Kategori arşivi: P

Psikoz

Şahsiyetin ve benliğin parçalanması ile topluma uyumun bozulması durumunun ortaya çıktığı önemli bir psikiyatrik hastalık grubu. Psikozlarda hastanın gerçeği değerlendirme kâbiliyeti bozulmuştur. Kişi, hastalığının şuurunda değildir ve hasta olduğunu, tedâvi görmesi gerektiğini bir türlü kabullenemez. Bu bozuklukların derecesi psikozun cinsine ve kişiden kişiye değişiklik gösterir. Yine psikozun cinsine göre değişik belirtiler de sözkonusudur.

Psikozlar, had veya müzmin, fonksiyonel veya organik kaynaklı olabilirler. İrsiyetle ilgili faktörler, dış tesirler (ilâçlar, alkol, darbeler, büyük olaylar, bâzı enfeksiyon hastalıkları), merkezî sinir sistemindeki hastalıklar psikozlara yol açabilir. Psikanalitik teoriye göre, gerek psikozlarda, gerekse nevrozlarda kişinin benliği ile dış dünyâ arasında bir çatışma vardır. Nevrozlarda kişi hastalığını kabul edip, topluma uymaya çalışır, psikozlarda ise kişi kâidelere boyun eğmeye çalışmaz, kaçmayı ve kendi içine kapanmayı tercih eder.

Psikozları şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:
Organik psikozlar: Yaşlılıkla ilgili olanlar, alkol psikozları, ilâç psikozları, gelip geçici psikozlardan bâzıları, diğer durumlar.
Fonksiyonel psikozlar: Şizofreni, psikoz manyak, depressif, paranoid durumlar ve çocukluk psikozları.
Tedâvi psikozun cinsine göre değişir. Güçlük çıkaran tedâvi, yetişmiş personel ve hastane tedâvisini gerektirir.

Psikoterapi

Tedâviye yönelik hasta-hekim ilişkisine genel olarak verilen ad. Bütün dünyâda çok çeşitli psikoterapi kullanılmaktadır. Bunlar arasında psikanaliz, analitik psikoterapi, davranış tedâvisi, gestalt terapi, varoluşçu terapi, âile terapileri, psikodrama, grup terapileri sayılabilir. Bunlardan bâzıları:

Analitik psikoterapi: Kullanılış alanı geniş, temel olarak psikanalize benzeyen bir tedâvi şeklidir. Her psikoterapi ikili bir anlaşmadır. Analitik psikoterapiye alınacak hastaların “iç görü” (in sight) kazanmaya yatkın olmaları gerekir. İç görü, hastanın şikâyetlerini rûhî durumlara bağlayabilme kâbiliyetidir. Analitik psikoterapinin gâyesi şuur dışı çatışmalara inmek, zamanla çarpıtılmış ve dondurulmuş hâtıraları yeniden gözden geçirmek, geriye gidişi kademe kademe kaldırmak, daha sağlıklı savunmalar geliştirmektir. Analitik psikoterapinin ana hatları:
Psikanalizde olduğu gibi zaman zaman serbest çağrışımlara başvurarak hastanın sansürsüzce konuşmasını sağlamak.

Transferans: Hastanın geçmişindeki önemli kişi ve olayları hekimine aktarması.

Direnç: Hekimin çoğunlukla karşılaştığı bir olaydır. Hastanın şuur dışı duygu ve hâtıralarının şuur seviyesine çıkmasına karşı bir engeldir.
Rüyâları hastanın yorumlaması istenir ve bunun üzerinde konuşulur.

Destekleyici psikoterapi: Psikoterapi alanında sıklıkla kullanılır. Burada hastanın benlik güçlerini ve uyum sağlayıcı savunmalarını destekleme yolları kullanılır. Hastaya gerçekleri gösterme ve kendini tanıtma, ana gâyedir. Ancak, bunları yaparken onları deşmek ve çatışmaları yeniden uyandırmak zararlıdır.

Grup terapiler: Son zamanlarda önem kazanmıştır. Gruplar hâlinde çalışılır. Bu gruplarda teşhisi konmuş hastalar veya analitik grup ise, değişik teşhisli hastalar kullanılabilir. Haftada 1-2 defâ grup terapi yapılır. Karşılıklı etkileşme ile kişiliklerin değiştirilmesini gâye edinir.

Davranış tedâvisi: Burada ise uyumsuz davranışları değerlendirme ve öğrenme kaynakları kullanılmaktadır. Toplum tarafından uyumsuz bulunan davranışları söndürmek ve yeniden şartlanmalar ile uyumlu davranışlara dönüştürmek gâyedir. Terapistler geçmişten çok şimdiki zamânın üzerinde durmaktadırlar. Çeşitli türden problemlere yaklaşabilmek gâyesiyle farklı davranışçı terapi teknikleri geliştirilmiştir. Sistematik duyarsızlaştırma, girişkenlik eğitimi, davranış biçimlendirme gibi.

Âile psikoterapisi: Âileden işbirliği istenir. Bireyi âile içinde tedâvi etmek olabildiği gibi, âilenin bir bütün olarak tedâvi edilmesi de düşünülebilir.

Psikopati

Bir akıl hastalığı veya zekâ geriliği olmaksızın sosyal ve ahlâkî standartlarla bağdaşmayan davranışlar. Psikopatlar hasta olmasalar bile hastalık sınırına yaklaşmış kişilerdir. Genellikle normal görünüşlü kişiler olduklarından çok önemli görevlere kadar yükselebilirler. Rûh hastası olarak hastâneye yatırıldıkları pek nâdirdir.

Psikopatlık derece derecedir. Kimisinde hafif titizlik, kimisinde ise nöbet nöbet gelen huysuzluk ve hırçınlık görülür. Bâzılarında durum o derece ilerlemiştir ki, delilikle aralarında kıl payı bir fark kalmıştır.

Henderson psikopatinin üç alt derecesini târif etmiştir:
1. Özellikle saldırgan olup, kendisine ve başkalarına karşı şiddet gösterilerinde bulunan tipler.
2. Yetersiz ve pasif tipler (hırsızlar, yalancılar ve dolandırıcılar).
3. Entellektüel, dâhî tipler.

