkiye’de de oldukça gelişmiş olup, her hususta estetik cerrâhî yapılabilmektedir.

Cerahat

Bâzı mikroplar ve tahriş edici maddeler tarafından vücut dokularında iltihâbî reaksiyon sonucu meydana getirilen, kıvamlı, yeşilimtrak-beyaz sıvı. Cerâhatın (irinin) görüldüğü iltihap şekline “irinli iltihap” denir.

Vücûdun bir yerine mikrop veya tahriş edici maddelerden birisi girdiği zaman, vücut savunmak için akyuvarlarını o bölgeye yollar. Ayrıca o bölgenin kanlanması da artar. Doku içine damarlardan sıvı ve akyuvar sızması olur. Böylece burası kızarır, şişer ve ağrı yapar. Cerâhat; başlıca iltihâbın âmili olan mikroplar (ekserisi öldürülmüş olarak), serum, ölü doku hücreleri ve beyaz kan hücrelerinden (akyuvarlardan) meydana gelir. İltihâbı yapan mikroorganizmanın cinsine göre cerâhatin rengi ve kıvâmı da değişir.

Cerâhat, vücutta bulunduğu yerlere göre çeşitli isimler alır: Akciğer zarı, kalb zarı gibi yerlerde olunca “ampiyem”, deride kabarcıklar şeklinde olursa “piyodermi”, bir boşluğu doldurur şekilde olursa “apse” adını alır. Cerâhat, vücûdun dış sathına yakınsa, kendiliğinden açılarak patlayabilir. Derinlerde olan apseleri yararak dışarı boşaltmak gerekir. Cerâhat temizlenmeyecek olursa, kana mikrop karışması ve “sepsis” denilen kan zehirlenmesi ortaya çıkabilir. (Bkz. Abse)