Kategori arşivi: O

Otoskleroz

Orta kulaktaki kemikçikler arası eklemin donması(kireçlenmesi). Hastalık ilerleyici tipte, iletim türü bir sağırlığın yerleşmesine sebep olur. Yetişkin bir kişide dış kulak yolu araştırılabildiği kadarıyla ve östaki borusu normal olduğu hâlde, iletim tipinde bir işitme kaybı teşhis edilirse ilk akla gelecek hastalık otoskleroz olmaktadır. Genel sağırlık sebepleri arasında sosyal yönü olan, ilerleyici olan bir işitme kaybıdır. Genellikle 18 yaş civarında olup, sinsi başlangıcından dolayı farkedilmesi zordur. Gebelikte belirtileri artan hastalığın bir diğer önemli belirtisi de kulaklardaki çınlamadır.

İstatistikler hastalığın daha çok kadınlarda ve beyaz ırkta görüldüğünü göstermektedir. Hastalığın başlangıç zamânının cinsiyet hormonlarının vücutta faaliyete başlama zamanları ile aynı olduğu bilinmektedir. Âilevî bir istidat da söz konusu olabilir. Hastalar arasında âilelerinde hiç işitme kaybı olmayanlar da bulunmaktadır.

Hastalığın kat’î sebebi bugüne kadar ortaya çıkarılamamıştır. Bilinen kemikler arasında kireçlenme olduğudur. Çeşitli teoriler ileri sürülmüş, bunların hiçbiri tam mânâsıyla ispat edilip kesinleşmemiştir.

Sağırlık iletim tipinde olup, ilerleyen vak’alarda sinirsel sağırlığa döner. Habis otoskleroz denilen tipinde işitme kaybı başlangıçtan 1-2 yıl sonra en üst seviyesine ulaşır ve arkasından sinirsel tipte sağırlık teessüs eder.

İyi bir teşhise varabilmek için iltihabi olmayan her türlü kulak şikâyetlerini iyi araştırmak gerekir. Bu hastalıkta kulak zarının ortasında görülen pembelik eskiden beri “Schwartze pembe lekesi” olarak bilinir. Bu hastalıkta görülen bir diğer belirti de “Willise parakuzisi” denilen ve hastaların ifadesine dayanan bir belirtidir. Hastalar gürültülü yerlerde daha iyi duyduklarını söylerler. Bu, o çevrede konuşanların ses tonlarını daha yükseltmelerinden ileri gelir. Gebelik, sıcak, soğuk, yorgunluk, tütün alkol vs. hastanın şikâyetlerini arttırır.

Otosklerozun ilâçla tedâvisi sınırlı vakada yapılır ve genelde başarısızdır. Kandaki metabolik faaliyetleri etkilemek için kalsiyum fosfor gibi ilâçlar, gürültüleri azaltmak için bromürler denenmiştir ancak, başarısızlıklar hastalığın tedâvisinde hekimleri cerrâhî tedâviye yöneltmişlerdir. Günümüzde tedâvi için en başarılı cerrâhî müdâhale kulak zarını dış kulak yolu derisiyle birlikte kaldırıp, örs kemiği mafsalından ayırarak çıkartmaktan ibâret olan “stapedektomi” ameliyatıdır.

Ameliyat olacağı şartını koymak için temel kriter, hava yolu iletimi bozuk olan hastanın sinirlerinin sağlam olması ve işitmeyi sağlayabilecek kapasitede olmaları gerekir.

Otopsi

Cesedin dıştan ve içten tetkik edilmesi. Ölüm sebebini ve zamanını tespit, vücuttaki organların durumunu tetkik ve kimlik belirlenmesi için cesedi kesip, parçalara ayırarak muâyene etme. Otopsi, tıp ilminde insan vücûdunu daha yakından tanıma, ölüm ve hastalık sebeplerini bulma, hastalığın vücuttaki izlerini görme vs. gibi maksatlar için yapılmaktadır. Zamânımızda adlî tıbbı en çok meşgul eden konulardan birisi de, cinâyete kurban giden kimliği belirsiz kişilerin kimlik tespitidir. Kimlik tespiti için birçok çârelere başvurulmaktadır. Ortaya çıkışından bu tarafa değişik birçok sahada başarı ile kullanılan kompütürler, artık adlî tıp alanında da kullanılmaya başlanmıştır. Kompütürün burada yaptığı şey, ölmüş çeşitli kişilere âit fotoğraf görüntülerini kimliği tespit edilemeyen kişinin kafatası üzerine aksettirmesi ve kısa zamanda maktulün (öldürülenin) kimliğini tespit etmesidir.