Bu sınıflandırmanın ışığı altında aşağıdaki psikopat türleri açığa çıkar: Öfkeliler, sebatsızlar, ataklar, yalancılar, anarşistler ve çeşitli suçları âdet hâline getirenler.
Psikopatinin özel ve belli bir sebebi bilinmemektedir. Her vak’a için ayrı bir irsî, şahsî veya çevreye ait faktörlerin birarada etkili olduğunu düşünmek gerekir.

Tedâvisi: Psikopatinin tedâvisi sâdece tıbbî bir mesele olmaktan çok, aynı zamanda sosyal bir meseledir. İlerinin psikopatı olacak çocuk keşfedilmeli ve onun hassas sinir sistemi dikkate alınarak âilesi, öğretmeni ve terbiyecileriyle hekimler elele vererek normal bir insan hâline getirilmesine çalışmalıdırlar. Psikopat bütün şartlarda karşısında anlayışlı, kendisini suçlamak yerine yardım etmeye çalışan kimselerin olduğunu anlamalıdır.

Yetişkin psikopatlar hastâne tedâvisine ihtiyaç gösterirlerse de, bu tedâvinin nasıl yapılacağına dâir bugün elde kesin metod ve ölçüler yoktur. Bu iş için bildiğimiz klâsik akıl hastâneleri uygun değildir. Bu maksat için belli psikiyatrik tesis ve imkânları bulunan rehabilitasyon merkezlerinin yapılması îcâb eder. Tedâvisi, bir taraftan iknâ, telkin ve öğretim, diğer taraftan da çeşitli tıbbî vâsıtaların kullanılması ile olur. Böyle bir müesseseyi “iyileşti” kaydı ile terkeden bir psikopat hayâtı boyunca devamlı kontrol ve tâkip altında kalmalı, her anormal ve sosyal dışı davranışı yeni bir tedâvi devresini icâb ettirmelidir.

Psikoloji

İnsan ve hayvanların iç ve dış çevrelerindeki gözlenebilen-ölçülebilen davranışlarını bilimsel olarak inceleyen ilim dalı. Davranışların temelindeki iç ve dış uyarıların organizma üzerinde meydana getirdiği tepkileri, davranışların niteliğini de ele alır. Burada davranış terimi, hem dışarıdan görülebilen hareketleri, hem de kapalı olan idrak, düşünme, fikir yürütme, hissetme, alâka gibi beyin faaliyetlerini kasteder. Beyin faaliyetleriyle ilgili davranışlar, açık davranışların sistemli bir şekilde tâkibiyle anlaşılabilir. Psikolojinin ana hedefi, davranışların ve zihnî faaliyetlerin anlaşılmasında hareketlerin, düşüncelerin, hislerin tam olarak târif edilmesi, biyolojik ve sosyal bir varlık olan insana âit değişkenlerin incelenmesidir. Bu sebepten, psikolojinin fizyoloji, antropoloji, sosyoloji ilimleriyle yakından münâsebeti vardır.

Psikoloji; “ruh, nefes, soluk” anlamına gelen psyke ile “düzenli söz, ilim” anlamına gelen logos’un birleştirilmesiyle meydana gelmiştir.
Psikolojinin gün geçtikçe sahası genişlemektedir. Psikoloji iki ana gruba ayrılır:
Genel psikoloji, araştırmalar ve genel prensiplerin tespitiyle uğraşır.

Tatbikî psikolojiyse, genel psikolojide elde edilen bilgilerin maksada uygun olarak kull
anılmasıdır. Bu iki grup birbirini tamamlayacak özelliktedir. Tatbikî psikolojide elde edilen tecrübelerle genel psikolojide yeni metodlar geliştirilebilir.
Psikoloji ilminin gelişmesi, psikiyatri tıp dalını doğurmuştur. Psikiyatrist, akıl hastalarının ve davranış bozuklukları gösteren hastaların şuur altında yatan sebeplerini teşhis ederek ilâç, şok, psikoterapi gibi metodlarla tedâvisine çalışır. (Bkz. Psikiyatri)

Genel psikolojinin dalları: Psikolojinin bu sahasının dayandığı değerlendirme kıymetleri hassas deneylerle elde edilir. Psikologlar, hissetme, algılama, öğrenme ve hâfıza üzerinde özel testler yapar. Testler laboratuvarlarda yapılır veuyarılara verilen davranış şekilleri kaydedilir. Uyarıların tatbikatta benzerlerinin olması esastır. Laboratuvarlarda hormon ve sinir sistemlerinin fonksiyonlarına etkileri de incelenir.

Tecrübî psikolojinin inceleme yaptığı alan, hissetme, his organları ve bu organlardan gelen uyarıları kaliteli, kuvvetli ve devamlı olarak ileten sinir sistemiyle alâkalıdır. Algılama (idrak) ise, his organları ile alınan bilgilere bir mânâ kazandırma işidir. Öğrenme ve hâfıza, uyarı ve cevap almanın şekillenmiş hâlidir. Meselâ kırmızı lâmba yandığında durması gerektiği öğretilen kişi, caddede her kırmızı lâmba yanışında durur. İngiltere’de bir parkın ortasına konan paspas üzerinden geçen büyük küçük herkesin ayaklarını sildikleri gizli televizyon kamerası ile tespit edilmiştir. Yapılan inceleme ve deneyler sonucunda en iyi öğrenme yolunun Osmanlıların eğitim sisteminde ve yabancı dil öğrenmede görüldüğü gibi bol tekrar ile ezberleme olduğu ortaya konmuştur.

Fizyolojik psikoloji: Genel psikolojinin bu dalı, sinirler ve hormonlar gibi biyolojik sistemlerin davranışlarla olan münâsebetlerini inceler. İncelemeler genellikle hayvanlar üzerinde yapılır. Yapılan deneyler göstermiştir ki, testosteron hormonu miktarı arttırılınca davranışlar sertleşmektedir. Beyinde bâzı merkezlerin tahrip edilmesiyle de davranışlarda değişiklikler olduğu tespit edilmiştir. Bâzı davranış şekillerinin irsiyetle geçtiği söylenmekteyse de, bu konuda kesinleşmiş deney sonuçları yoktur.

