Kategori arşivi: D

Dış Gebelikler

Gebelik mahsulünün rahim dışında yerleşmesi hâli, 150 gebelikten birinde görüldüğü söylenir. Gebelik mahsulü bu vak’aların % 98’inde rahim ile yumurtalıkları birbirine bağlayan tüplerde yerleşir. Ayrıca diğer karın organlarında, yumurtalıklar üzerinde, rahim boynunda yerleşebilir.

Karın organlarını döşeyen zarın iltihabı, tüplerin iltihabı, karın cerrahisi, tümörler bu hastalığın sebeplerindendirler. Bu hastalarda da diğer gebelerde olduğu gibi hayz kesilir veya düzensiz kanamalar olur. Kasık ağrısı olur. Kasığın elle muayenesinde bir kitlenin anormal varlığı hissedilir.

Ani başlayan bir ağrı; aralıklı olarak etrafa yayılmadan ve ataklar esnasında bel ağrısı ile birlikte, hayzı kesilmiş bir hanımda kasık bölgesini tutduğunda dış gebelikten şüphe edilmelidir. Hafif kanama, karın şişkinliği, kasıkta kitle ve barsak tıkanıklığı şeklinde seyreden müzmin tipide vardır. Dış gebeliğin tedavisi cerrahidir.

Düşük

Ana rahmindeki bebeğin, yaşama kâbiliyeti kazanmadan dışarıya çıkarak gebeliğin sona ermesi. Yaşama kâbiliyetini kazanma devresi genel olarak 20 ile 28. gebelik haftaları arasında bulunmaktadır. Genellikle; 20. haftadan önce ve 500 gramın altında bulunduğu devrede gebeliğin sona erişi düşük olarak nitelendirilir.

Kadın-doğum bilimi açısından olduğu kadar, sosyal bakımdan da ehemmiyet arz eden “düşük”ler, çeşitli komplikasyonlara (zararlara) sebeb olmaları ve anne ölümleri üzerinde önemli rol oynamaları bakımından oldukça mühimdir.

Düşükler başlıca üç gruba ayrılarak incelenirler:
1. Kendiliğinden olan düşükler: Spontan düşük denilen bu düşük, gebeliğin, herhangi bir müdâhale olmaksızın, tabiî sebeplerle kendi kendine son bulmasıdır. Bu düşük şekli, hâmilelerin % 15’inde meydana gelir. 40 yaşını aşmış hâmilelerin % 18-20’sinde görülür.

Bu düşüğün sebebi hakkında kesin bir bilgi bulunmamasına rağmen bâzı faktörler üzerinde durulmaktadır. Bunlar, ırsî ve dişi döl hücresine âit bozukluklar, hormonal dengesizlik, anneye âit faktörler olmak üzere üç sınıfta toplanırlar:

a) Genetik ve dişi döl hücresine âit bozukluklar: İstatistiklere göre düşüklerin takriben % 40’ının genetik faktörlere ve dişi döl hücresindeki bozukluklara bağlı olduğu anlaşılmıştır. Kusurlu genler, kromozomlar sebebiyle teşekkül eden cenini ana vücudu kabul etmez ve ekseriyâ 6-7 haftadan önce dışarıya atarak gebeliği sona erdirir. Organizmanın bu husûsu nasıl sezdiği tam olarak bilinmiyor. Ancak kusurlu şekilde teşekkül eden cenin daha ilk haftalarda canlılığını kaybederek annenin hormonlarında bir değişiklik meydana getirir. İlâhî kudret, anne organizmasını yaklaşık 9 ay gibi bir zamâna normal olarak programlamıştır. Bu programa uymayan bir hâdisenin mevcudiyetinde kendini o cansız artıktan korumak için ve ayrıca boşuna taşımamak için gebeliği sona erdirmektedir.

b) Hormonal dengesizlik: Kendiliğinden olan düşüklerin yaklaşık %5-10’unun sebebi bu gruba girer. Bunlar ise; korpus luteum (yumurtalıktaki sarı cisim), göbek bağı, tiroit ve böbrek üstü bezin normal çalışmaması hallerinde ortaya çıkarlar.

c) Anneye âit faktörler: Gebelik seyrinde anneye âit birçok faktör ceninin gelişmesini önleyerek düşüğe sebeb olur. Bunlar arasında başlıcaları şunlardır:
Rahimin şeklinin normal olmaması, az gelişmiş olması;
Rahim dış ağzının çok açık ve gevşek olması;
Karın içinde rahime baskı yapan tümörler;
Rahimin içinde tümör bulunması;
Gebeliğin seyrinde geçirilen ateşli hastalıklar: Malta humması, listeriosis, frengi, toksaplazmozis;
Beslenme yetersizlikleri: Gebelik süresince yetersiz beslenme, folik asit, C,D,K vitaminlerinin yetersizlikleri düşüğe sebeb olabilir. Kazalar ve heyecanlanma halleri;
Zehirlenmeler, kan uyuşmazlıkları, radyoaktif ışın alınması;

Kollajen doku hastalıkları;
Düşüğün ilerlemesine göre klinik olarak bâzı devreler: Düşük tehdidi bunların ilkidir. Kanama, rahim kasılması ve bel-kasık ağrıları mühim belirtileridir. Ağrı olmadan da kan görülebilir. Kan ekseriyâ az miktarda ve değişik kırmızılıkta olabilir. Düşük tehdidinde gerekli tedbirlerin alınmasıyla gebeliği normal seyrine döndürmek mümkün olur. Fakat bâzı vak’alarda durum ilerler ve kaçınılmaz düşük teşekkül eder.

Kaçınılmaz düşük: Düşük tehdidinin ileri safhalarında rahim kasılmaları şiddetlenerek kanama artar ve rahim ağzı açılır. Bunu çoğunlukla su kesesinin yırtılması takib eder.
Tam düşük: Burada gebelik mahsulünün tamamen dışarı atılması mevzubahistir. Vak’aların çoğunda kanamayı tâkiben şiddetli kasılma sancılarıyla gebelik mahsulü blok olarak dışarı atılır. Bâzan ise bebek dışarı çıktığı halde eşi (plasenta) içeride kalır. Bu durumda kasılmalar devâm eder ki buna da “tam olmayan düşük” denir.