İlk otopsi 1374 yılında Fransa’da yapılmıştır. Almanya’da Beşinci Charles, çocuk düşürme, dikkatsizlikle adam öldürme, intihar durumlarında, hekim, cerrah ve ebelere otopsi yapma, olay hakkında otopsi raporu verme mecburiyeti koymuştu. Bizde ilk otopsi 1841’de Profesör Bernand tarafından yapılmıştır. 1866 senesinde açılan Mekteb-i Tıbbîye-i Şahânede, adlî tıp dersleri okutulmaya başlanmış, 1920’de ilk adlî tıp enstitüsü kurulmuştur.

Tıp ilminde iki maksatla otopsi yapılmaktadır. Biri, ilmî çalışmalar içindir. Buna “Kadavra Otopsisi” denir (Bkz. Kadavra). Diğeri de adlî vak’aların tespiti için yapılmaktadır. Buna “Adlî Otopsi” denilmektedir. Bu, daha ziyade ceza hukûkunun tatbikatında, delil tespitine yaramakta olup, adlî tıbbın en mühim konularından birisini teşkil etmektedir.
1. Husûsi otopsi: Ölen şahsın vasiyeti veya ölü sâhipleri tarafından istenen ve ölümün hakiki sebebini meydana çıkarmaya yönelik otopsidir. İlmî araştırma için ve tıp talebelerine öğretmek için yapılan otopsi de bu gruba girer.

2. Adlî otopsi: Ölümün şüpheli olduğu hallerde, zehirlenme vak’alarında, kurşun yaralarından ölen kimselerin vücudunda kalan kurşunları çıkarmak gâyesiyle adliyeye intikal etmiş vak’alara yapılan otopsilerdir.

Adlî otopsiler, kânunun mükellef kıldığı nizam ve intizam içinde yapılır. Bu nizam, Cezâ Muhâkemeleri Usûlü Kânunu’nun (C.M.U.K) 79, 80, 81, 82’nci maddelerinde düzenlenmiştir.
Adlî otopsilerde ise, cenâze sâhibinin rızâsının olup olmamasının hiç kıymeti yoktur. Ceset adliyenin malı hâline gelmiştir ve adliye bunun üzerinde istediği şekilde muâmele yapabilir.
Umumî Hıfzıssıhha Kânunu’nun 70’inci maddesi gereğince bulaşıcı ve salgın hastalıktan öldüğü şüphesi duyulan olaylarda ölü sâhibinin izni alınmadan hastâne tarafından otopsi yapılabilir.
Otopsi nasıl yapılır: Bir ölünün adlî muâyenesi (otopsisi), birisi adlî doktor olmak şartıyla iki hekim, hâkim ve tehlike umulan hallerde savcı tarafından yapılır. Bu iş, ölüyü son hastalığında tedâvi eden hekime yaptırılamaz. Görülen lüzum üzerine ölünün mezardan çıkarılmasına müsâde edilir. Bu taktirde Umûmî Hıfzıssıhha Kânunu’nun 227’nci maddesi gereğince mahalli belediyeye, yoksa muhtarlığa bildirilmesi lâzımdır.

Mâni sebepler olmadıkça, otopsiden evvel ölüyü tanıyanlara gösterilerek hüviyeti tesbit edilir. Cesedin dış görünüşü, bulunduğu yerin özellikleri tespit edildikten sonra ceset muâyene edilir. Bu muâyenede cesedin elbiseleri çıkarılır. Vücûdun görünen bütün dış özellikler (saç, sakal, ten rengi, yaşı, yaralar, lekeler vs. gibi) yazılır.

Cezâ Muhâkemeleri Usûlü Kânunu’nun 81’inci maddesine göre, otopsi, ölünün hâli müsâit oldukça mutlaka baş, göğüs ve karnın açılmasını gerektirir. Bilhassa cinâyetlerde bu kısımlar mutlaka açılır.

