Kategori arşivi: S

Sarılmak stresi azaltıyor

aslan

North Carolina Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, stres altındayken salgılanan kortizol hormonunun en az 20 saniye süren bir sarılmadan sonra, deneklerde düştüğü keşfedilmiş. Aynı araştırmanın sonuçlarına göre, sarılmak “oksitosin” adlı bağ kurma ve sarılma hormonu olarak da bilinen hormonu üretmemizi sağlıyormuş. Böylelikle “sevgi” ve “önemseme” duygularını harekete geçiriyormuş. Bazı çalışmalara göre sarılmak, kan basıncını da düşürüyormuş.

Siz yine de bir aslana sarılmayın 🙂

Sürmenaj

Çok çalışan insanlarda ve bilhassa erkeklerde görülen bir çeşit zihin yorgunluğu, sinir zayıflamasına verilen ad. Dersleri oldukça yüklü olan ve sürekli çalışmak zorunda kalan lise ve üniversite öğrencilerinde, öğretmenlerde, yoğun hesap ve muhâsebe işleriyle uğraşanlarda daha sık görülür.

Meydana geliş mekanizması tam olarak bilinmemekte ve çeşitli fikirler ileri sürülmektedir. Bunlardan birisi de beyindeki sinir hücrelerinin biyokimyâsal elemanlardan fakir kalması görüşüdür. Sürmenajlı şahıslarda, rûhî ve bedenî yorgunluk, bıkkınlık, isteksizlik, dikkati toparlayamama, sağlıklı düşünememe hâli, bâzı organlara âit şikâyetler söz konusudur. Konuşmak, kitap okumak bile kişiye zor gelir.

Hastalar uyuyamamaktan şikayet ederler. Bu yüzden uyku ilâçlarını sürekli olarak kullanırlar. Hastalarda başağrısı da çok görülen şikâyetlerdendir. Unutkanlık, dalgınlık vardır. Neşesiz ve mutsuz bir görünümleri ve karamsar bir hâlleri görülür.

Tedâvide en önemli husus, kişiyi yoran ve zihnini meşgul eden hususlardan onu uzaklaştırmaktır. Bunun için deniz kıyısında veya bir dağ köyünde bir müddet tâtile gitmesi tavsiye edilir. Telkinin de faydası vardır. Mâneviyâtı kuvvetli olan şahıslarda bu gibi rahatsızlıklar pek görülmemektedir. Namaz kılmanın ve Kur’ân-ı kerîm okumanın karamsarlığı giderici, sıkıntıyı önleyici tesirleri vardır.

Sünnet

Erkek çocukların sünet olmalarında yapılan merâsim. Sünnet, erkek çocukların tenâsül organının ucundaki deri kılıfın kesilmesi (işlemi)dir. Arapçada hıtân denilir. İslâmiyette erkek çocukların sünnet edilmesi dînî bir vazifedir. İslâmiyetin şiârıdır. Yâni Müslüman olmanın alâmetlerinden işâretlerinden sayılmıştır. Müslümanlar, herhangi bir zamanda, Yahûdîler çocuk yedi günlükken sünnet yaparlar.

Çocuğun sünnet olmasının belli bir yaşı yoktur. Ancak, yedi ile on iki yaş arası en iyisidir. Sünnet olmayanlarda çeşitli hastalıklar görülür. Fransız kitapları bu hastalıkları Affection du Prepuce adı altında uzun anlatmaktadırlar. Bunlardan birkaçı ise tehlikelidir. Bu sebeple, Avrupa’da ve Amerika’da Hıristiyanlar sağlık sebebiyle, kendilerini ve çocuklarını sünnet ettirmektedirler. Artık tabâbet yoluyla varılan sonuç, sünneti bugün tıbbî bir zarûret, farîza hâline getirmiştir. Nitekim Dr. Dubais Raymond’un; “Sünnet çiçek aşısı gibi bütün erkeklere mecbur edilmelidir.” sözü de bu hususu vurgulamaktadır.

Sünnetin târihi çok eskidir. İnsanla başlar. Çünkü Peygamberler aleyhimüsselâmın âdetidir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları temizlemek, tırnak kesmek, koltuk altını temizlemek ve bıyık kısaltmak.” buyurmuşlardır.