Mukâyeseli (karşılaştırmalı) psikoloji: Muhtelif hayvanların ve insanların biyolojik hastalıklarının davranışlarına etkisi ve birbiriyle mukâyesesi incelenir. İnsanlarda bulunan bâzı davranışların (huyların) hayvanlardaki benzerleri ve hiçbir hayvanda bulunmayıp da sâdece insanda bulunan davranış cinsleri tespit edilir.

Genel psikolojinin diğer dalları: Kişilere göre değişiklik gösteren karakter; isteğe bağlı hareketler ve motivasyonları inceleyen kişilik psikolojisi; kişiyle cemiyet arasındaki davranışları ve yaklaşımları inceleyen sosyal psikoloji; bunlardan başka gelişim psikolojisi, ilmî psikoloji, kantitatif psikolojidir.
Psikolojinin Uygulama Alanları

Klinik psikolojisi: Psikolojinin ihtisaslaşan en büyük dalıdır. Klinik psikoloji sahasında çalışan psikologlar, istekli hareketlerle ilgili davranış bozukluklarını tespit ve tedâvi etmeye çalışırlar. Çalışmalar, testler, hastayla yapılan seanslar, alınan kayıtlar ve bunların uzun sürede değerlendirilmesiyle olur. Psikologlar, psikiyatristlerle de ortak çalışmalar yaparlar. Hastalığın çeşitlerine göre rûhî tedâvi (psikoterapi) teknikleri uygulanır. Psikologlar ayrıca, psikanaliz metodları ile hastada bulunan davranış bozukluklarının şuur altında yatan sebeplerini yüzeye çıkartmaya çalışırlar.

Eğitim psikolojisi: Bu psikoloji dalında çalışan şahıslar okullarda ve müesseselerde öğrenme ve öğretme tekniklerinin geliştirilmesi ve verimli olması için yeni metodlar araştırır, testler yaparlar. Klinik psikologları gibi çalışarak öğrencilerin psikolojik problemlerine çözümler getirmeye çalışırlar.

Endüstriyel psikoloji (Sanâyi psikolojisi): Teknolojinin gelişmesi ve kalabalık bir işçi kitlesinin gittikçe artması, endüstriyel psikolojinin ayrı bir dal olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Endüstriyel psikolojinin çalışma sahalarından biri, işçi seçimi, işe yerleştirilmesi, ücret dağılımının ayarlanması ile ilgilidir. Psikologlar diğer taraftan işin en verimli bir şekilde yapılması için otomatik makinalar ve işçi moralinin yüksek tutulması üzerinde araştırmalar yaparlar. Psikoloji, adâlet, askerlik, politika, soğuk-sıcak savaşlar vb. gibi sahalarda da kullanılır.
Psikolojide uygulanan metodlar: Psikoloji ilminin gün geçtikçe daha geniş sahaları içine alması, gelişen durumlara göre yeni davranış şekilleri ve savunma mekanizmaları bulunmasını zorlamaktadır. Araştırmalar, eski metodlar yerine yeni metodların geliştirilmesini sağlar.

Metodlardan biri tecrübe (deney)dir. Tecrübeler çok basit âletlerle yapılır. Âletle yapılan uyarı kaydedilmek üzere data (veri) hâline getirilir.
Davranışların analiz edilip değerlendirilmesinde bir başka metod da müşâhedeye (gözleme) dayanır. Gözlemlerde teyp, video gibi âletlerden istifâde edilebilir. Kişilik gelişmesi, sosyal münâsebetler, çatışmalar gibi tecrübe metodları ile tespiti zor faaliyetlerde müşâhede metodu oldukça verimlidir. Kişi ve sosyal yapıyı etkileyen konuların analizi çok ustaca hazırlanmış anketlerle yapılabilir.

Kişilerdeki davranış bozukluklarının anlaşılması için bir de klinik metodlar vardır. Klinik metod, kişinin bibliyografisini çıkartmaktan işe başlamak, zekâ, ilgi ve şahsiyet testleri yapmak ve uzun süren bir inceleme programı yürütmekten ibârettir. İnceleme programı bâzan bir iki sene sürebilir.

Psikolojinin târihi: İlk psikoloji kitabı olarak Aristo’nun Rûh Konusunda adlı eseri vardır. Aristo ve diğer Yunanlı felsefeciler, rûhu bedenden üstün bir varlık olarak kabûl etmişlerdir. Çoğu, rûhu akıl olarak nitelemiştir. Felsefecilerin rûhun varlığını kabul etmeleri, esasen dînî kitaplardan aldıkları temele dayanmaktaydı.

On yedinci asırda Descartes, rûh ile bedeni birlikte mütâlaa etmiştir. Hem rûhun bedeni, hem de bedenin rûhu etkileyeceğini savunmuştur.
On dokuzuncu asırda Alman Psikoloğu Johannes Müller ve Gustav Theodor Fechner, tecrübe metodları ile insan sinir sisteminin uyarı ve reaksiyonlarını gündeme getirdiler. Psikolojide ileri atılmış en büyük adım olarak nitelenen, 1879 senesinde Wilhelm Wundt’un uygulamaya başladığı, içe bakış laboratuvar metodları ile veri tespiti de yine akıl seviyesinde kaldı. Wundt aynı zamanda psikolojik konuları, sosyoloji ve antropolojiyle genişletti. Halk psikolojisi (Völkerpsychologie) kitabında insanların lisan, sanat, âdetler, kânunlar, yönünden zaman içerisinde değişimini dile getirdi.