Kendiliğinden düşüklerin bir çoğu tehlikesizce sonuçlanmakla berâber, bâzı vak’alarda, düşüğü tâkiben rahim duvarında yapışık kalan plasenta parçaları kanama ve enfeksiyona yol açar. Bu iltihapların yayılması hastanın hayâtını tehlikeye sokabilir. Ayrıca düşükten sonra “koryonepitelyoma” adı verilen kanserin meydana geliş sıklığı artar. Tüplerin tıkanmasıyla kısırlık ortaya çıkabilir.

Tedâvisi: Düşük tedâvisinde, düşüğe sebeb olan faktörlerin tesbiti ve vak’anın özelliğine göre tedâvi büyük değer taşır.
Düşük tehdidinde hasta yatak istirahatine alınır. Ağrı giderici ve teskin edici ilâçlar verilir. Kabız kalması önlenir, hafif gıdâlar verilir. Hormon seviyelerinin düşük olduğu durumlarda “gestagen” adı verilen hormonlar verilir.

Kaçınılmaz düşüklerde hasta kliniğe yatırılır. 12 haftanın altındaki gebelere kürtaj, tıbbî tahliye yapılır. 12 haftanın üzerindeki gebeliklerde oksitosin verilerek rahimin kasılmaları arttırılır ve düşük sağlanır.

Tekrarlayan düşük: Hastanın arka arkaya 3 veya daha fazla kendiliğinden düşük yapması hâlidir. Bundan umûmiyetle, malta humması, listeriosis gibi hastalıklar mesuldür. Bunun da tedâvisi, hâmile kalmadan önce progesteron hormonu verilerek yapılır.

2. Cinâî düşükler (Kriminal abortus): Çocuğun doğumu ve varlığı istenmediği durumlarda çoğu kez gebe kadının kendi isteğiyle yapılan kânunsuz düşüklerdir. Avrupa ve Amerika’da doğum kontrolü için başvurulan yollardan birisidir. Dünyâda her yıl 30 ile 55 milyon cinâî düşük yapıldığı zannedilmektedir. Gayrimeşru ilişkiler netîcesinde gebeliğin meydana gelmesi önlenemediği zaman ilk akla gelen çâre cinâî düşük olmaktadır. Bu, zannedildiğinden fazla uygulanmakta ve önemli bir halk sağlığı problemini teşkil etmektedir. Gizli, suçluluk duygusu içinde, şuursuz ve tehlikeli biçimlerde gerçekleştirilen bu ameliye kısırlık, kanama, enfeksiyon, yırtıklar ve hatta ölüm ile sonuçlanabilmektedir.

Gebe kadın, ya kendisi çocuk düşürmeye teşebbüs eder veya ebe ve hekim yardımıyla düşük yapar. Cinâî düşükler çoğunlukla gebeliğin ilk aylarında yapılır. Çocuk düşürmeye niyet eden kadınlar önce kolay ve zararsız usûllerle çocuğu düşürmeye çalışırlar, çocuk düşmezse daha tehlikeli çârelere başvururlar.

3. Tedâvi düşükleri (Tıbbî tahliye): Gebe kadındaki bir hastalığın gebelik yüzünden ilerlemeye başlaması ve kadının hayâtının tehlikeye girmesi hâlinde ölü veya sakat olduğu anlaşılan (kuvvetle zannedilen) çocuğun bulunduğu gebelik hâllerinde tıbbî bir müdâhale ile gebeliğe son verilmesi ve çocuğun alınmasıdır. Bu müdâhale ihtimâle dayanarak yapılmaz. Her türlü tedâviye rağmen hastalık gerilemiyorsa ve kesin hayâtî tehlike mevcut ise ve gebeliğin sonlanması hâlinde tedâvi olacaksa, bütün tıbbî şartları hâiz bir klinik veya hastânede çocuk aldırılır.

Duyu

Sinir sistemimize çevreden ve vücudumuzdan çeşitli reseptörler (alıcılar) vasıtasıyla getirilen izlenimler. Çevreden olduğu gibi iç organlardan da uyartılar gelerek sinir sistemimizi uyarabilir. Duyu, çeşitli kısımlara ayrılarak incelenir:

1. Yüseysel (sathî) duyular (Eksteraseptif duyular): Özelleşmiş göz, kulak, dil gibi organlar dışında etrâfımız hakkında deri vâsıtasıyla da bilgi edinmekteyiz. Yüzeysel duyular; dokunma, sıcak, soğuk ve yüzeysel ağrı duyuları olmak üzere dört çeşittir. Bunlardan ilk üçünün deride özel alıcı (reseptör) cisimcikleri bulunur. Yüzeysel ağrı duyusu deride yaygın bulunan sinir uçları tarafından alınır.

2. Derin duyular (Proprioseptif duyular): Eklem kapsülleri, kas ve kirişlerdeki reseptörler vasıtasıyla mafsal ve kaslarımız hakkında alınan izlenimlerdir. Bu duyulardan bir kısmı şuurumuza intikal ederek idrak edilir ve buna göre karşılık verilir. Bunlara “şuurlu derin duyu” denilmektedir. Bir kısım derin duyu ise şuurumuza intikal etmeden beyincik vâsıtasıyla hareketlerimizi etkiler. Bu duyulara da “şuursuz derin duyu” ismi verilir. Kas ve tendonlarımızda (kirişlerimizde) uyandırılan ağrı, titreşim duyusu ve denge duyusu da derin duyulardandır.

3. İç organ duyuları (İnteroseptif duyular): İç organlardaki reseptörler tarafından sağlanan duyulardır.
Kortikal duyular: Beyin kabuğunun parietal bölgesi (kafa yan bölgesi) tarafından yüzeysel ve derin duyular birarada değerlendirilerek sağlanır. Her iki çeşit duyudan faydalanılarak izlenimler elde edildiği için buna “kombine duyu” da denir. Kortikal duyular olarak “Stereognozi” (elimize aldığımız bir cismin şekli, büyüklüğü, ağırlığı ve ne olduğunu anlamak), “Borognozi” (hacimleri aynı olan cisimlerden hangisinin daha ağır olduğunu anlamak), “Topognozi” (uyarıların vücuda uygulandığı yeri anlamak), “İki nokta diskriminasyonu” (uyarılan iki nokta arasındaki mesafeyi anlamak), “Grafestezi” (gözler kapalıyken vücuda elle yazılan yazıları anlamak) gibi duyular sayılabilir.