Müslüman ülkelerinde bütün erkek çocuklar, ergenlik çağına gelmeden önce bir düğün havası içinde sünnet olurlar. Bu bakımdan sünnet olmaya halk arasında yaygın olarak Sünnet düğünü denir. Yüzyıllardan beri Müslümanlar çocuklarının sünnet düğünlerine ayrı bir önem verirler bunu genellikle âilede birinci mürüvvet olarak kabul ederlerdi. Sünnete karar verilince herkes durumuna göre hazırlıklara başlar. Sandıktan işlemeli yatak takımları çıkarılır, oda takımlarının yüzleri yenilenir, kaplar kalaylanır, ev halkına yeni yeni elbiseler yaptırırlardı. Çocuğun yatağı süslenir. Genellikle işlemeli bir torba içindeki yüce kitabımız Kur’ân-ı kerim baş ucuna asılırdı. Durumu müsâit olan âileler fakir çocukları da tespit edip, onları da sünnet ettirirlerdi. Bugün hayır kurumları, toplu sünnet düğünleriyle bu geleneği devam ettirmektedirler.

Sünnet günü çocuk giydirilir, bineceği at hazırlanır, duâlarla ata bindirilirdi. Sonra evliyâ türbeleri ziyâret edilir, sonra alay hâlinde davullar çalarak sokaklar dolaşılırdı. Eve gelen çocuk, hediyeler verilmeden attan inmez, yakınları, akrabâları hediyeleri verdikten sonra, duâlarla indirilip içeri alınırdı.

Sünnetten önce veya sonra Kur’ân-ı kerîm ve mevlid okunurdu. Sünnet çocuğu el öptükten sonra bâzı yerlerde kirve, bâzı yerlerde sâdıç denilen âilenin çok sevdiği bir şahıs tarafından sıkıca tutulurdu. Mesleğinde usta, eli çabuk sünnetçi, hep bir ağızdan getirilen bayram tekbirleri arasında sünnet ediverirdi. Hemen süslü yatağa yatırılan çocuğa “Mâşaallah, bârekallah” deyip, hayır duâ edilirdi. Misâfirlere şerbet, şekerleme ve benzeri ikramlarda bulunulurdu. Bundan sonra misafirler sırayla çocuğun yatağının yanına gelirler, hediyeler verip ayrılırlardı. Erkeklerden sonra ziyâret sırası hanımlara gelirdi.

Saraylardaki, konaklardaki sünnet düğünleri dillere destan olurdu. Şehzâdelerin sünnet düğünlerinden bâzıları hâlâ anlatılmaktadır. Hali vakti iyi âilelerin sünnetlerinde, kaynayan kazanlarla fakir fukara da doyardı. Misafirlerin yanında herkese açık olan sünnet düğün evi, bayram yeri gibi olurdu.

Eskiden genellikle etli pilav, zerde ikram etmek âdet hâlindeydi. Ayrıca lokum, şerbet gibi şeyler de verilirdi. Günümüzde eski ihtişamında olmasa bile bu güzel âdet her yerde benzeri şekilde devam etmektedir. Örf ve âdetlerine çok bağlı olan Anadolu halkı, sünnet düğünlerine aynı önemi vermektedir.

Sümük

Burun iç örtüsündeki serö-mükoz bezlerden salgılanan, ihtivâsında mikroplar, tozlar, epitelyum hücreleri ve su bulunan yapışkan sıvı. Burun sekresyonu, mukozasındaki tüp ve salkım biçimindeki serömükoz bezlerden ifraz edilirler. Lâzım oldukça kan ve lenf damarlarından sızan sıvılarla miktarı daha da artabilir. Sümük, ihtivâsındaki suyun az veya çok olmasına göre akıcı veya iplik gibi uzayıcı bir yapı gösterir. Kuruyunca kabuk hâlini alır. Burun içindeki bu yapıyla günde 1 ilâ 1,5 litre civârında meydana getirilen ifrâzât, solunum havasının dâimî ıslaklığının teminini sağlar. Burun ön deliklerinden giren hava, ne derece kuru olursa olsun, burun içindeki sekresyonun temin ettiği buharlaşmayla nisbî rutûbeti ferinkse ulaşıncaya kadar % 75, akciğer alveollerine ulaşıncaya kadar % 90’a yükselir. Böylece kuru havayla yapılamayan, oksijen-karbondioksit alışverişi, temin edilen bu rutûbet aracılığıyla sağlanır.