Otopsi sonunda, gerek dış muâyenenin, gerekse otopsinin bütün netîcelerini içinde bulunduran, hâkim veya savcı ile hekimler tarafından imzâlanan otopsi zabtı(tutanağı) hazırlanır. Doktorlar tarafından hazırlanan ve ölüm sebebini ve mekanizmasını bildiren gerekçeli rapora ise “otopsi raporu” denir.

Zehirlenmelerde otopsi: Bu vak’alarda otopsi tekniği biraz değişiktir. Yakıcı zehirler değdiği yeri, cildi, ağzı, boğazı, mîdeyi yakıp harap ederler. Mîde delinebilir. Bunlarda mîde ve barsak muhtevâsı ayrı kavanozlara boşaltılıp, zehir araştırması için laboratuvara bir miktar kanla birlikte gönderilir.

Bebek otopsileri: Yeni doğan çocuklarda çocuğun vaktinde doğup doğmadığını tâyin için boy, kilo, kafa ölçüleri, göbek kordonu, kemikleşme noktaları(diz ve topuk), diş incelenir. Bebeğin ölü mü doğduğu yoksa canlı doğup sonradan mı öldüğünü anlamak için hidrostatik test yapılır. Kalp, timüs bezi ve akciğerler çıkarılarak suya atılır. Akciğer nefes almışsa bunlar suyun üstünde yüzerler. Eğer ölü doğmuşsa batar. Böylece ölü doğup doğmadığı anlaşılmış olur.

Osteoporoz

En sık görülen metabolik kemik hastalığı. Hastalıkta kemik kitlesinin ilerleyici olarak azaldığı, trabeküllerin (kemik dokusu bağlantılarının) inceldiği, yer yer küçük kırıkların meydana geldiği bir hastalıktır. Geride kalan kemik dokusunun, kalite olarak tamamen normal olması da hastalığın bir diğer önemli özelliğidir. En sık, âdetten kesilmiş kadınlarda, daha sonra da yaşlı erkeklerde görülür. Normalde insanın kemik kitlesi 35 yaşına kadar artar. 40 yaşından sonra yeni kemik yapma kabiliyeti azalır, yaşla bu durum ilerler.

Normalde, osteoporozlu kemikler ağrıya duyarlı değildir. Ancak ileri deneylerde incelen kemikte kırıklar meydana gelince, ağrılar dikkati çekmeye başlar. Osteoporoz ya bu kırıklardan dolayı ortaya çıkan ağrıların araştırılmasında veya çekilen bir röntgen filminin incelenmesi sırasında tesadüfen ortaya çıkar. Ağrısı sebebiyle sandalyede hareketsiz oturan sırtının kamburu çıkmış yaşlı kadın tipi, osteoporozlu hastaların tipik örneğini teşkil eder. Bu hastaların hareketten kaçınmaları, osteoporozlarını daha da arttırır. Eğilip kalkarken, eşya kaldırırken belde ortaya çıkan ağrı ve bel filmlerinde kemiklerde yoğunluk azalması tespit edilince, hastalık teşhisi konulur. Yetersiz beslenme, kalsiyum azlığı, hareketsizlik, steroid hormonların kullanımı ve Cushing hastalığı, osteoporozun ortaya çıkışında önemli faktörlerdir.

Tedâvisinde en önemli nokta, kilo vermek ve hareketsizlikten korunmadır. Çeşitli fizik tedâvi ajanlarıyla sırt ve bel kaslarının gevşetilmesi, bel-kalça korseleri, âni-sert hareketlerden kaçınma, eğilirken beli değil, dizleri kullanma alışkanlığının kazanılması çok faydalı hususlardır. Ağrı kesiciler hasta tarafından çok faydalı gibi görünürlerse de aslında zararlı olabilmektedirler. Çünkü ağrıları hissetmeyen hastalar sağlamlaştıklarını zannederek hareketlerine dikkat etmezler ve zâten mevcut olan küçük kemik kırıkları büyük boyutlara varabilir. Bunların yanında proteince zengin bir beslenme, kalsiyum, fosfor ve D vitaminini ihtivâ eden ilâçlar faydalı olabilir.

