Kategori arşivi: T

Tırnak ısırma alışkanlığı kötü hastalıklar getiriyor

tırnak ısırma

Uzmanlara göre tırnak ısırmak, tırnaklarda barındırılan çeşitli mikropların vucuda alınmasıyla türlü türlü hastalıklara sebep olabiliyor. Psiklojik bir hastalık olan tırnak ısırma alışkanlıgının,  psikoloji bozuk zayıf karakterli insanlarda daha sık görüldüğü belirtilmektedir. 

Yine bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurdu :
“Allahü teâlânın dert vermek istediği kul, tırnağını ısırmayı âdet eder.”

Hz. Ali, tırnak ısıranların nasıl bir ruh halinde oldugunu şu sözleriyle vurgulamaktadır :
Dişi ile tırnak uçlarını ısırmak ahmaklık alametidir. (Hazret-i Ali)

Tırnak yemek, bağırsak ve mide hastalıklarının yanında yüksek ateş, ishal ve mide bulantısı gibi pek çok hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Onun için sağlık açısından tehlike arzeden bu hareketi yapmamaya dikkat edilmelidir.  Bu alışkanlıktan kurtulamayanların kesinlikle bir  psikiyatriste gitmesi gerekir.

Kaynak : herseyogren.com

Tümör (Ur)

Herhangi bir hücrenin veya hücre gruplarının organizmanın kontrol mekanizmalarının tesirinden çıkıp hızlı ve anormal bir çoğalma ile ortaya çıkan kitlelerin genel adı. Lâtincede tümör, “şişlik, ur” anlamına gelmektedir.

Tümör umûmî bir tâbir olup, tam bir tasnifi henüz yapılamamıştır. Değişik açılardan yapılan tasniflerde çeşitli güçlüklerle karşılaşılır. Habis (kötü huylu) ve selim (iyi huylu) olarak yapılan tasnif oldukça eski olmasına rağmen pratik ve anlaşılır olması, birçok farklı özellikleri ifâde etmesinden dolayı hâlâ kullanılmaktadır. Habis tümörler için genel bir ad olarak kanser kelimesi kullanılır. (Bkz. Kanser)

Tümörler, vücuttaki “immunite” denilen kontrol sistemine tâbi olmayan bir gelişme, çoğalma ve büyüme sonucu meydana gelirler. Organizmadaki normal hücre çoğalması, belirli bir doku veya organ meydana getirmeye kadar devam eder. Tümörlerdese hücre çoğalması, kontrol mekanizmasının dışına çıkmış ve sınırsız ve düzensiz bir hâl almıştır. Mitoz hızlanmıştır. Hücreler ihtiyaç dışında çoğalırlar. Bu hücreler belirli bir organ teşekkül ettiremezler. Geliştikleri dokunun fonksiyonlarını îfâ edemezler.

Dokunun ve organın normal yapısı makroskopik ve mikroskobik seviyede bozulur. Tümörlerin, makroskopik özellikleri organlarda gözle görülebilen, Mikroskobik özellikleriyse dokunun ince kesiti yapılıp, mikroskop altındaki görülebilen değişikliklerdir.

Tümörler çok eski zamandan beri bilinmekle berâber hücrelerin mikroskopla incelenmesi (17. yüzyıl) ile tümörler hakkında detaya inilebilmesi, tümörlerin, dokuları taklit ettiği; hücrelerden yapıldığı ve bu hücrelerin yayılmasıyla başka yerlerde yenilerinin meydana geldiği tespit edilmiştir.

Tümörlerin genel özellikleri:
Selim (iyi huylu) tümörler yavaş büyür. Fark edilmeleri için uzun zaman geçer. Ancak yerleştikleri yer veya kaynağı olduğu doku sebebiyle erken belirti verebilirler. Genellikle bağ dokusundan yapılmış kapsülleri vardır. Ancak bütün selim tümörler kapsüllü değildir. Meselâ rahim adalesinden çıkan ve selim bir ur olan miyom, deriden çıkan nevüs (ben) kapsülsüz tümörlerdir.
Selim tümör hücrelerinin çoğalması yavaştır ve bir süre sonra durabilir. Uzak yerlere yayılmazlar. Metastaz denen yeni tümörler meydana getirmezler. Mikroskobik yapı bakımından çıktıkları dokuyu çok iyi taklit ederler. Tümör içine kanamaya ve doku nekrozuna nâdiren rastlanır. Tam olarak çıkarıldıklarında genellikle nüksetmezler ve öldürücü değildirler.