Ayrıca burun mukoza sekresyonu, yüzeyindeki elektrik şarjının çekimi ve yapışkanlığı sâyesinde, havayla birlikte burna gelen toz ve mikroorganizmaların tutulmasını sağlar. Böylece solunum yolu derinliklerine yabancı maddeler gidemez. Titrek tüylü mukozanın yedi mikron boyundaki tüyleri, sâniyede ortalama 250 vuruş yaparak, üzerine bir örtü gibi yayılmış olan yabancı maddeler, epitel hücreleri mikroplarla yapışmış burun sekresyonunu, burun arka deliklerine doğru sürükler.

Burun girişinde sümüğün yer değiştirmesi iki saat sürerken, iç ve orta kısımlarda 10 dakika gibi kısa bir sürede gerçekleşir.
Böylece solunum havası ferinkse kadar mikropsuz, tozlardan arındırılmış sıcaklığı, vücut ısısına yaklaşmış ve nemlenmiş olarak iletilir. Burundan genze atılan sümük, mîdeye gider. Mîde suyunda geriye kalan mikropların da imhâsı sağlanır. Sümük ihtivâsındaki litik (lytic) enzim sâyesinde bir takım mikroorganizmalar önceden imhâ dilmiştir.

Sümüğün bir başka vazifesi, doku üzerinde ıslak kaypak bir tabaka meydana getirerek, onu yabancı cisimlerden korumasıdır.
Nezlede burun içini örten zar, virütik mikropların etkisiyle şişer. Böylece sümük miktarının artması uyarılır. Bu, insan vücûdunun dışardan gelen etkiye karşı meydana getirdiği karşı cevaptır.

Suni Solunun ve Kalb Masajı

Kendi kendine solunumun olmadığı durumlarda, akciğerlerin havalandırılmasını sağlamak ve durmuş olan kalbi yeniden çalıştırmak için yapılan işlemler. Boğulma, asılma, elektrik çarpması, karbon monoksit zehirlenmesi gibi hâllerde ve genel olarak zâhirî ölüm hâlindeki insanlarda, özellikle nefes alamayan bebeklerde, mümkün olduğu kadar çabuk tatbik edilmelidir. Bütün vakalarda önce üst solunum yollarını tıkayan engeller ortadan kaldırılmalıdır. Boğulma hâlinde ağızdaki suyu ve salgıları boşaltmak; asılma hâlinde ipi kesmek; elektrik çarpmasında akımı kesmek; gazla boğulma hâllerinde hastayı temiz havaya çıkarmak gereklidir.

Bu tedbirler alındıktan hemen sonra, normal solunum geri gelinceye veya bir cihazla, sun’î solunuma başlayıncaya kadar ağızdan ağıza, ağızdan buruna veya elle sun’î solunum yaptırma manevralarından biri uygulanır. Sun’î solunumun zamânında başlatılması çok önemlidir. Çünkü beyin hücreleri oksijensizliğe 4-5 dakikadan fazla tahammül edemezler.

Ağızdan ağıza solunum metodu: Hasta sırt üstü dümdüz yatırılır. Baş iyice arkaya doğru gerdirilir ve bir elle iyice arkaya doğru bastırılır, burun tıkanır. Sonra ağız açılır, ağız boşluğu temizlendikten sonra, alt çene öne doğru çekilir, dil bir bezle altçene dişlerinin üstüne doğru bastırılıp hareketsiz tutulur. Dudaklar hastanın ağzına yapıştırılır. Dakikada 12-16 defâ olacak şekilde üflenir. Bu üflemelerde hastanın göğsü genişlemelidir. Çocuklarda üfleme ritmi daha fazla olmalıdır. Kurtarıcı ağzını ayırıp çeker, hastanın göğüs kafesi küçülür ve böylece hasta kendiliğinden nefes vermiş olur.