Yirminci yüzyılda,Amerikalı Psikolog John B. Watson, psikolojiye, davranışlar kavramını getirdi. Modern Amerikan Psikolojisinde organizmanın, çevreyle münâsebete girmesini incelemeyi, araştırmanın temeli olarak ele almaktadır. Rus psikologlarının çalışmaları da aynı yönde olmuştur. Yine bu yüzyılda Gestalt Psikolojisi olarak bilinen “Alman biçimci Psikolojisi” gelişmiştir. Bu psikolojide yalnızca his organları ile tek tek idrak değil, aynı zamanda birkaç idrakin birleşmesi dikkate alınarak davranışlara bir anlam verilebileceği savunulmuştur. Gestalt Psikolojisinin başta gelen şahsiyetleri Max Wertheimer, Wolfgang Kohler ve Kurt Koffke (Kafka)dir. Amerikan Davranış Psikolojisinde uyarıcıya kişinin gösterdiği pasif tepki incelenirken, Gestalt Psikolojisinde aktif tepki incelenir.

Yirminci yüzyılda meşhur olan psikoanalizin kurucusu Sigmund Freud’dur (Bkz. Freud). Psikanalizde klinik inceleme esas alınır. Freud insan davranışlarının kökeninde seks, gazaplanma gibi temel biyolojik uyarılara yer verir. Bu uyarılar da içgüdü olarak târif edilen, kendiliğinden meydana gelen hareketlerle yönlendirilir. Psikanalitik teoriye göre kişilik; “id” denilen, hayvanlarda da bulunan ve şartlar ne olursa olsun hemen tatmin olmayı isteyen içgüdüler kısmı; süperego denilen moral ve inanç kısmı ve bunların çatışmalarını azaltan ego kısımlarından oluşan bir sistemdir.

Kurt Lewin, Alman biçimci (Gestalt) ve Amerikan davranışçı psikolojileri, psikanalizle birlikte ele almıştır. Psikoloji konusunda yapılan çalışmalara dikkat edilirse yalnız Aristo rûhun varlığını kabul etmiş, diğer psikologlar insan vücûdunu hayvan vücûdu gibi kabul etmek yoluyla, sinir sistemleri, idrak, içgüdü hareketlerinden giderek davranışlara mânâ vermeye çalışmışlardır. Descartes, rûhun bedenle ilgisi olduğunu kabul etmekle gerçeğe biraz yaklaşır gibi olmuşsa da, skolastik düşünceleri akıl yürütmesini saptırmıştır.

İslâm âlimlerine göre psikoloji: Bütün varlıklar, cansızlar, bitkiler ve hayvanlar olmak üzere üç cinse ayrılır. Cansız cisimlerin uygun bir şekilde birleşmesinden canlı mahlûkların yapıtaşı olan hücre meydana gelir. Hücre canlıdır. Bitki hücresi hayvan hücresine benzemez. İnsan hücresi hayvan hücresine benzer. Hücrelerin birleşmesinden dokular, dokuların birleşmesinden organlar ve organların biraraya gelmesinden organ sistemleri meydana gelir. Hayvan cinsinin en kıymetlisi insan, en aşağısı süngerdir. Sünger, denizde yaşayan ve bitki gibi görünmesine rağmen irâdeli hareketleri olan bir hayvandır. Bitkilerden bir kısmı da hayvanlar gibi his ve hareketlere sâhiptir. Erkek hurma, dişi hurma ağacının üzerine eğilir. Bitkilerin hepsinde mevcut olan döllenme, hurma ağacında hayvanlardaki gibidir.

Bitkilerin ve hayvanların, hayatlarını devam ettirebilmeleri için, beslenme ve savunma organları vardır. Kimine ok, kimine diş, kimine pençe veya boynuz, kimine hiyle verilmiştir. Meselâ arı mühendis gibi altı köşeli petekler yapar. Peteklerini silindir yapsaydı aralarında boşluklar kalacak ve yer israfı olacaktı. Arıya bu ilhâmı Allahü teâlâ vermektedir. İlhâma batılı psikologlar, içgüdü, demişlerdir.

Yaratılış bakımından olan üstünlük farklarından başka, insanlar arasında çalışarak madde ve ahlâkta yükselmek farkları da vardır. Madde ve ahlâkta yükselmek rûhun kuvvetleriyle olur. Her canlıda bitkisel rûh vardır. Doğma, büyüme, beslenme ve üreme gibi canlılık faaliyetlerini bitkisel rûh yapar. Hayvanlarda ve insanlarda bitkisel rûh yanında hayvânî rûh da vardır. Bunun yeri yürektir. İstekli hareketleri yaptıran bu rûhtur. İnsanlarda ayrıca bir rûh daha vardır ki, yalnız rûh deyince bu anlaşılır. Aklı kullanmak, düşünmek ve gülmek gibi faaliyetleri yapan bu rûhtur.

Hayvânî rûhta iki kuvvet vardır: Birisi müdrike kuvveti olup, anlayıcı özelliktedir. Diğeriyse hareket kuvvetidir. Müdrike kuvveti de görünen beş his organlarıyla anlama ve görünmeyen iç organlarla anlama diye iki kısımdır.

Hayvan rûhunun ikinci kuvveti olan hareket kuvveti de iki türlüdür: Birincisi şehvet, ikincisi gazaptır. Hareket kuvvetleri müdrike kuvvetlerine muhtaçtır. Çünkü, önce duyu organları ile iyi veya kötü olduğu anlaşılmalıdır. Bütün bu duyguların ve hareketlerin hepsi sinirler aracılığıyla yapılmaktadır.

İnsan rûhu yalnız insanlarda bulunan ve iki kuvveti olan bir rûhtur. İnsan bu iki kuvvetle hayvanlardan ayrılmaktadır. Birincisi müdrike kuvveti, ikincisiyse yapıcı kuvvettir. Bilici müdrike kuvvete akıl da denir. Batılı psikologlar aklı kabûl etmişler, aklın rûhun bir kuvveti olduğunu anlayamamışlardır. Akıl kuvveti de fen bilgilerinin elde edilmesine yarayan hikmet-i nazarî ve ahlâk ilimlerini elde etmeye yarayan hikmet-i amelî kuvvetleri olarak iki cinstir.