Selim tümörler, iyi huylu özelliklerini senelerce sürdürebildikleri gibi, günün birinde kötü huylu olabilme ihtimâline de sâhiptirler. Selim tümörlerin ne zaman habisleşeceğini hatta habisleşip, habisleşmeyeceğini tahmin etmek güçtür. Ancak selim tümörlerin hangi çeşidinde habisleşme temâyülünün yüksek olduğunu söylemek mümkündür.

Habis urlar ise hızla büyürler. Etraflarında kapsülleri yoktur. Selim ur habisleştiğinde etrafındaki kapsül yırtılır. Büyümeleri aşırı olduğundan etrâfındaki kan damarları beslenmesinde kifâyetsiz gelir. Bu yüzden tümör içinde birçok doku ölümleri olur fakat hücre kaybından çok daha hızlı tempoda hücre çoğalması olduğu için hacimleri azalmaz. Sık olarak kanamalar meydana gelir. Habis hücreler tek tek veya gruplar hâlinde kan, lenf, vücudun tabiî boşlukları ve komşuluk yoluyla yayılarak metastaz denen yeni tümörler meydana getirirler. Hücreleri istilâ ederek çoğalmalarını sürdürürler.

Mikroskobik olarak, tümörler, olgunlaşmamış hücrelerden meydana gelmiştir. Hatta tümörün hangi dokudan çıktığı, hangi hücreleri taklit ettiğini söylemek güçtür. Hücrelerin çapı, biçim ve boyanış şekilleri birbirine benzemez. Buna pleomorfizm denir. Çekirdekle sitoplazma arasındaki nispet bozulmuştur. Hücrelerin birbirleriyle irtibatı kaybolmuştur. Cerrâhî olarak çıkarıldıklarında çoğunlukla nüksederler (yeniden çoğalırlar). (Bkz. Kanser)

Dünyâ Sağlık Teşkilâtı tarafından her tümör için ayrı bir kod sayısı tespit edilmesiyle, enternasyonal bir kodlamayla istatistikler hazırlanabilmekte; tümörlerin coğrafî ve ırklara göre dağılımı, çevre şartları, beslenme ve kötü alışkanlıklarla ilgisi tespit edilmektedir.

Tükrük Bezleri

Salyalarını ağza boşaltan dış salgı bezleri. İnsanlarda salya bezleri günde 1-2 litre kadar salya yaparlar. Salgılama hızı normalde dakikada yarım mililitredir. Fazla uyarı durumunda dört mililitreye kadar çıkar.

Tükrüğün fonksiyonları: Besinleri kayganlaştırır. Tat tomurcuklarını uyarabilecek şekilde besini eritir. Besinleri plazmayla izotonik (eşit osmotik basınçlı) duruma getirir. Karbonhidrat sindirimini başlatır. Diş çürümelerini önler. Organizma herhangi bir sebeple fazla su kaybederse salya salgısı azalır. Ağızda kuruluk hâsıl olur, susuzluk hissinin duyulmasına sebep olur. Salya, bâzı zararlı âmillerin vücuttan dışa atılım yoludur (virüs, cıva gibi). İçinde lizozim vardır. Bu enzim dolayısıyla salyanın hafif bir antiseptik özelliği vardır. Özellikle otonomik sinirlerin geliştirilmesine yarayan N,G,F (sinir geliştiren faktör)de salgılanır. Tükrükte pankreastan salgılanan glukagon hormonu, böbrekten salgılanan renin hormonu ve büyüme hormonunun inhibe edici faktörü somatostatin gibi bâzı maddeler de salgılanır.