Ortopedi

Genel cerrâhinin bir dalı. Ortopedi daha çok, insan vücûdunun şekil bozuklukları ile uğraşmayı kendilerine iş edinmiş olan genel cerrahların, bu konudaki değerli çalışmalarıyla doğmuş ve gelişmiştir. Burada adı geçen şekil bozuklukları, hareket sistemiyle yâni gövde ve uzuvlarla ilgili şekil bozukluklarıdır. Buna karşılık yüz, kafa ve iç organlara âit şekil bozuklukları, bu tıp dalının çalışma alanının dışında kalır. İlk bakışta çalışmaların dar bir alan içinde kaldığı zannı uyanırsa da hakîkatte bu alan oldukça geniştir. Zîrâ, şekilde ve fonksiyonda bozukluklar yapan hastalık ve darbeler oldukça fazladır. Ortopediyi insan vücûdunun özellikle mekanik fonksiyonları ile uğraşan bir tıp dalı olarak da târif etmek mümkündür.

Ortopedi terimi, ilk olarak Paris Tıp Fakültesi profesörlerinden Nicolas Andry (1658-1742) tarafından kullanılmıştır. Ortopedi kelimesi düzgün, kusursuz çocuk veya düzgün, kusursuz terbiye, düzeltme anlamlarına gelen bir terimdir. Fakat zamanla hüviyetini değiştirmiş, her yaştaki insanların hareket sisteminin şekil ve fonksiyon bozuklukları ile ilgilenir hâle gelmiştir.
Mısır, Babil, Çin, Hint, Yunan ve Roma kalıntılarında, insan vücûdundaki sakatlıkların sebep oluş ve şekilleri ile tedâvileri üzerinde çalışıldığına dâir kayıtlara rastlanmaktadır. Yıllar ilerledikçe ortopedi alanında da yeni gelişmeler olmuş ve ortopedi giderek daha köklü bir hâle gelmiştir. Önceden alınmış insan ve hayvan kemiklerinin çeşitli şekillerde saklanması ve lüzumunda kullanılmasını temin eden kemik bankaları ile noksanlığı plastik maddelerle telafi etmek için îmâl edilen iç sun’î uzuvlar, ortopedik cerrâhinin son zamanlarda ulaştığı yenilikler arasına girdi.
Ortopedi dalında ihtisas yapan hekimlere “ortopedist” ismi verilmektedir.

Organ Nakli

Canlı veya ölü bir şahsın, bir organ veya dokusunun tedâvi gâyesiyle diğer bir şahsa aktarılmasına verilen isim. Organ nakli fikrine, çok eski devirlerden beri rastlanmaktadır. Hindistan’da eski devirlerde suçluların burunları kesilirdi. Hintli cerrahlar, kesik burunları tâmir etmekte büyük ustalık kazanmışlardı. Hastanın kolundan ince bir deri ve derialtı yağ dokusu parçası kaldırılarak burna tutturulur ve deri parçası, yüzdeki kan deveranı ile ahenk temin ettiğinde, kolla bağlantısı kesilirdi. On sekizinci asırda bir İtalyan cerrah olan Baronio, dikkatle yapılacak olan bir ameliyat sonucunda bir hastanın vücûdundan alınan deri parçalarının aynı insana nakledilebileceğini söylemiştir.

Organ nakli konusunda çalışmalarını sürdüren bilim adamları, önce hayvandan hayvana daha sonra da insandan insana organ nakillerini denemişlerdir. Böbrek naklini 1956 senesinde Dr. Muray ve arkadaşları başarı ile gerçekleştirmişlerdir. Canlı organizmalarda hastalıklar veya yaralanmalar sonucunda ortaya çıkan hasarları tâmir edebilme kâbiliyeti vardır. Bu durum, insanlarda oldukça sınırlıdır. Hasar görmüş veya görevini yapamayacak hâle gelmiş dokuları ve organları yenileme çalışmaları insanoğlunu devamlı meşgul etmiş ve böylece insandan insana organ nakline başvurulduğu gibi, bazan da sun’î maddeler ve cihazlar kullanılması yoluna gidilmiştir.