Duyu yolları: Omurilikten çıkan ön ve arka sinir kökleri, birleşerek “spinal sinir” adını alırlar. Omurlar arasındaki pencerelerden omurga kanalı dışına çıkan spinal sinirler birleşerek sinir ağlarını yaparlar. Omiriliğin tek bir arka kökünden çıkan duyurucu sinir tellerinin dağıldığı deri bölgesine dermatom adı verilir. Her dermatom komşu olduğu dermatomların sinirlerinden de teller alır.
Omurilikten çıkan duyurucu sinir tellerinin sinir hücreleri arka köklerdeki “spinal gangliyon” (omurilik sinir düğümü)larda bulunur. Spinal gangliyonlardaki sinir hücrelerinin çevresel uzantıları hiçbir yerde kesilmeden arka kök, spinal sinir, sinir ağı ve çevresel sinirlerden geçerek deri veya derin dokulardaki reseptörlere ulaşırlar. Duyurucu kafa sinirleri de kendi bölgelerindeki derin veya yüzeysel reseptörlerde sonlanırlar. Sıcak soğuk ve dokunma ile ilgili uyarıları alan derideki özel reseptörlere sırasıyla “Ruffini”, “Krause” ve “Meissner” cisimcikleri denilmektedir.

Yüzeyde ağrı için özel bir reseptör yoktur. Şuurlu derin duyu yollarının başladığı reseptörler ise adale, eklem kapsülü ve krişlerde bulunurlar. Spinal gangliyonlar ile duyurucu kafa sinirlerinin gangliyonlarındaki sinir hücrelerinin beyne giden uzantıları taşıdıkları duyu çeşidine göre çeşitli yollar izleyerek neticede, yankafa lobunun (beyinde) “postsantral” kıvrımında sonlanırlar.
Duyu muayenesinde sırasıyla yüzeysel duyular (dukunma, sıcak, soğuk ve yüzeysel ağrı), şuurlu derin duyular (derin ağrı, titreşim, kas ve eklemlerin durumu) ve kortikal duyular incelenir.

Dudak

Ağız boşluğunun ön duvarını yapan etli kısımlardan her biri. Alt ve üst çenede olmak üzere iki adet dudak vardır. Bunlar iki yanda birleşerek “dudak köşesi” denilen bir açı meydana getirirler. Dudaklar ağzı kapamaya, yiyecekleri almaya yardım ederler. Çeşitli hareketleriyle de sesleri ayarlarlar. Dudakların hareketini, dudak köşelerinden başlayarak dudakların çevresinde ve içinde yer alan yuvarlak kas, üçgen kas ve gülme kası sağlar. Yanakların devamından ibâret olan dudaklar, derinin ağız içi mukozasına geçiş yeridir. Dudaklarda üç ayrı bölge vardır:
Deri kısmı: Kıllı deri karakterinde olup keratinleşmiştir (sert boynuzsu tabaka ile kaplıdır).

Deri-mukoza kısmı: Deriden mukoza özelliğine geçen kısım.
Mukoza kısmı (nemli örtücü zar kısmı): Ağız mukozasının yer aldığı ve altındaki salgı bezlerinin salgıları ile nemlenen kısım.
Ağzın içinde üst dudağı ikiye bölen çizgi üzerinde ince bir dokuyla üst dudak üst çeneye tutunur. Buna “üst dudak gemi” denir. Aynı şekilde alt dudakta da bir “alt dudak gemi” vardır.
Hastalıkları: En çok rastlanan dudakların çatlamasıdır. Soğuk havalarda veya başka tesirler altında ortaya çıkarlar. Nemi arttırıcı merhemler iyileştirmede genellikle yeterli olur. Dudakların iç yüzündeki yaralar bir ağız iltihabının belirtisidir. Özellikle üst dudaktaki çıban ve yaralardaki mikroorganizmalar beyin zarlarına ulaşarak “menenjit” yapabilirler. Bundan başka nâdir de olsa frengi hastalığının yarası (şankr) dudaklarda olabilir.

Uçuk’a bir virüs sebeb olur. İnsandan insana bulaşabilir. İnsanların % 70-90 kadarı uçuk virüsü taşıyıcıdır. Genellikle kendi kendine birkaç günde iyileşir.
Dudak iltihâbı: Muhtelif sebeplerle husûle gelen dudağın iltihabî hastalığıdır. Isırmak, çekmek, iklim, güneş gibi fizikî tesirler, ilâçlar, ruj, diş macunları, takma dişler, tütün gibi kimyevî tesirler ve çeşitli bakteriler dudakların iltihaplanmasına sebeb olur. Ayrıca A1, B12, B2 vitaminlerinin eksikliği de dudak iltihâbına sebeb olabilir. Dudak iltihâbının sebebi tesbit edilirse bertaraf edilerek tedâvi yapılır. Nötr bir krem kullanılabilir. Tentürdiyot iyi netice verir. B2 vitamininin yüksek dozda kullanılması da iyi neticeler vermektedir.

Yüz felci vak’alarında dudaklar vazifelerini yeterli yapamaz. Bu durumda dudaklar iyi kapanmaz ve hastanın ağzından devamlı salya akar. Tek taraflı yüz felçlerinde dudakların simetrik hâli bozulur ve sağlam tarafa doğru kayarlar.

Tavşan dudağı: Anne karnında gelişen ceninde (embriyoda) üst dudak ve damak üç ayrı doku kitlesinin birleşmesinden meydana gelir. Alın bölgesinden aşağı doğru alın-burun uzantısı, her iki yandan orta çizgiye doğru da üst çene uzantıları ilerler. Alın burun uzantısı, üst dudağın ortasını, burnu, alnı ve sert damağın en ön kısmını yapar.