Ağızda dilin alt yüzeyinde ve dil ucunda bâzı salt mükoz bezler, ayrıca yanaklarda da bir miktar tükrük salgılayan bezler vardır. Esas tükrük salgısını üç çift büyük tükrük bezi yapar. Bunlar:
Kulakaltı tükrük bezi (Parotis bezi): Seröz bir bezdir. Seruma benzer, sulu kıvamda salgısı vardır. Kuru gıdâlara karşı asit ve alkaliye karşı salgı yapar. Bu yüzden salgısına sulandırma salgısı denir. Diğer bezlerin salgılarındaki enzim miktarının 4 katı kadar enzim salgılar.

Çene altı tükrük bezi: Karışık tip salgı yaparlar. Fakat seröz özelliği daha fazladır. Bu salgı, besinlerin eritilerek tad vermelerini kolaylaştırdığından bu bezlere tad bezleri de denir.
Dilaltı tükrük bezi: Karışık tip salgı yapmasına rağmen mükoz özelliği daha fazla olan bir salgısı vardır. Bu, parçalanmış besinleri yapıştırarak yutmayı kolaylaştırdığından yutma salyası da denir.

Tükrüğün bileşimi: Tükrüğün % 99,5’i su, % 0,5’i suda erimiş maddelerdir. Suda erimiş maddeler organik ve inorganik diye ikiye ayrılır. Organik maddelerden en önemlileri Pityalin (a amilaz), az oranda bulunan maltaz, üre ve ürik asittir. İnorganik maddeler: N+ (sodyum), K+ (potasyum), Ca+2 (kalsiyum), Cl (Klor, pityalinin aktivite kazanması için gereklidir.), sülfatlar, bikarbonatlardır (Bunlar tampon özelliktedirler). Kalsiyum karbonat ve fosfatlar alkali pH’da çökerler ve diş taşlarının meydana gelmesine sebep olurlar. Tükrükte rodanürler de bulunur. Protein metabolizmasının sonucu olarak ortaya çıkan rodanürler diş taşlarının sarı kahverengi renginin meydana çıkmasına sebep olur.

Tükrükle olan karbonhidrat sindirimi: İstirahatte tükrük bezi hücrelerinde histolojik olarak görülebilen granüllere zimojen granüller denir. Bunlar salgılanmak üzere depolanmış enzim kümeleridir. Bu enzimlerin en büyük bölümünü pityalin meydana getirir. Pityalin (a amilaz) hidrolitik bir enzimdir, glikolitik bağları bozar. Bir polisakkarit olan nişastayı disakkarit olan maltoza parçalar. Bunun için nişastanın pişmiş olması gerekir. Çiğ nişastaya etki etmez.

Çiğneme sırasında ağızda geçen süre çok kısa olduğundan pityalin nişastanın hepsini maltoza çeviremez (Bundan anlaşılıyor ki gıdaları ağızda iyice çiğnemeden yutmak hazım bozukluğuna sebep olan mühim bir faktördür.) ve bu yüzden nişasta mîdenin üst taraflarında, besin mîdeye geçtikten îtibâren ilk yarım saat içinde pH’sı aside dönünceye kadar sindirilir. Bunun sebebi pityalinin en iyi etki gösterebileceği pH= 6,9 olmasıdır Gerekli ısı ise 37°C’dir.

Tükrük salgılanması kaynağına göre üç çeşittir:
1. Ağızda meydana gelen tükrük salgısı: Ağız içi mukozasının mekanik olarak uyarılmasıyla olur. Mukozaya değen besinin büyük oluşu ve fazla çiğnemeyi gerektirmesi salgılamayı arttırır. Ağız mukozasının kimyevî irritasyonuyla (sıcak, soğukla), tad veren cisimlerle temâsında da salgı artar.
2. Üst merkezler yoluyla salyanın artması: Herhangi bir besinin düşünülmesi, görülmesi, koklanması tükrük salgısını arttırır.
3. Sindirim sistemi menşeli tükrük salgısının artması: Özellikle yemek borusu ve mîdeden kalkan uyarılar tükrük salgısını arttırır. İnce barsaklarda parazit olduğunda da salgı artar.