Ağızdan ağıza solunum baş enseye doğru gerdirilmek şartıyla (yolda kazâ geçiren veya yıkıntı altında kalan kimseler vs.) oturma durumunda da uygulanabilir.
Ağızdan buruna solunum metodu: Yukarıdakine benzer bir usûldür. Üfleme, ağız kapatılarak burun yoluyla yapılır.
Küçük çocuklarda aynı anda hem ağızdan hem de burundan üflenebilir.
Bu usûller herkes tarafından her yerde ve her durumda uygulanabilir. Kurtarıcı çok çabuk yorulacağından nöbetleşe kurtarıcı değiştirmek gerekir.

Elle yapılan manevralar: Hastanın göğüs kafesini, nefes alma ve verme hareketlerine benzer ritmik hareketlerle bastırmak ve genişletmek esâsına dayanır. Göğüs kafesi esnek olduğundan üzerine basılınca nefes zorla dışarı çıkar, baskı kalkınca göğüs genişler, eski hâline gelir ve tekrar nefes alınır. Bu sırada kollara yaptırılan hareketlerle nefes alma kolaylaştırılabilir.

Schaefer metodu: Yüzü koyun yatan hastaya uygulanır. Kurtarıcı bel hizâsında ata biner gibi hastanın üzerine çıkar, el ayalarıyla göğüs kafesi üzerine bütün ağırlığıyla basar ve nefes vermeyi sağlar, baskı kalkınca göğüs kafesinin esnekliği sâyesinde, nefes alma meydana gelir. Bu metodda ağzın boşalması kolaylaşır. Ancak solunum yetersiz kalabilir.

Nielson-Hederer metodu: En üstün tekniktir. Ancak iki kurtarıcı gerekir. Hasta yüzükoyun yatırılır, kollar bükülür, baş eller üzerine yerleştirilir. Kurtarıcılardan biri Schaefer metodunda olduğu gibi, nefes vermeyi sağlarken ikinci göğsü yerden hafifçe kaldıracak şekilde dirsekleri bükerek nefes almayı sağlar. Eğer kurtarıcı tekse hastanın başucuna oturur ve iki zamanlı hareketi şöyle ayarlar: Nefes alma yukarıdaki gibidir, nefes verme ise dirsekler yere bırakıldıktan sonra, kürek kemiklerine bastırılarak sağlanır. Bu usûl oldukça yorucudur. Sunî solunumu 15-20 dakika hattâ bir saat veya daha fazla uzatmak gerekebilir. Çünkü kendi kendine solunum başlayıp tekrar durabilir.

Elle çalışır respiratörlerle sun’î solunum: Bir maskesi, bir konnektörü, bir kapağı ve bir balonu vardır. Bu şekilde olanlara Ambu respiratörü denir. Maske hastaya uygulandıktan sonra, balonun ritmik olarak sıkılması ile balondaki hava hastanın akciğerlerine geçer. Ambu’ya oksijen de katılabilir.
Otomatik respiratörlerle sun’i solunum: Bu amaçla kullanılan respiratörler özelliklerine göre başlıca iki gruba ayrılırlar:

1. Volümetrik respiratörler: Örnek olarak Spiromat’ı gösterebiliriz. Hiç solunumu olmayanlarda kontrollü solunumu sağlar. Buna karşılık yardımcı solunumda, hastanın solunumuna adaptasyonda zorluklar vardır. Volümetrik respiratörler, yüksek kapasitelidir. Elektrikle çalışırlar, oksijen oranı solunum hacmi, adedi, soluk alma-verme basınçları ve aralarındaki oran direkt ayarlanır.

2. Manometrik respiratörler: Örnek; Bird ve Bennet’tir. Oksijen veya havayla çalışır. Yardımcı solunuma da kolayca uyarlar. Kullanılmaları kolaydır. Fakat özellikle çok şişmanlarda volümetrik respiratörler kadar etkili değildirler.

Kalp masajı: Kalbi durmuş olan şahıslara en geç 5 dakika içinde kalp masajına başlanmalıdır. Daha geç kalındığı takdirde, kalp yeniden çalıştırılırsa bile, şahıs bitkisel hayâta girecektir. Zîrâ, beyindeki sinir hücreleri kansızlığa 4-5 dakikadan fazla dayanamazlar.