Üst çene uzantılarından biri veya her ikisi alın-burun uzantısıyla burun altında birleşmemesi hâlinde üst dudağın dış bölgesi orta kısmından ayrı kalır. Bu tip görünüşteki dudaklara “tavşan dudağı” denir. Yalnız sağda, yalnız solda veya iki taraflı olabilir.

Tedâvisi: Bir plastik cerrâhî uzmanı tarafından yapılır. Dudak ve damak bir arada yarıksa, bebek emmediğinden büyümesi gecikir. Çocuk bir yaşına kadar ameliyat edilmez. Ameliyat çocuk konuşmayı öğrenmeden yapılmalıdır. Şekil bozukluğu sâdece dudağa âitse ve çocuk emebiliyorsa ameliyata üç yaşından sonra başvurulabilir.

Doku Kültürü

Çok küçük doku veya organ parçalarının uygun besin ortamlarında steril şartlarda yetiştirilmesi.
Hücre ve doku kültürü sistemlerinin gelişmesi geçen yüzyılın sonlarında başlar. 1878 yılında Claude Bernard, canlı dokuların aktivitelerinin düzenlenmesinde iç çevrenin önemine de inerek, bu iç çevrenin dokularla etkileşmeye girdiğini ve aktivitelerini düzenlediğini ortaya koymuştur.

Önceleri bitki doku kültürü hayvan doku kültüründen tamamen ayrı olarak gelişmiş, son yıllarda her iki alanda karşılıklı bilgi alışverişi olmuştur. Doku kültürleri 1838-39’da Scheilden ve Schwalk’ın hücre çalışmasıyla başlamış, bunu 1898’de Haberland’ın aseptik kültürde bitki dokusunu geliştirmesi, 1904’te Hanning’in Cruciferae (Turpgiller familyası)de embriyo kültür çalışmaları tâkip etmiştir. 1934’te White, domates köklerini, B vitamini sağlayan bira mayası ekstresi kullanarak sürekli olarak geliştirmeyi başarmıştır. İlk defa 1950 yılında Prof. F.C. Stewart, Dr.Georges Morel bitkilerin doku kültürleriyle yetiştirilebileceğini göstermişlerdir.

Türkiye’de bu konudaki ilk çalışmalar 1970’li yılların ilk yarısında başlamış olup, 20 yıllık bir geçmişi bulunmaktadır. 1973’te ilk bitki doku kültürü laboratuvarı Ankara Üniversitesi Zirâat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümünde kurulmuş ve konuyla ilgili üretime yönelik çalışmalar başlatılmıştır. 1978’de Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığına bağlı Ege Bölge Zirâî Araştırma Enstitüsünde, hemen arkasından Yalova’da Atatürk Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsünde, Ege Üniversitesi Zirâat Fakültesi Bitki Koruma bölümünde doku kültürü laboratuvarları kurulmuş ve çalışmalar başlamıştır.

Doku kültürü işleminde kullanılan besi yerinin bakteriyle kontaminasyonu en büyük tehlike olarak görülür. Fakat bunun yanında kimyâsal maddelerin de zararı unutulmamalıdır. Bunun için malzemenin hazırlanmasında ve seçiminde özel tedbirlerin alınması, kullanılacak cam eşya ve diğer malzemeler ile besi yerlerinin temâsı düşünülerek steriliteye önem verilmektedir.

Kültür ortamında gerekli olan besinler bitkinin türüne ve kültürün hazırlanma amacına göre farklı olabilir. Birçok doku ve organ kültürleri, kültüre dayanıklılık veren yarı-katı AGAR ortamında üretilirler. Temizlenmiş agar tozu % 0,5-% 1 yoğunlukta kullanılır. Bâzı embriyo kültürlerinde bu yoğunluğun üzerinde ortam hazırlanabilirse de bu büyümeyi azaltabilir.

Besin ortamını oluşturan maddeler başlıca altı grupta toplanırlar: 1) Ortamın % 97’sini saf su teşkil eder. 2) Mineraller (azot, fosfor, potasyum, kalsiyum, kükürt vs.), besin birleşimleri hâlinde verilirler. 3) Karbonhidratlar. 4) Vitamin ve hormonlar (B1, B6 vitamini ve ındol asetik asit [IAA], naftel asetik asit [NAA], kinetin, gibberellik asit gibi hormonlar). 5) Amino asitler ve diğer basit azotlu birleşikler. 6) Organik kompleksler (% 10-15’lik Hindistan cevizi sütü gibi). Mesela orkide tohum kültüründe muz püresi çok faydalıdır. Ayrıca Murachige-Skoog tuz ortamı, White ortamı, Knudson C, Knop solüsyonu gibi hazır besin ortamları çeşitli kültürler için kullanılmaktadır.

Bitki doku kültürleri üretim şekli bilinen geleneksel üretim şekillerinden farklılık gösterir. Başlangıçta çok küçük bitki parçalarının (meristem, polen, anter, protoplast, kök veya yaprak parçaları gibi) kullanılması, steril şartlarda çalışılması yapay gıda ortamına ekilen bitki materyalinin çevre şartlarında geliştirilmesi açısından üretim çalışmaları oldukça farklı ve zordur. Bu üretim tekniğine doku kültürü tekniği denildiği gibi, aseptik kültür veya mikro üretim adları da verilmektedir.

Doku kültürleri üretim çalışmaları ileri ülkelerde ticârî yarar sağlayıcı uygulamalarda kullanılmaktadır.
Bu yararlardan başlıcaları şunlardır:
a) Bilinen generatif ve vegetatif üretim usûlleriyle çoğalması zor olan bitkilerin üretilmesi.
b) Virüsten temiz bitkilerin eldesi.
c) Bitki genetik kaynağı materyalinin uzun süre muhafazaya alınması.
d) Bitki ıslahı.
e) Kimyâ sanâyi ve eczâcılıkta çeşitli bitki organlarının elde edilmesi gibi.

Klasik usûllere göre üretimi zor ve yavaş olan bitkilerin doku kültürlerinden yararlanarak çoğaltılmasını amaçlayan çalışmalarda frezia, zambak, salatalık, asma, erik ve salep gibi bitkiler kullanılmaktadır.