Dört türlü organ veya doku nakli söz konusudur.
1. Heterottransplantasyon: Hayvandan insana nakil olup, vücut tarafından mutlaka reddedilmektedir. Bununla birlikte özellikle belli süre için yanık yüzeylerini örtmede hayvan dokuları kullanılabilmektedir.

2. Ototransplantasyon: Hastanın herhangi bir dokusunun, vücutta bulunduğu yerden başka bir yere aktarılmasıdır. Bunda dokunun reddi mevzubahis değildir.

3. İzotransplantasyon: Tek yumurta ikizleri arasında yapılan organ veya doku nakillerine verilen isimdir. Burada da red olmaz.

4. Homotransplantasyon: Ölü veya canlı bir insandan diğer bir insana yapılan nakillerdir. Belli dokular ve organlar hâriç, bunlar reddedilmeye mahkûmlardır. Allotransplantasyonda sentetik ve cansız maddelerden yapılmış doku ve organlar nakledilmektedir. Son olarak sun’î kalp de başarılı olarak nakledilebilmiştir.

Günümüzde yapılan organ ve doku nakillerini şöyle sıralayabiliriz:
Böbrek nakli: İnsandan insana en çok yapılan organ naklidir. Son 25 yılda birçok ülkede kronik böbrek yetmezliğinin tedâvisinde etkili bir tedâvi olarak benimsenmiştir. Bunun yapılmadığı hastalarda uygulanması gerekli olan hemodiyaliz (kan temizlenmesi) ekonomik yönden son derece ağır bir yüktür. Böbrek nakillerinin başarılı olmasıyla böbrek hastaları için büyük ümitler doğmuştur. Uzaktan akrabâ olan vericilerin yanında ölü vericilerin böbreklerinin aktarılması da başarılmaktadır. Türkiye’de ilk böbrek nakli 1967’de yapılmıştır. 1975’te Hacettepe Tıp Fakültesinde ilk akrabâlararası böbrek nakli başarı ile gerçekleştirilmiştir. Nakil yapılan hastaların ameliyattan sonra da hergün ilâç kullanmaları ve belirli aralıklarla kontrol edilmeleri gerekir. Günümüzde Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerimizde pekçok hastaya böbrek nakli başarı ile yapılmaktadır (1994).

Kalp nakli: Güney Afrika Cumhûriyetinde, 1967 yılının 3 Aralık günü, kalp cerrahı Dr. Christian Barnard, ilk kalp nakli ameliyatını gerçekleştirdi. Kalb nakledilen hasta ise fazla yaşamayıp ameliyatın on sekizinci günü zatürreden öldü. Ülkemizde de ilk kalp nakli ameliyatı, Ankara Yüksek İhtisas Hastânesinde 22 Kasım 1968’de Dr. Kemal Beyazıt tarafından gerçekleştirilmiş, fakat hasta on sekiz saat sonra ölmüştür.

Kalp nakli artık tedâvi ile düzelemeyecek ağır kalp hastalarına uygulanmaktadır. Verici ise genel olarak yaşama ümidi kalmamış bir kazazededir. Kalbi alınacak kimsenin herşeyden önce kalbinin genç ve sağlam olması alıcı ile kan ve doku gruplarının birbirini tutması gerekir.

Alıcı ve verici şahıslar komşu ameliyathanelere alınır, vericinin ölümü kesinleşir kesinleşmez göğüs boşluğuna girilip, kalbi en kısa zamanda kalp-akciğer makinasına bağlanır. Daha sonra kalp 16°C’ye kadar soğutulur. Bu arada dolaşımı da makineyle sağlanarak dokuların canlı kalmasına çalışılır. Vericinin kalbi bu şekilde hazırlanmışken diğer ameliyathânede alıcı göğüs boşluğu açılmış ve kalp-akciğer makinasına dolaşım sistemi bağlanmış şekilde beklemektedir. Daha sonra alıcının kalbi çıkarılır ve özel ameliyat teknikleri kullanılarak vericinin kalbi alıcınınkinin yerine konulur. Nakil işlemi bittikten sonra elektrik şoku verilerek kalbin yeniden çalışması sağlanır. Daha sonra göğüs kapatılır ve hasta steril odaya alınır. Memleketimizde kalp nakli ameliyatları başarı ile yapılmaktadır.