Tükrük bezi hastalıkları:
1. İltihapları: Mikroorganizmaların tükrük bezine yerleşmesiyle meydana gelirler. Tükrük bezinin olduğu bölge şiş ve ağrılıdır. Tedâvide antibiyotikler kullanılır. Tükrük bezinin özel bir hastalığı olan kabakulak, kulak ardında bulunan parotis bezinin şişmesiyle kendini gösteren bir virüs enfeksiyonudur. (Bkz. Kabakulak)
2. Tükrük kanallarının tıkanması: Özellikle parotis bezinin kanalının tükrük taşlarıyla tıkanması sözkonusu olabilir. Bu durumda yemek yerken, tükrük ifrazının artmasıyla, ağrı ortaya çıkar ve tükrük bezinin olduğu kısım şişer. Tedâvide, kanaldaki taşın çıkarılması icab eder. Dil altı tükrük bezinin kanalcıkları tıkanırsa, dil altında saydam görünümlü bir kabarcık teşekkül eder ki, halk arasında buna kurbağacık denir, patlatılması tedâvi için yeterlidir.
3. Tükrük bezlerinden iyi ve kötü huylu tümörler de gelişebilir ki, bunların tedâvileri de cerrâhîdir.
4. Tükrük ifrazatının aşırı olması hâli veya çok az olması hâli hastalık alâmetidir. Sjogren sendromunda gözyaşı ile berâber tükrük salgısı da kurur. Sebebin bulunup, tedâvisinin ona göre yapılması icab eder.

Trombosit

Kemik iliğinin dev hücrelerinden olan megakaryositlerden husûle gelen, kanın en küçük hücresi. Büyüklüğü 1-3 mikron arasında değişir. Mikroskop altında bakıldığında parlak mavi sitoplazmalı görülür. Kanın milimetreküpünde 200.000-400.000 trombosit mevcuttur. Kemik iliğinde megakaryosit olgunlaşınca sitoplazması parçalanır ve trombositler meydana gelir. Trombositler bedendeki kanamanın durmasında çok mühim rol oynayan parçacıklardır.

Damar kesildiği zaman kesilen kısımda trombositler toplanır ve birbirlerine yapışırlar. Kanamayı durduran mühim bir madde olan tromtoplastini de salgılar. Bu madde bir seri kimyevî hâdiseyle kan içindeki fibrini kanama yerine çöktürür. Fibrin trombositlerin birbirlerine daha sıkı yapışmalarını sağlar, orada mükemmel bir tâmir başlatır.

Trombositlerin büyük kısmının veya tamâmının eksikliğinde damarlarda kanamaya meyil artar. Küçük çarpmalarda deriyle iç organların içini örten mukozada peteşi ve ekimoz denilen nokta nokta kızarma ve morarmalar görülür.

Trişin

Yaşadığı yerler: Erginleri insan, fâre ve domuzların ince barsaklarında, larvaları konağın kasları arasında. Özellikleri: Erkekleri 1-2 mm, dişileri 3-4 mm boyundadır. Çiftleşmeden sonra erkekler ölür. Dişi, lenf boşluklarında 8 gün dolaştıktan sonra 200-1500 kadar kurtçuk doğurur. Trişinoz hastalığına sebep olurlar. Ömrü: Kasların arasında 20-30 yıl yaşayabilirler. Çeşitleri: Barsaktaki erginlere “barsak trişini”. Konağın kas liflerinde yaşayanlara “kas trişini” denir.

Helmintlerin (solucanların) nemathelmintler bölümünden nematodlar sınıfının, afazmidyn (aphasmidia) alt sınıfının trişurida takımından, trişinagiller âilesinin bir üyesi. Aslında fârelerin bir parazitidir. Bununla berâber domuz, ayı, kedi, köpek ve insanda da bulunur. Bütün dünyâda domuz etinin yendiği ülkelerde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da sık rastlanan bir barsak parazitidir. “Domuz kurdu” olarak da bilinir. Müslüman ülkelerin halkında rastlanmaz.