Doku

Bitki, hayvan ve insan organlarını meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğu. İlkel canlılar bütün hayatları boyunca bir tek hücre olarak kaldıkları halde yüksek organizmalar çok sayıda hücrelerin biraraya gelmesi ile meydana gelmiştir. Bitkisel organizmaları meydana getiren çok sayıdaki hücrelerin protoplastları birbirinden cansız hücre çeperleriyle ayrılmış olmakla beraber aralarında sıkı bir ilişki göstermektedir. Böyle hücre çeperi içinde bulunan, birbiriyle sıkı ilişki gösteren, aynı kökenden gelmiş protoplast topluluklarına doku, dokuların özelliklerini konu eden morfoloji biliminin dalına da histoloji (doku bilimi) denir.

Dokuyu meydana getiren hücreler genellikle aynı ödevi görmekteyseler de doku târifinde ön görülen temel düşünce fizyolojik olmaktan çok morfolojikseldir. Eğer fizyolojiksel bakımdan dokunun târifi yapılacak olursa, kökenleri ayrı olsa bile aynı ödevi gören hücre toplulukları olarak yapılabilir ki, böyle daha geniş anlamda hücre topluluklarına doku sistemi denilmektedir.
Doku hücre bölünmesi sonucu meydana gelir. Tek hücreli organizmalarda bölünen hücreler birbirinden ayrılarak yeni birer birey vücuda getirdikleri halde, çok hücreli organizmalarda bölünen hücrelerden meydana gelen hücrelerin birbirinden ayrılmaması, geçit ve plasmodesma (plasmatik köprüler) gibi madde ve uyartı iletimini kolaylaştıran yapılar ile proplastları arasında sıkı ilişki kurulan hücre toplulukları bireyi meydana getirmektedir. Bâzı tek hücreliler bölündükten sonra çevrelerinde meydana getirdikleri müsilaj bir kın ile bir arada tutulan hücre grupları ve bazı mantarlardaki zengin dallanma gösteren ipliksi hücrelerin bir örgü meydana getirmek üzere sık sık kümeler hâlinde olmaları, dış görünüş bakımından dokuyu andırsalar bile gerçek doku değil, yalancı dokulardır.
Dokular bitkisel ve hayvansal dokular olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmektedir.

Hayvansal Dokular
Hayvansal dokular altı grupta sınıflandırılarak incelenebilir:
1. Epitel doku: Vücut yüzeyini örten ve vücut içindeki boşlukları sınırlayan devamlı bir tabaka ve örtüyü yapan hücrelerden meydana gelir. Koruma, emme, salgı ve duygu gibi ödevleri görürler. Vücudun epitel tabakası, alttaki hücreleri mekanik zarardan, zararlı kimyasal maddelerden, bakterilerden ve kurumadan korurlar. Sindirim borusunun içini üreten epitel vücut içine besin ve suyun emilmesi fonksiyonunu görür. Diğer epiteller artık ürünler olarak çok çeşitli maddeler salgılarlar veya bu salgılar vücudun diğer bir yerinde kullanılır.

Epitel dokular biçim ve fonksiyonlarına göre altı alt sınıfa ayrılır:
a) Yassı epitel: Yanyana dizilmiş yassı hücrelerden meydana gelir. Deri yüzeyinde, ağız, özofagus ve vagina iç örtüsünde bulunur.
b) Kübik epitel: Küp şekilli hücrelerden yapılmıştır. Böbrek tübülleri örtüsü gibi.
c) Sütunsu epitel: Yastık veya sütuna benzeyen hücrelerden meydana gelir. Mide ve barsak sütunsu epitel ile çevrilidir.
d) Silli epitel:Sütunsu hücreler serbest yüzeylerinde sil denilen küçük uzantılara sâhib olabilirler. Bunlar ritmik olarak titrer ve maddeleri bir yöne taşırlar. Solunum sisteminin çoğunun içi silli epitel ile çevrilmiştir.
e) Duyu epitel: Etkimeleri almak için özelleşmiş hücrelerden meydana gelir. Misal olarak burnun iç duvarını çevreleyen epitel hücreleri verilebilir.
f)Bezli epitel:Süt, mum veya ter gibi maddeleri salgılamak üzere özelleşmişlerdir.

2. Bağ doku: Kemik, kıkırdak, tendonlar, fibroz bağ dokularını ihtiva eden bağ dokusu vücudun diğer hücrelerini beraberce tutarak desteklik görevi yaparlar. Bu dokuların hücreleri tipik olarak bol miktarda cansız madde salgılar, buna matriks denir. Her bağ dokusunun tabiatı ve işleyişi büyük ölçüde bu hücreler arası matriks ile belirlenir. Fibroz bağ dokusu tüm vücutta bulunur ve deriyi kasa tutuşturur, bezleri kendi yerlerinde tutar ve diğer pek çok yapıları bağlar. Tendonlar ise fibroz bağ dokusunun özelleşmiş tipleridir. Kasları birbirine ya da kemiğe bağlayan kabloya benzer kordonlardır.

Bağ dokusu lifleri kollajen denen bir protein taşırlar. Bu lifler sıcak su ile muamele edilirse kollajen çözülür, protein olan jelatine dönüşürler.
Omurgalıların destek iskeletleri kıkırdak veya kemikten meydana gelir. Kıkırdak hemen hemen bütün omurgalıların embiriyonik devrelerinde destek iskelettir. İnsan vücudunun destek yapısı arasında, kıkırdak, kulak kepçesinde ve burun ucunda hissedilir.

Kemik hücreleri canlı kalıp, bir kişinin ömrü boyunca kemiksi matriks salgılar. Kemiksi matriks içindeki kalsiyum tuzları kemiği çok sert duruma sokarken, kollajen çabuk kırılmasını önler. Pekçok kemik merkezde büyük bir boşluğa, kemik iliği boşluğuna sâhiptir. Burada çoğunluk yağ ihtivâ eden sarı kemik iliği, veya kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin yapıldığı doku olan kırmızı kemik iliği bulunur. Kemik matriksi içinde uzanan kanallara havers kanalları denir. Bunların içinde kan damarları ve kemik hücrelerini kontrol etmek ve onlara yardımcı olmak için sinirler bulunur. Kemik hücreleri birbirlerine ve havers kanallarına, matriks içinde yer alan küçük kanallar yoluyla oksijen ve ham maddeleri alır, artıkları dışarı atarlar. Kemikler, kemiksi maddeyi çıkarabilen başka hücrelere de sâhiptirler.