Karaciğer nakli: En zor organ nakli budur. Ancak son yıllarda başta Amerika ve İngiltere olmak üzere karaciğer nakli ameliyatları gittikçe artmaktadır. Yurdumuzda da Gülhane Askeri Tıp Akademisi, Çapa ve Hacettepe Tıp Fakültesi gibi büyük merkezlerde karaciğer nakli ameliyatı yapılmıştır. Amerika’da karaciğer nakli yapılmış ve hâlen ülkemizde yaşamakta olan takma karaciğerli hastalar vardır. Karaciğer nakillerinin en müşkül yanı, alınan karaciğerin bozulmadan korunabilmesidir. Karaciğer, soğutulmuş olarak iki saatten fazla bekletilemez.
Kornea nakli: Gözün camsı cisminin nakli, organ nakilleri içinde en başarılı olan doku nakli çeşididir. Vericiler genellikle yeni ölmüş şahıslardır. Korneada kan ve lenf damarları bulunmadığından, “keratoplasti” adı verilen bu ameliyatta red olayları pek görülememektedir. Korneanın alınma işlemi vericinin ölümünden hemen sonra yapılmaktadır. Daha sonra bu kısımlar, aylarca göz bankalarında soğutulmuş olarak saklanabilmektedir. Halk arasında göz nakli olarak zikredilmesi yanlış anlaşılması sebebiyledir. Göz nakli diye birşey yoktur.
Kemik iliği nakli: Bâzı kan kanseri türlerinde ve aplastik anemi gibi kansızlık hastalıklarında, kemik iliği nakli yapılabilmektedir. Yaşayan insanlardan kemik iliği alınması oldukça kolay ve zararsızdır. Dolayısıyla doku tipi birbirine uyan insanlar arasında kemik iliği kan nakli kadar kolaylıkla uygulanabilmektedir.

Kemik nakli: Özellikle kazâya uğrayan kişilere uygulanmaktadır. Kemik nakliyle hastada bir kemik bölümünün yerinin doldurulması sağlanır.
Deri nakli: Deri harâbiyeti küçük ve yüzeyde ise deri kendini kolayca tâmir eder. Fakat daha derin ve daha geniş bir doku yıkımı kendiliğinden eski hâline dönemez. Deri harâbiyeti çok yüksek değilse hastanın kendi bedeninden alınan deri parçaları hasarlı bölgeye aktarılır. Deri nakli sâdece yanıklı ve yaralı şahıslarda kullanılmaz, ayrıca birçok plastik cerrâhî girişiminde de kullanılmaktadır. Deri nakillerinde insanın kendi vücudundan ve ikiz kardeşler arasında yapılan nakiller başarılı olmakta bunun dışındakiler vücut tarafından reddedilmektedir.
Organ nakillerinde bağışıklıkla ilgili problemler: 1945 yılına kadar nakledilen organ veya dokuların neden kabul veya red edildikleri anlaşılamıyordu. Bağışıklık hâdiselerinin organ nakillerindeki rolünü Medawar ispatladı. Organ nakillerindeki bağışıklık reaksiyonlarının en mühimi alıcının nakledilen organ veya dokuya karşı olan reaksiyonudur. Organın reddi veya kabûlü buna bağlıdır.

Her dokunun kendine has bir antijen yapısı vardır. Doku uyuşukluğu antijenleri denen bu antijenler, bütün hücrelerin üzerinde bulunurlar. Bu antijenler belirli bir kişide bütün hücrelerinde aynıdırlar ancak her kişide değişik özellikte bir HLA antijen sistemi mevcuttur. Dolayısıyla teorik olarak gerçek ve tam doku uyuşması, ancak tek yumurta ikizleri arasında mümkündür. Ancak belli antijenler arasında uygunsuzluk, her zaman çok ileri ve organın reddine götürecek özellikte olmayabilir. Uygunsuzluğun da buna göre çeşitli dereceleri söz konusudur. Güçlü ve zayıf antijenler vardır. Güçlü antijenleri arasında uygunluk olan şahıslarda, organ naklinin başarılı olması şansı daha fazladır.