Rûhun yapıcı kuvveti, bilici kuvvetlerle edinilen bilgilere göre iş yapar. Yâni insanda davranışları yönlendiren akıldır. Akıl, hayvânî rûhun şehvet ve gazap kuvvetlerini de idâre eder.
Psikoloji ilminin asıl inceleyeceği saha rûhtur. Çünkü davranış şekilleri, rûh kuvvetlerinden hâsıl olmaktadır. İslâm âlimleri rûhun özelliklerini inceledikten sonra, rûhun sağlıklı olması için usûller geliştirmişlerdir. Rûh sağlığı bilgisine, Ahlâk İlmi ismini vermişlerdir. Rûhun kötülükleri ahlâk ilmi ile temizlenir. Rûhu kötülüklerden temizlenen kişiler iyi huylu, iyi ahlâklı olurlar.
Rûh; şekli olmayan, his organları ile duyulmayan, parçalanmayan, maddî olmayan, anlayıcı ve idâre edici bir varlıktır. Rûh bedendedir, ölünce bedenden ayrılarak maddî olmayan âleme karışır. Rûh da, melekler de sonradan yükselmez, yaratıldığı şekilde kalır. Rûh bedenle birleşince yükselmek veya alçalmak özelliklerine kavuşur. Rûh, bir sanat sâhibine benzer. Beden ise, bir sanat sâhibinin elindeki sanat âletleri gibidir. Rûh, beden atının üzerindeki süvâri gibidir. İnsanların dereceleri bütün mahlûkların tam ortasındadır. İnsan rûhu, kendisini yaratana uyarsa yükselir, meleklerden de üstün olur, aksini yaparsa alçalır. Rûhun alışkanlıklarına huy, denir.

Huylar iyi veya kötü işler yapmaya sebep olur. Huy, rûhun kuvvetlerinden meydana gelir. Rûhun kuvvetlerinin normal oluşu yanında aşırısı ve eksikliği de çeşitli huyları ortaya çıkarır. Adâlet, iffet, şecaat, hikmet gibi normal huylar yanında, bunların aşırılığı ve noksanlığı da huy olarak yerleşmiş olabilir. Batılı psikologlar psikanalizde huylar ve altında yatan sebepleri inceleyerek huyları düzeltme metodları üzerinde çalışmalara devam etmektedirler. Halbuki İslâm âlimleri, psikolojinin temeli olan ahlâk (rûh sağlığı) ilmini asırlar önce kurmuşlardır. Esasen Sigmund Freud’un id, hayvanî istekler, süperego, ahlâkî kontrol mekanizması, ego aklın yardımı ile id ve süperego arasındaki çelişkileri ortadan kaldırma fikirlerini İslâm âlimlerinin kitaplarından ve kulaktan dolma bilgilerle elde ettiği bir muhakkaktır. Psikologlar bunun var olduğunu kabul ederek işe koyulsalar işleri daha kolay olacak ve insanlara çok daha fazla faydaları olacaktır.

Psikiyatri

İnsanın davranış ve uyum bozukluklarını inceleyen bilim dalı. İstenmeyen şahsiyet problemlerinin sebeplerini, gelişmesini ve belirtilerini araştırır ve bu bozuklukların düzeltilmesini gâye edinir. Kişinin subjektif hayâtının bozulması, diğer kişiler ve toplumla olan ilişkilerinin aksamasına sebep olur.

Eski çağlarda aklî dengesizliklerin kötü ruhlarla ilgili olduğuna inanıldı ve olağanüstü güçlerin bir cezâsı olarak aklî dengesizliğin kişiye musallat olduğu inancı kabul edildi. Bunların kontrol edilmesi için büyüler kullanılmaya çalışıldı. Ortaçağda Avrupa’da akıl hastaları, umursamazlıkla karşılandı, zâlim metodlarla tedâviye çalışıldı, şeytanın etkisi altına girdiklerine inanılarak çeşitli işkencelere tâbi tutuldular. Daha sonraları aklî problemlerin ahlâkî çöküntü dolayısıyla ortaya çıktığı fikri kabul edilmeye başlandı ve muâmeleler biraz olsun insânî hâl aldı. On sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda doktorların genel inancı, aklî hastalıkların, beyin ve sinir sistemindeki bozukluklardan dolayı olduğu yönünde değişti. Bunun sebebi ağır metal zehirlenmelerinin beyinde yaptığı tahribâtlar ve frengiden dolayı ortaya çıkan rûhî bozukluk durumlarıydı.

Bu sıralarda İslâm âleminde durum oldukça farklıydı. Asya,Kuzey Afrika ve İberya Yarımadasında 8 ve 13. asırlar arasında, Osmanlı Devletinde 17. asra kadar bir tıp okulu ve polikliniği olan, hastalara en insânî şekilde yaklaşan, bahçeler ve havuzlarla çevrili rahat bir ortamda psikiyatrik tedâviler uygulayan kuruluşlar vardı. Bu hastânelerin bir diğer önemli özelliği zenginlerle fakirlerin aynı şekilde muâmeleye tâbi tutulmalarıydı. Bunlar arasında, Şam, Bağdat, Halep, Kahire, Kayseri ve Edirne’deki akıl hastâneleri (şifâîyeler) en önemlileridir. İlk esaslı ve teşkilâtlı akıl hastânesiniFâtihSultan Mehmed Han yaptırdı. Daha sonra Bâyezîd Velî Edirne’de, Yavuz SultanSelim Han Manisa’da,Kânûnî SultanSüleyman Han İstanbul’da Süleymâniye Bîmarhânesini yaptırdı. İkinci Selim Hanın hanımı Nûr Bânu Sultan, Toptaşı Bîmarhânesini ve VâlideCâmii yanında bir bîmarhâne daha inşâ ettirdi ve birincisi erkekler, ikincisi kadınlar için kullanıldı. Toptaşı Bîmarhânesi uzun yıllar hizmet görmüş olup, Cumhûriyetin ilk yıllarında bugünkü yerine, yâni Bakırköy’e taşındı.