3. Kas doku: Çoğu hayvanın hareketi uzun, silindirik veya iğ şekilli hücreler olan kas hücrelerinin kasılması ile sağlanır. Bunların herbiri, birçok küçük, uzunlamasına paralel liflere sâhiptir. Kas hücreleri mekanik işi, yalnız kasılarak, yâni kısalıp kalınlaşarak yapabilirler; itemezler. İnsan vücudunda üç ayrı tip kas bulunur: İskelet, düz ve kalp kasları. Kalp kası kalbin duvarlarında, düz kas sindirim borusunun çeperlerinde ve belli bâzı iç organlarda bulunur. İskelet kas vücudun kemiklerine bitişik büyük kas kütlelerini meydana getirirler. İskelet kası bâzan istemli kas diye adlandırılır, çünkü isteğe bağlı denetlenebilirler. Oysa kalp kası ve düz kaslar isteğe bağlı olarak işletilemezler.

4. Kan doku: Kan kırmızı ve beyaz kan hücrelerini ve kanın hücresel olmayan sıvı kısmını içine alır. Bu sıvıya “plazma” denir. Bâzan bu doku bağ doku içinde de sınıflandırılır Çünkü benzer hücrelerden köken alır.

5. Sinir doku: Nöron denen hücrelerden yapılmıştır. Bunlar, elektrokimyasal sinir impulslarını iletmek için özelleşmişlerdir. Her hücre çekirdeği ihtivâ eden genişlemiş bir hücre gövdesine ve hücreden uzanan saça benzer bir veya daha çok ince sinir liflerine sâhiptir. Sinir lifleri stoplazma (hücre plazması)dan yapılmış ve plazma zarıyla örtülmüştür. Bu zarın kalınlığı 30-40 mikron, uzunluğu ise 1-2 milimetreden 1 metreye kadar uzunluklarda değişebilir. İnsanda omurilikten kola veya bacağa uzananlar 1 m veya daha uzun olabilirler.
İki tip sinir lifi vardır: Akson ve Dendritler. Bunlar sinir impulsunu normal olarak ilettikleri yöne dayanılarak ayırd edilir. Aksonlar sinir impulslarını hücre vücudundan uzağa, dendritler hücre vücuduna doğru iletirler. Bir nöronun aksonu ile ötekinin dendritinin kesiştiği yere sinaps denilir. Sinaps impulsün geriye akışını önleyen bir valf olarak hizmet görür.

6. Üreme dokusu: Dişilerde yumurta hücreleri ve erkeklerde spermleri üretmek üzere değişime uğramış hücrelerden meydana gelen dokuya denir. Yumurta hücreleri çoğunluk yuvarlak veya oval ve hareketsizdirler. Sperm hücreleri yumurta hücrelerinden daha küçüktür. Stoplazmalarının çoğunu kaybetmiş olup bir kuyruk geliştirmişlerdir ki bununla hareket sağlanır.

Bitkisel Dokular
Bitkilerin yapısını meydana getiren dokulara bitkisel dokular denir. İleri bitkilerin hücrelerinde dokular hâlinde organize olarak farklılaşmışlardır. İki temel grup hâlinde toplanabilirler:
A. Meristemik doku (Bölünür doku): Meristem hücreleri, çekirdekleri büyük hücre arası boşlukları olmayan, genellikle çok küçük ve çok sayıda vakuole mâlik hücrelerden yapılmıştır. Bu hücrelerin esas özelliği sık sık bölünerek yeni hücreler meydana getirmesidir.Meydana gelen hücreler farklılaşarak sürekli doku hücreleri hâlini alır. Meristemler bulundukları yerlere göre isim alırlar. Kök, gövde veya bunların yan organlarının uçlarında bulunan meristem dokuları apiteal meristem adını alır. Kök veya gövdenin uzanmasını sağlarlar. İnterkalar meristemler ise sürekli dokular arasında kalan meristemlerdir. İnterkalar meristemin de görevi organın uzunluğuna büyümesini sağlamaktır. Çevreye paralel bölünmelerle organın enine büyümesini sağlayan meristematik doku ve kambuyumdaki meristem lateral meristemdir.

B. Sürekli doku (Yetkin doku): Bölünme özelliği göstermeyen sürekli doku hücreleri meristem hücrelerinden geniş vakuollere mâlik olup, daha az protoplazma taşımaları, hattâ bâzan büsbütün protoplastlarını kaybedip ölü hâle getirmeleriyle ayrılırlar. Çeperleri kalın olup, farklı dokularda kalınlıkları ve kimyasal yapıları farklıdır. Sürekli doku, morfolojik ve fizyolojik özellikleri göz önüne alınarak sınıflandırılırsa beş kısımda incelenebilir.

1. Koruyucu doku (Örtü doku): Organların dışında bulunan ve iç kısımdaki dokuları her bakımdan, meselâ; kuraklığa, çok fazla su kaybına, dış tesirlere karşı koruyan dokudur. Bu dokuyu teşkil eden hücreler genellikle tabakalar hâlinde organların üstünü kaplamaktadır. Yapraklardaki epiderma, kök ve gövdelerin mantar tabakaları koruyucu dokuya misal olarak gösterilir. Yapraklardaki epiderma üzerinde kütin denilen mumsu bir tabaka vardır. Yaprak yüzeyinden su kaybını azaltır, ayrıca dış ortamdaki gazlar ile epiderma altındaki hücre arası boşluklarında bitkinin fizyolojik faaliyeti sonucu toplanan bâzı gaz ve su buharının alış verişini sağlamak gâyesiyle epidermada stoma adı verilen gözenekler bulunur. Yine epiderma üzerinde epidermanın dışa doğru meydana getirdiği tüy, kabartı gibi çıkıntılar bulunur.