Bir şahıstan diğerine organ veya doku nakli yapıldığında alıcıda, verici şahsın antijenlerine karşı antikorlar meydana gelmeye başlar. Antijeni taşıyan hücre için öldürücü tesir yapan bu antikorlar, nakledilen organın hücreleri için öldürücü tesir yaparlar. Organ nakli yapılan hastanın ölüm sebebi, genellikle nakledilen organın reddine bağlıdır. Ayrıca red olayını önlemesi için verilen bağışıklık sistemini baskılayıcı ilâçlar da infeksiyon hastalıklarına sebep olmakta ve hastayı ölüme götürebilmektedir.

Red olayının önlenebilmesi için, mümkün olduğu kadar uygun vericinin seçilmesi, alıcının ameliyata çok iyi hazırlanması, aktarılacak organ veya dokunun da ameliyat öncesi hazırlığı ve ameliyat sonu bakımı ve bağışıklık baskılama tedâvisinin çok iyi bir şekilde tatbiki gerekir. Alıcının nakledilecek organa bağışıklık reaksiyonlarını önlemek için çeşitli metodlar vardır. Bunlardan ilk olarak kullanılanı radyoaktif maddelerle yapılan ışınlama olup, bugün bağışıklık sistemini baskılayan ve “immünosupressif “ denilen ilâçlara yerini terketmiştir. Bağışıklık sistemi baskılanınca kişinin mikroplarla olan hastalıklara (enfeksiyonlara) karşı direnci de azalır. Bu arada normalde insanı hastalandırmayan mikroplar da hastalandırıcılık özelliği kazanırlar. Burada istenen, enfeksiyonlara karşı direnci tamâmen kesmeden nakledilen organın reddini önleyecek dozu bulabilmektir. Bağışıklığı baskılayıcı tedâvi, bir ay kadar sürdürüldükten sonra giderek azaltılır, ancak hiçbir zaman tamâmen ortadan kaldırılmaz.

İslâm dîni, yeni ölen birinin kalbini ve başka organlarını diri insana takmaya izin vermiştir. Bu iş ölüye hakâret olmaz. Müslümanın kendini koruması lâzım geldiği gibi din kardeşini de koruması lâzımdır. Dirinin veya ölünün diri için bir uzvunu vermesi, dirinin canını vermesinden çok daha kolaydır. Fakat ölünün de bir yerini zarûretsiz kesmek haramdır. İnsana ölünce de kıymet vermek saygı göstermek lâzımdır. Zarûret olunca bu haramlık durumu ortadan kalkar. Müslüman mütehassıs tabipler, bir hastanın ölümden kurtulması için diri veya ölüden organ naklinden başka çare kalmadığını bildirdikleri zaman yapılabilir. Din ayrılığı gözetilmez.

Yurdumuzda organ ve doku saklanması, aşılanması ve nakli hakkındaki 1979’da çıkan 2238 sayılı kânunla organ nakilleri için kolaylık sağlanmıştır.

Onkoloji

Tümörlerle uğraşan bilim dalı. Onkos şişlik, logos bilim demektir. Onkoloji bu iki kelimenin birleşmesinden meydana gelmiştir.

Tümörler, iyi ve kötü huylu olmak üzere ikiye ayrılırlar. Onkoloji, bütün tümörlerin teşhis ve tedâvilerini ve bu konulardaki bütün gelişmeleri sahası içine almıştır.

Onkoloji, özellikle 20. asrın ikinci yarısından sonra hızla ilerlemeye başlamıştır. Çeşitli tip kanserlerin erken teşhislerinin sağlanması için birçok çalışmalar yapılmış, yeni teknikler geliştirilmiştir. Bilgisayarlı tomografi, ultrasound, nükleer manyetik rezonans tekniği bunlardan sâdece birkaçıdır. Kanser tedâvisi alanında da çok sayıda araştırmalar yapılagelmektedir.

Kanserin ölüm sebepleri arasında ilk sıralarda yer alması sebebiyle günümüzde onkoloji önemli bir bilim dalı hâline gelmiştir. Onkoloji dalında mütehassıs olanlara onkolog denilmektedir.