1900’lü yıllara yaklaşılırken Almanya’da Emil Kraepelin-Depresif psikoz ve şizofreniyi târif ederek psikiyatride yeni ufuklar açtı. Hastalıkların psikolojik kökenli olma teorisi yüzyılımızın başlarında önem kazanarak nörolojik problemlerle psikiyatrik problemlerin ayrımında önemli bir adım atıldı.

Histeri üzerindeki çalışmalar, psikoz olmayan akıl hastalıklarının kişinin günlük hayâtı ve problemlerinden kaynaklanabileceğini gösterdi. 1900’ün ilk yıllarında konuşma tedâvileri, rûhî hastalıkların tedâvisinde giderek artan bir önem kazanmaya başladı.

1938’de elektroşok, psikiyatrik tedâvi alanına girdi. Nasıl etki ettiği bilinmemesine rağmen, hastaların bir kısmında gözle görülür iyileşme sağladığı müşâhede edildi. Daha sonra rûhî bozuklukların ilâçla tedâvisine geçildi. 1950’de ilk antipsikotik ilâç olan Klorpromazin (Largactil) şizofrenik hastalarda kullanıldı ve çok etkili bir ilâç olduğu görüldü. Kullanılan ilâçların yaygınlaşmasıyla, depresyon, mani, şizofreni hastaları başta olmak üzere rûhî bozuklukları olan hastaların sağlık merkezlerinde tedâvilerine başlandı.

Günümüzde psikiyatrik hastalıklar, çeşitli metodlarla tedâviye çalışılır. İlâç tedâvisi, psikoterapi, elektroşok tedâvisi bunların başında gelmektedir. Rûhî bozukluklar, iki ana bölümde incelenir: Bunlar psikotik rahatsızlıklar ve psikotik olmayan hastalıklardır.

Psikotik hastalıklar: Bu hastalıkta ileri derecede düşünce bozukluğu, davranış bozukluğu, sosyal hayata uyamama ve rûhî hayâta hastalık hâlinin hâkim olması vardır. Düşünce zincirindeki bozuklukla hastanın rûhî yapısı o derece etkilenmiştir ki, bütün davranışları buna göre ayarlanır. Psikotik hastalar, hastalıklarından haberdar olmazlar, onlar hastalıklarını yaşarlar. Düşünceleri ve duygusal hayatları son derece bozuktur. Halüsinasyonlar ve hezeyanları çoktur ve bunlar günlük davranışlarına yön verirler. Meselâ bâzı psikotikler, kendilerini öyle aşağı hissederler ki, bütün dünyânın hastalıkları ve kötülükleri kendilerinden gelir zannederler. Yine kendilerinin çok önemli bir şahsiyet olduğunu söyleyen birçok psikotik hasta vardır. Psikotik düşünce tarzı; gazaplanma nöbetleri, törensel hareketler, kopuk kopuk konuşma, sosyal realiteden uzaklaşma hâllerini ortaya çıkartır.

Nonpsikotik (psikotik olmayan) hastalıklar: Bunların çok çeşidi olmasına rağmen en fazla rastlananları, şahsiyet bozuklukları ve nevrozlardır. Nonpsikotik hastalarda günlük hayattan uzaklaşma, gerçekleri reddetme pek görülmez. Hasta, kendisinin hasta olduğunu genellikle bilir ve tedâvi olmaya çalışır. Şahsiyetin bozulmamış yönleri ve günlük hayatla bağdaşan kısımları vardır.

Şahsiyet bozuklukları olan kişiler, hayat sitili olarak başkalarından farklı tavırlar alırlar. Bunlar, problemlerinin kendilerinden gelmediğine inanırlar. Yalancılar, hırsızlar, şiddet eylemcileri, alkolikler bu tip şahsiyet bozukluklarını o derece gizlerler ki, çevrelerinde sevilen sayılan bir şahsiyet hâlindedirler.

Nevrozlar, psikotik olmayan hastalıklar içinde en önemli yeri tutar. Anksiyete nevrozu çok görülen bir durumdur. Hayatta normal ve hattâ başarılı bir tablo çizen kişilerde de görülebilen anksiyete, çeşitli “sıkıntı” hisleriyle ortaya çıkar. Histeri veya “dönüştürme nevrozu” özellikle kadınlarda görülen bir durum olup, çok çeşitli belirtilerle ortaya çıkar. (Bkz. Histeri)
Psikiyatrik hastalıkların teşhisi, belirtileri çok ve çeşitli olmasından dolayı oldukça zordur. En önemli teşhis yolu hastayla konuşma ve müşâhededir. Buna ilâveten, psikolojik testler de zekâ durumu ve düşünme bozukluğunu bulmada yardımcı olur. Diğer tıbbî testler ise ancak hastalığı başka sistemlerin rahatsızlıklarından ayırmada faydalıdır.

Tedâvide çeşitli metodlar kullanılır. Psikiyatri hastalarının tedâvisi, zor, uzun süreli ve sabır isteyen bir iştir. Çeşitli ilâçlar tedâvide faydalı olabilmektedir. Psikozlarda nöroleptik veya antipsikotik denen ilâçlar kullanılır. Depresyonlarda antidepresif denilen ilâç grubu, ayrıca hastalıkların çoğunda müsekkinler ve uyku ilâçları kullanılır. Elektroşok tedâvisi özellikle şizofreni vak’alarında faydalı olan bir tedâvidir. Psikoterapi ise hastaya şahsî ve grup yaklaşımlarıyla problemlerinde yardımcı olmaktır. Çeşitli psikoterapi yolları ve metodları uygulanmaktadır.

Psikanaliz

Freud’un teorisinin çeşitli akıl hastalıklarında tedavi gayesi ile kullanılması. Tedaviyi yapana psikanalist adı verilir.
Teorinin ortaya atıldığı yıllarda akıl hastalıkları için geliştirilmiş tedavi teknikleri yoktu. Bu boşlukta psikanaliz hızla yaygınlaşmıştır.

Zamanla akli bozuklukların sebepleri aydınlatılmaya ve tedavi neticeleri ortaya çıkmaya başlayınca, hakikatler anlaşıldı. Freut teorisinin ve tedavisinin yanlışlıkları teker teker ortaya çıkarak, günümüzde bu anlayış ve tedavi metodu tamamen terkedilmiştir.