Kalbi duran şahsın, derhal şuuru kaybolur ve yere yıkılır. Fakat her şuuru kapalı veya baygın şahsın kalbi durmuş demek değildir. Şuuru kapalı bir hâlde yatan şahsın kalbinin çalışıp çalışmadığını anlamak için, önce nabzına bakılır, nabız alınamıyorsa göğsün üzerinden kalp kontrol edilir, çalıştığına dâir bir alâmet yoksa, derhal kalp masajına geçilir.
İki türlü kalp masajı vardır: Açık masaj ve kapalı masaj. Pratikte uygulanan kapalı kalp masajıdır. Açık kalp masajı, elle direkt olarak kalbin sıkıştırılması sûretiyle yapılır ki bu da ancak ameliyatlar esnâsında mümkün olabilir veya kapalı kalp masajında bir netice alınamazsa ve başka imkân da yoksa, göğüs kafesinin kırılması sûretiyle kalbe açık masaj yapılabilir.
Kapalı kalp masajı: Etkili bir sun’î solunum sağlanır sağlanmaz, etkili bir kalp masajına başlanmalıdır.

Etkili bir kapalı kalp masajı için hastanın sert bir yere yatırılması çok mühimdir. Eğer hasta yatakta yatıyorsa, yatağın altına tahta vs. gibi sert bir şey konulmalıdır. Kalp masajını yapacak şahıs hastanın sağına geçer, hafifçe hastanın üzerine eğilir. Dirseklerini kırmadan sol elinin ayasını göğüs kemiğinin (= sternumun) 1/3 alt bölümüne yerleştirir. Bu elini artık hiç yerinden oynatmayacaktır. Sağ elini de sol elinin üzerine koyar. Omuzlarından kuvvet alarak göğüs kemiğini 3-5 cm içeri itecek şekilde kuvvetle bastırır, yarım saniye bu vaziyette bekler, sonra sağ elini gevşetir. Bu işleri ritmik olarak dakikada 60-70 kere tekrarlar. Etkili kalp masajı sırasında normal kan akımının 1/3’ü yaklaşık 30-50 mm cıva basıncıyla çevreye gönderilebilir. Kendine getirme işini bir kişi tek başına yapıyorsa, arka arkaya 5 kalp masajı yaptıktan sonra, sun’i solunum yapar ve aynı işi bu şekilde devam ettirir. Kendine getirmeyi iki kişi yapıyorsa, yine her bir sun’i solunuma karşılık 5 kalp masajı yapılmalıdır. Kapalı kalp masajına hiçbir sebeple 5 sâniyeden fazla ara verilmemelidir.

Kapalı kalp masajının bâzı komplikasyonları olabilir: Göğüs kemiği kırığı, kaburga kırıkları pnömütoraks (göğse hava kaçması), hemotoraks (akciğerleri örten iki tabakalı göğüs zarlarının arasında hava ve kan toplanması), aort damarı yırtılması, dalak ve karaciğer yırtılması gibi. Bunlara mâni olmak için, elin göğüs kemiğindeki yerinden daha aşağıda olan ksifoid (göğüs kemiğinin hançer şeklindeki alt ucu) üzerine kaymamasına özellikle dikkat edilmelidir. Ayrıca göğüs kemiğinin alt ucuna veya kaburgalar üzerine basınç tatbik edilmemelidir. Tatbik edilen basınç çok âni ve çok şiddetli olmamalıdır. Göğüs ve karın üzerine aynı zamanda basınç yapılmamalıdır: Sun’i solunum esnâsında kapalı kalp masajına ara verilmelidir.
Sun’î solunum ve kapalı kalp masajıyla femoral (uyluk) veya karotis (boyun) atardamarında nabzın alınması, göz bebeklerinin küçülmesi, morarmanın gerilemesi ve normal solunumun geri dönmesi temel hayat desteğinin başarıyla yapıldığının önemli bulgularıdır. Bu şekilde temel hayat desteğini devam ettirirken, bir yandan da ileri hayat desteğinin teminine geçilmelidir. Bu da mutlâka hastâne şartlarında olmalıdır.