2. Parankima (Temel doku): Asıl dokular olup, bitki bünyesinin büyük bir kısmını kaplayan, ince çeperli canlı hücrelerdir. Besin maddesi bakımından zengin özsuyu ile dolu vakuoller ihtivâ ederler. Vazifelerine göre farklı isimler alırlar:
a. Assimileme parankiması: Işık karşısında klorofil maddesi sâyesinde organik maddeler meydana getirir. Yapraklarda bulunur.
b. Havalandırma parankiması (Aerankima): Hücreler ile dış ortam arasındaki madde alışverişini sağlama bakımından oldukça geniş hücre arası boşluklarına malik parankima hücrelerine denir.
c. İletme parankiması: İnce çeperli olan iletme parankiması, hücreleri assimileme parankimasından iletken dokuya kadar özümleme maddelerini çok sayıda dar hücrelerden az sayıdaki daha geniş hücrelere safha safha toplayarak iletim yolundaki çeper sayısını azaltmakla geçişmedeki direnci azaltarak sağlar.
d. Depo parankiması: Parankima hücreleri bâzan gerek su gerek farklı besin maddelerini yedek olarak saklama ödevini yapabilir.

3. Destek doku: Bitkiler hem kendi ağırlıklarına, hem de dış tesirlere karşı özelliklerini koruyabilmek, dayanıklı olabilmek için bazı doku elementlerini gerekli bölgelere koyarak direnç, destek ve esneklik sağlarlar. Çeperleri fazla kalınlaşmış böyle dayanıklı hücrelerden meydana gelmiş dokuya destek doku denir. Sklerankima ve kollenkima olmak üzere iki kısımda incelenir. Sklerankimayı meydana getiren hücreler olgunlukta hücre çeperleri hem kalın hem de çoğunluk odunlaşmıştır. Protoplastlarını kaybetmiş ölü hücrelerdir. Uzaması sona ermiş organlarda bulunur. Kollenkima ise çeperleri selülozdan yapılmış olduğundan esnek, canlı hücrelerden ibaret olduğu için uzamakta olan organlarda, özellikle genç gövdelerde, yaprakların orta damarlarında, çiçek ve yaprak saplarında bulunur. Köşe kollenkiması, levha kollenkiması gibi çeşitleri vardır.

4. İletken doku: Kara hayatına uymuş yüksek bitkilerde topraktaki su ve suda erimiş maddelerin topraktan uzak bulunan organlara asimileme (özümleme) organlarında meydana gelen organik maddelerin de kullanılmaya veya depo edilmek üzere organik madde yapma yeteneğinde olmayan, organlara iletimini sağlayan dokudur. Bitkilerde birbirinden farklı yapı ve vazifede iki tip iletken doku vardır. Bu iki dokudan biri topraktan aldığı su ve suda erimiş anorganik maddeleri topraktan uzak organlara ileten hücrelere sâhip ksilem’dir. Diğeri özümleme organlarında meydana gelen organik bileşikleri harcanacakları ve saklanacakları organlara ileten hücrelerin bulunduğu floem’dir. Ksilem aşağıdan yukarı, floem yukarıdan aşağı doğru iletimin vukua geldiği dokulardır. Ksilem su ileten borular, ksilem lifleri ve ksilem parankimasından yapılmıştır. Floem, kalburlu borular, arkadaş hücreleri, floem sklerankiması ve floem parankiması olmak üzere farklı doku elementlerinden meydana gelir.

5. Salgı sistemi: Bitkilerde metabolizma sonunda meydana gelip tekrar metabolizmaya girmeyen maddeler salgı maddeleridir. Salgı maddeleri sıvı veya katı haldedir. Salgı maddeleri arasında su, ferment, alkaloit, glikozit, balözü, müsilaj, lateks, reçine, eterik yağ ve kristaller sayılabilir. Bu maddeler her ne kadar metabolizma artığı iseler de, bitki için değişik yönlerde fayda sağlamakta rol oynarlar. Salgı maddeleri ya hücre içinde depo edilir. Böyle salgıya hücre içi salgı denir.Ya da hücreden dışarı atılır. Böyle salgı ise hücre dışı salgıyı teşkil eder. Salgı hücreleri ve bu hücrelerin bir araya gelerek meydana getirdikleri salgı bezlerinin belli bir kökeni yoktur. Bitkinin herhangi bir organında, herhangi bir doku içinde bulunabilirler.

Dolaşım Sistemi

Vücudun, aldığı besin maddelerini, oksijeni ve kendi yaptığı hormonları gövdenin çeşitli kısımlarına dağıtması; dokularda metabolizma sırasında meydana gelen zararlı maddelerin zararsız hâle gelmelerini veya atılmalarını sağlayan organlara ulaşması ile görevli sistem. Dolaşım sistemi kalp ve onunla kapalı devre yapan damarlardan kurulmuştur. Kalp, bu sistemin pompasıdır.

Damarlarla pompanın attığı kanı vücutta dolandıran borulardır. Kırmızı kan damarları, yapısı ve fonksiyonları bakımından üç ayrı kısımda incelenebilir:
1) Atardamarlar,
2) Toplardamarlar,
3) Kılcal damarlar.

Dolaşım sisteminin çalışması kalbin canlılık durumuna bağlıdır. Kalp, göğsün ortasında ucu sola dönük olarak yer alır. Çizgili kaslardan meydana gelmesine rağmen irâde dışı çalışır. Kalbin çalışması birbiri ardından gelen sıkışıp-ufalma (sistol) ve gevşeyip-genişleme (diastol) hareketleri ile olur. Kalbin hareketlerini “kalbin iletim sistemi” denilen yapılar sağlar. Kendi içinde meydana gelen uyarıyla ritmik olarak çalışan tek organımız kalbimizdir.