Psikanaliz, tedavide hiç başarılı olamadı ve iddialarının da hiç biri gerçekleşmedi. Freut, gayr-ı meşru yaşayı meşhur olmuş bir kadından dünyaya gelme, babası bilinmeyen birisidir. Hatta, çocukken üvey babası tarafından iğfal edilmiştir. Bu çirkin çevresi ve mazisi Freud’un hayat anlayışının ve fikirlerinin kaynağı olmuştur. O, bu sapıkları daha da artırarak insanın sadece cinsi arzuları ile hareket ettiğini; bütün davranış bozukluklarının ve akıl hastalıklarının cinsi sebeplere dayandığını söylemiştir.

Bu konuda daha da ileri giderek, tam bir cinsi hürriyet iddiasında bulunmuş, aileyi ve sosyal bütünlüğü bozucu ahlâksız görüşler ileri sürmüştür. Psikanaliz, akıl hastalarının cinsi hürriyetine mâni olan her türlü kudsi değer, dini inanış, ahlaki normlar, ailevi kıymetler ve içtimai ananelerini yıkarak, onların bütün cinsi zevk ve isteklerini engelsiz olarak karşılamasını öngören tedavi metodudur. Bu metodu Freud, bütün akıl hastalarına tatbik etmek istedi. Fakat sonra gelen taklidcileri belirli hastalıklarda kullanılmak üzere sınırladı.

Protein

Albüminli madde; organizmanın en önemli yapı taşı. Amino asitlerin birleşmesinden meydana gelmiş karmaşık yapılı organik moleküllerdir. Kelime olarak “en önemli” mânâsına gelen protein, gerçekten de canlının en önemli maddesini teşkil eder. Bütün canlıların hücreleri protein ihtivâ eder. Proteinler hücre stoplazmasında çözünmüş hâlde bulunur. Kas, karaciğer gibi organ ve dokuların % 80-90’ı proteindir. Kemik sistemi ve yağ dokusunda ise protein daha azdır.

Proteinler insan vücûdunda; büyüme, gelişme, açılan yaraların tâmir edilmesi, çeşitli maddelerin sindirim ve sentezi, enfeksiyonlara karşı koyma, sıvı dengesinin sağlanması, zekâ gelişmesi, azot dengesinin sağlanması gibi temel hayâtî unsurlarda mutlaka gereklidir. Ayrıca protein, kan serumundaki katı maddelerin en önemli kısmını oluşturur. Bunlardan fibrinojen, kanın pıhtılaşmasında; albümin ve diğerleri hücre içi ve dışı sıvı-tuz dengesinde görevliyken çok çeşitli bir takım proteinler de kan içinde bâzı maddelerin bir yerden başka bir yere taşınmasını sağlar. Vücûdun adalelerinin kasılmasını ve böylece hareketini sağlayan proteinler, organizmanın diğer canlılardan farklılığını da belirlerler. Her organizma ve organın kendine has proteini vardır.

Proteinlerin yapısı: Proteinin kimyâsal yapısı incelendiğinde % 50 kadarının karbondan; diğer kısmının ise oksijen, azot, hidrojen ve kükürtten meydana geldiği görülür. Proteinler büyük moleküllü bileşiklerdir. Bu büyük molekülü, amino asit denen temel organik bileşikler oluşturur.

Amino asitlerin sayısı pekçoktur, ama 21 çeşidi insan proteininin yapısını meydana getirir. Amino asitlerde tipik olarak bir Karboksil grubu(COOH) bir de Amino grubu (NH2) vardır.
Bir amino asit yapısı, genel olarak RCH (NH2) COOH formülü ile tanımlanır. R harfi değişken grubu simgeler.

Amino asitler birbirlerine NH2 ve COOH grupları arasında kurulan ve adına Peptid bağı denen özel bir bağ ile bağlanırlar. Değişik sayıda ve sırada bir araya gelen amino asitler çok çeşitli proteinler oluşturur.

Amino asitler, insan vücudunda sentez edilip edilmemesine göre ikiye ayrılır.
1. Esansiyel (Eksojen) amino asitler: Vücûtta yapılamadıklarından dışarıdan hazır alınması gerekir. Bu amino asitler; Triptofan, Treonin, Fenil Alanin, Metionin, Lizin, Lösin, İzolösin ve Valindir. Çocuklarda, Histidin de sentez edilmediğinden bu listeye dâhil olur.

2. Esansiyel olmayan amino asitler: Vücûtta temel organik maddelerden yapılabilen amino asitlerdir.
İnsanoğlu protein ihtiyâcını hayvânî ve nebâtî (bitkisel) gıdâlardan temin eder. Farklı besin kaynaklarının hem asit miktarı hem de bu proteinin içindeki esansiyel amino asit miktarı farklıdır. Hayvânî gıdâlar daha fazla proteinliyken meyve ve sebzeler protein bakımından fakirdirler. Baklagillerin protein bakımından zenginliğiyse dikkat çekicidir.

Yetişkin bir insanın, günde kilosu başına 1 gram proteine ihtiyacı vardır. Fakat büyüme ve gelişmesi çok hızlı olduğundan, ilk aylarını yaşayan bir çocukta bu miktar 3 grama kadar çıkar.
Ateşli hastalık, kansızlık, ameliyat, yaralanma, ishal, tiroid bezinin fazla çalışması, barsak parazitleri, gebelik, emziklilik gibi durumlarda da protein ihtiyacı normalin üzerine çıkar.
Vücûdun proteinden faydalanma derecesi proteinin yapısı ile ilgilidir. Vücûtta rahatça sindirilen, lüzumlu diğer proteinlere çevrilebilen proteinler Kaliteli Protein’dir. Kayıp vermeden kullanılabilen ve dışardan alınması şart olan bütün amino asitleri ihtivâ eden proteine Örnek Protein denir. Anne sütü, bebekler için örnek proteini ihtivâ eder. Diğer bir örnek protein yumurta sarısıdır. Diğer yiyeceklerde vücutta yapılamayan bütün amino asitler bulunmadığından çeşitli yiyecekler yemekte fayda vardır.