Suni Kalb

Suni kalb fikrinin ortaya atılması 1812’lere dayanır. Kalb yerine kanı pompalıyacak bir cihaz bulunduğu zaman, vücudun organlarının canlı tutulabileceği gözlenmiştir. Kalb ve akciğerler ile ilgili bu tip deneylere ilk olarak 1880 senesinde Henry Martin tarafından başlanmıştır. Martin’in bu çalışması, günümüzde kalb ve akciğerin devre dışı bırakıldığı by-pass tekniğine zemin hazırlamıştır. 1951’den itibaren 1981’e kadar bu konuda 30’dan fazla kalb akciğer makinesi plânlanmıştır.

Sûni kalb ile ilgili araştırmaların hedefi, insan vücuduna, kalbin bütün görevlerini yapabilecek bir cihaz yerleştirmektir. Suni kalb diye adlandırılabilecek bir cihazda şu özellikler bulunmalıdır:

1- İnsanın kalb boşluğuna uyabilecek küçük bir ebat;
2- Tabii kalbin sağladığı bütün ihtiyaçları karşılayabilecek bir çalışma kapasitesi;
3- Vücudun değişen ihtiyaçlarına ayak uydurabilecek şekilde değişken bir çalışma kapasitesi;
4- Kanı, içindeki hücrelere zarar vermeyecek şekilde dolaşıma gönderme;
5-Mikroptan arınmış olma;
6-Dayanıklılık.

Suni kalb, insan üzerinde ilk olarak 1969 senesinde Teksas Kalb Enstitüsü’nde denendi. Bir yandan kalb nakli için tabii kalb aranırken, hastanın 64 saat hayatta kalmasına bu cihaz sebep oldu.

Su Çiçeği

Karamuk, varicella da denilen, oldukça bulaşıcı, selim seyirli, daha ziyâde çocuklarda görülen, deri ve mukozalarda sathî, içi saydam sıvıyla dolu baloncukların husûlüyle karakterize bir hastalık. Hastalığın sebebi, varicella zoster denen bir DNA’lı virüstür. Bu virüsün bir tipi vardır, doku kültürlerinde ürer. Virüs organizmaya solunum yolundan girer. Burada ve organlarda çoğalır, kan dolaşımına karışır. Deriye ve bâzan akciğere yerleşir.

Hastalığın kuluçka dönemi 12-16 gündür. 37,5-39° ateşle başlar. 24 saat içinde pembe renkli döküntüler meydana gelir. Bu döküntüler en fazla gövdede bulunur. Kırmızı kabarıklık şeklinde başlar. Daha sonra birkaç saat içinde, içi berrak sıvı dolu baloncuk hâline geçer. Baloncuk içindeki sıvı 24-48 saatte bulanıklaşır. Üçüncü gün baloncuk ortasında göbekli bir kısım belirebilir. Sonra kurur ve kabuklanır. Koyu kahverengi pullar hâlinde dökülür ve iz bırakmaz. Târif edilen döküntü gelişim dönemlerinin her biri aynı anda görülebilir. Bu, su çiçeğinin çiçek hastalığından ayrılması için özel bir belirtidir.

Genel olarak döküntüler gün aralıklarıyla 3-4 alevlenmeyle çıkarlar. Daha sonra ateş düşer. Hastalık nâdiren yılancık ve orta kulak iltihabına dönüşebilir. Ölüm oranı % 1’den azdır. Su çiçeği virüsüyle yetişkinlerde zatürre ortaya çıkabilir.

Su çiçeği geçirende devamlı bir bağışıklık durumu ortaya çıkar ve ikinci defâ yakalanma çok nâdirdir. Teşhisi kolaydır. Alışkın olmayan bir göz çiçeğiyle karıştırılabilir. En çok 2-6 yaş olmak üzere çocuklarda salgın yapar. Kışın ve baharda fazla olan hastalık, ilk dönemlerde bulaşıcı olup, damlacıklarla veya deri temasıyla bulaşır.

Özel bir tedâvisi yoktur. Üzerine eklenen bakteri enfeksiyonlarını önlemek için antibiyotikler verilebilir. Hasta çocuklar tecrit edilir ve ancak kabuklar düştükten sonra okula devam etmelerine izin verilir.