Kalbin özel sinir sistemi “sino-atrial düğüm”, “atrioventriküler düğüm” ve “his demeti” denilen sinir liflerinden meydana gelir. Kalbin özel tembih sistemi otonom sinir sisteminin etkisi altındadır. Bu sistemin “parasempatik” bölümünden gelen uyarılar kalbi yavaşlatırken “sempatik” bölümünden gelen uyarılar kalbin l dakikadaki atım sayısını arttırır. Kalbin normaldeki atım sayısı dakikada 60-90 arasındadır. Kalb atışları genel olarak bilekte nabız oluğuna basarak veya kalbi dinleyerek sayılır. Kalbin normalden fazla atmasına “taşikardi” normalden az atmasına “bradikardi” denir.

Kalbin sıkıştığı an, karıncıklardaki kanı aorta ve akciğer atardamarına attığı andır. Bu anda sol karıncıktaki temiz kan vücuda atılırken, sağ karıncıktaki kirli kan oksijenlenmek üzere akciğere yollanır.

Atardamarlar: Kalbin pompaladığı kanı organ ve dokulara götüren ve kılcal damarlara dağıtan borulardır. Kesitlerinde genellikle yuvarlak ve kalın duvarlı olarak görünürler. (Bkz. Atardamarlar)

Toplardamarlar: Vücutta kullanılan kanı akciğere pompalanmak üzere kalbe getiren damarlardır. Genişlikleri atardamarlardan daha fazladır. Toplardamarların içinde kanın geri kaçmasını önleyen kapakçıklar bulunur. Duvarları ise atardamar duvarından daha incedir.

Kılcal damarlar: Atardamarlar dokulara yaklaştıkça düzenli bir şekilde dallanırlar. Bu dalların çapı gittikçe küçülür ve sonunda kılcal damarları meydana getirirler. Kılcalların atardamar tarafındaki kısmına “arteriol”, toplardamar tarafındaki kısmına “venül” denir. Madde alış-verişi genel olarak arteriol ve venüller arasındaki kapiller damar ağında olur.

Dolaşım sisteminin görev olarak iki alt grubu vardır:
1) Büyük dolaşım (sistemik dolaşım),
2) Küçük dolaşım (akciğer dolaşımı).

Büyük dolaşım: Kalbin sol karıncığına akciğerlerden oksijenlenmiş olarak gelen kan aradaki mitral deliği vâsıtasıyla sol karıncığa geçer. Sol karıncığın kasılmasıyla içindeki kan aorta atılır. Atardamarlar boyunca kan bütün vücuda yayılır. Kapiller damarlar seviyesinde kan doku arasında madde ve gaz alış verişi vukû bulur. Burada oksijenden fakirleşen ve bâzı maddelerini kaybeden (kirlenen) kan toplardamarlar vâsıtasıyla kalbin sağ kulakçığına gelir. Kanın kalbin sol karıncığından çıkıp sağ kulakçığa dönmesine kadar olan bu işleme büyük dolaşım denir.
Küçük dolaşım: Kalbin sağ kulakçığına gelen kirli kan aradaki triküspit kapağından sağ karıncığa geçer. Sağ karıncığın kasılmasıyle akciğerlere giden kan buradan temizlenmiş (oksijenlenmiş) olarak kalbin sol kulakçığına döner. Bu olayın bütünü de küçük dolaşımı meydana getirir. Bu dolaşımın şemasını ilk olarak çizen, Türkistanlı Ali bin Ebi’l-Hazm’dır (v. 1288). (Bkz. İbn-i Nefîs)

Kan damarlarının yanısıra doku sıvısının bir kısmı da akkan damarları (lenf dolaşımı) ile sistemik dolaşıma iletilir. Lenf damarları kör uçlu, ince duvarlı borular şeklindedir. Bunlar birleşerek büyük akkan damarlarını, bunlar da birleşerek “göğüs akkan kanalı”nı meydana getirirler. Bu kanal boyunda toplardamar sistemine dökülür.

Dolaşım sisteminde kanın dolanımının sağlanması için kalp kasılma ve gevşemesine göre damarlarda belli bir basınç meydana gelmektedir. Buna kan basıncı veya “tansiyon” ismi verilir. Sistolik kan basıncı, 110-140 mm civa, diyastolik kan basıncı, 70-90 mm civa arasında olmalıdır. Ancak yaşla paralel olarak normal sınırlar biraz aşağı veya yukarı kaydırılabilir. Yaş arttıkça normal üst sınırlar yükselir. Ayrıca cinse göre ve tansiyon ölçülme pozisyonuna göre (ayakta, oturarak veya yatarak) de değişiklik olabilirse de genel olarak bu rakamların üstü yüksek tansiyon altı ise düşük tansiyonu gösterir. Tansiyonun normal olmaması başta kalp, beyin, böbrek ve göz olmak üzere birçok dokuda rahatsızlık ve bozukluklara sebeb olur.

Dolama

Parmağın birinci boğumunun avuç içine bakan kısmının iltihaplanması. Çoğunlukla küçük bir delici yaralanmayı tâkiben, parmak ucu içine giren mikroplar kısa zamanda çoğalarak bir iltihap meydana getirirler. Biriken iltihap abse şeklini alır ve parmak ucunda bir gerginlik yapar. Absenin yaptığı baskı neticesinde küçük damarlar kapanarak parmak ucunda bir kansızlık meydana gelir.

Mikroplar arasında en çok dolamaya sebeb olanlar stafilokoklardır. Daha sonra sırasıyla streptokoklar, e.coli, proteuslar gelir.

Belirtileri: Kırmızılık, şişlik ve ağrıdır. Bastırılınca bir dalgalanma hissi verir. Hareketleri şişlik ve ağrıdan dolayı kısıtlanmıştır.
Bâzan kendiliğinden boşalabilen bu iltihap, ihmal edildiği takdirde kemiklerin de iltihaplanmasıyla bir osteomiyelit (kemik ve kemik iliği iltihabı) ile sonuçlanabilir. Bu sebeple hemen doktora başvurmalıdır.

Tedâvi: Tedâvisi cerrâhî olarak abseyi boşaltmaktır. Bunun için parmak, ya tırnak ucuna veya parmak eksenine paralel bir biçimde kesilir. Birincisi iz bırakmaması ve his duyusunu bozmamasından dolayı tercih edilir. Cerrâhî müdâhaleden sonra kuvvetli bir antibiyotik tedâvisi yapılmalıdır.