Proteinlerden faydalanmak için yiyeceklerin seçimi ve hazırlanması çok önemlidir. Meselâ 70 kilo gelen bir kimse, bir günlük protein ihtiyacını 350 gr etten veya 900 gram ekmekten sağlayabilir. Fakat önemli olan vücut için gerekli proteini almanın yanısıra dışardan alınması şart olan amino asitleri de yeteri kadar almaktır. Bu sebeple hayvânî ve nebatî (bitkisel) kaynaklar arasında bir denge kurulmalıdır. Alınan proteinin % 20’si hayvânî proteinlerden, kalanı da nebâtî kaynaklardan sağlanırsa bu denge tesis edilmiş olur. Proteinlerin sindirimi mîdede başlar. Amino asitleri birbirine bağlayan peptid bağlarının açılması peptidaz denen mîde ve barsak enzimleriyle olur. Mîdede pepsinojen olarak salgılanan enzim aktif hâle gelince pepsin adını alır ve protein zincirlerini bölerek daha kısa zincirler oluşturur. Bu hâdise barsaklarda pankreas bezinden salgılanan tripsin ve kimotripsin enzimleriyle devam eder ve proteinlerin sindirimi tamamlanır.

Proteinli yiyeceklerin pişirilmesi de, proteinden faydalanmayı etkiler. Bâzı vitaminlerin ve yağsız diyetin proteinden faydalanmayı azalttığı söylenmektedir. Yağda kızartmalarda, yanıncaya kadar olan pişirmelerde protein kaybı olur. Meselâ 150°C ve yukarılarda kayıp daha fazladır.

Bâzı yiyecekler bekletilince (süt tozu gibi) zamanla protein değerlerinden kaybederler. Sıcak bir yerde saklanıyorlarsa bu kayıp daha fazladır.
Mayalanmış yiyeceklerde amino asitler serbest duruma geçtiğinden proteinden faydalanma artar. Meselâ, ekmek hazırlanırken mayalandığı için protein bakımından faydalı hâle gelmiştir.
Proteinlerden yeterince yararlanmak için enerji verici gıdâlardan (karbonhidratlı, yağlı gıdâlar) yeteri kadar alınmalıdır. Aksi hâlde protein vücûtta enerji için kullanılır ve asıl vazifelerini göremez.

Protein vücutta pek depo edilemez. Bu sebeple alınmadığı takdirde özellikle çocuklarda eksiklik belirtileri ortaya çıkar.
Önce vücutta azot dengesi bozulur. Vücut kaybettiği azotu yerine koyamaz. Çünkü vücûdun asıl azot kaynağı proteinlerdir. Daha sonra gözle görülür belirtiler başlar. Kişinin zihnî yoğunlaşma yeteneği kaybolur. Sabahleyin yeterli protein almadan okula gidenlerin diğerlerine göre daha başarısız oldukları görülmüştür. Protein eksikliği olan kimsede neşesizlik, mizac değişiklikleri, çabuk yorulma gibi belirtiler olur. Kan proteinlerinin miktarı düşer. Daha sonraki dönemlerde ise belirgin kansızlık, hastalıklara eğilim, kan şekeri azalması, kan basıncı düşmesi, göz bozuklukları, diş etleri rahatsızlıkları gibi durumlar görülür.

Kronik protein eksikliği vücûtta öncelikle karaciğeri etkiler. Karaciğerin büyümesine, yağlanmasına ve bâzı siroz benzeri değişikliklerine sebep olur. Protein eksikliğine bağlı bu belirtiler ancak ihtiyacın çok olduğu devirlerde uzun süre protein alınmaması sonucu olur. Her şey gibi proteinin de fazlasının zararlı olduğu tespit edilmiştir. Çok fazla protein alındığında böbrekler fazla miktarda protein yıkılma ürünleri (üre, ürik asit) ile karşı karşıya kalır. Özellikle yaşlılarda zâten böbrek fonksiyonları yavaşlamıştır. Bu durum gut hastalığına, böbrek taşı teşekkülüne zemin hazırlayabilir. Fakat et yiyen yaşlıların, bundan vazgeçince kendilerini daha dinç ve sağlıklı hissettikleri görülmüştür.

Bâzı yiyeceklerin 100 gramındaki protein miktarı:
Yumurta 12,3 gr
Dana eti 19 gr
Balık eti 19 gr
İnek sütü 3,5 gr
Beyaz peynir 20 gr
Kaşar peyniri 31 gr
Çökelek 35 gr
Kuru fasulye 22,6 gr
Fındık 12,6 gr
Mısır 9,5 gr
Makarna 11 gr
Ekmek 7,8 gr
Ispanak 3 gr
Tâze meyveler 0,2-0,8 gr

Pika

Uygun olmayan veya yenilmesi âdet olmayan maddelerin yenmesi alışkanlığına verilen ad. Bu durum hayatın ikinci altı ayı içinde normal gelişimin bir dönemi olarak belirir. Çocuk eline ne geçirirse ağzına götürür ve yer. Ancak bunun uzun sürmesi ve hele bülûğ çağına kadar devam etmesi tamamen anormaldir.

Pika’nın en çok görülen ve ülkemizde de Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da tastlanan şekli ”Toprak yeme”dir. Bu çocuklarda demir eksikliği anemisi, karaciğer ve dalak büyümesi, tenasül organlarının gelişmemesi ve boy kısalığı bulunabilir. Toprak yiyen çocuk ve gençte zekâ geriliği de olabilir. Tedavisi kolay değildir. Çocuk hastaneye yatırılır, mineral, vitamin eksiklikleri telafi edilebilir. Psikolojik tedavi uygulanır. Menfi yöndeki âilevi tesirler ortadan kaldırılmaya çalışılır.

Hamileleik döneminde görülebilen ve halk arasında ”aşerme” diye tabir edilen hâdise de bir pikadır ve genellikle psikolojik kaynaklıdır.