Yapısı ve gelişimi: Erkek 2 mm boyunda ve 0,04 mm enindedir. Çok ufak olduğundan çıplak gözle görülemez. Arka ucunda iki büyük uzantı vardır. Dişi 3 mm uzunlukta ve 0,06 mm enindedir, ovovivipardır. Yâni yumurtalar karnında açıldığından doğrudan doğruya kurtçuk doğurur. Yumurtlama yeri ön uca yakın bulunan dişi iki ay kadar canlı kalabilir ve bu sürede çok sayıda kurtçuk (larva) çıkarır. Yeni doğmuş olan kurtçuk 0,01 mm boyunda ve 5 mikron enindedir. Larva kaslara yerleştiği zaman da hemen hemen aynı büyüklüktedir. Diğer helmintlerden farklı olarak hem kurtçuk hem de erişkin kurt aynı konakta bulunur.

Vücûdunda kurtçukları taşıyan bir canlıyı yiyen sağlam bir konağın (domuz, köpek, kedi veya insan) ince barsağında serbest kalan kurtçuklardan 24 saat içinde erişkin erkek ve dişiler meydana gelir. Bunlar barsak duvarına (mukozasına) yapışık olarak bulunurlar. Çiftleşmeden sonra erkekler ölürler. Barsak duvarındaki mezanter lenf düğümlerinde yerleşen dişiler buralarda kurtçukları doğururlar. Altı hafta içinde her dişi 1500’e varan sayıda kurtçuk doğurur. Bâzıları dışkıyla çıkabilen kurtçukların çoğu lenf (akkan) ve kan dolaşımı yoluyla bütün vücûda dağılır. Bununla berâber, yalnız çizgili kaslarda, özellikle diyafrağma, dil, gırtlak, karın duvarı ve göğüs kaslarında yerleşirler, büyürler ve iki hafta kadar sonra bulaştırıcı olurlar. Kas trişinleri denen bu kurtçuklar 1 mm kadar boya erişirler. Vücutları kendi üzerine kıvrılır. Etraflarını çeviren elips şeklinde bir kapsül vardır. Çoğunlukla bir yıl içinde kireçleşen kurtçuklar bâzan da yıllarca canlı kalabilirler. Hattâ 30 yıl sonra canlı olanların bulunduğu bildirilmiştir. İnsan bu kurtçuklu domuz etini yediği zaman, kapsül mîde enzimleri tarafından eritilir. Barsağa geçen kurtçuklar gelişerek erişkin trişin hâline geçerler. İnsanda yaptığı hastalığa “tirişinoz” denir.

Hastalık ve belirtileri: Barsakta yerleşen erişkin trişinin tesiriyle barsak mukozasında (iç duvarında) kanamalar, şişme ve yaralanma neticesinde bir enterit (barsak iltihabı) meydana gelebilir. (Bkz. Gastroenterit)

Kurtçuklar vücuttaki göçleri sırasında akciğerden geçerken bu organda kanamalara ve şişmeye sebep olduğundan pnömoni (zatürre) belirtileri görülür. Göç esnâsında ateş yükselmesi, baş ağrısı, terleme, yüzde şişme ve deride döküntüler bulunabilir.

Trişinoz denen hastalık manzarasında, patolojik değişikliklerden çizgili kaslara âit olanlar ön plândadır. Kurtçukların yerleştiği kaslarda bir miyozit (kas iltihabı) meydana gelir. Bu kaslarda ağrı ve hassâsiyet vardır, hastanın ateşi yükselir. Kurtçuk kalp kasında yerleştiğinde, bâzan elektrokardiyogramla tespit edilebilen bozukluklar meydana çıkar. Nâdiren beyini tutarak menenjit veya ansefalit belirtileri görülebilir. Hastaların akyuvarlarında yükselme, bâzı vak’alarda % 90’a varır. Ve bu yükselme eozinofillerdedir.

Teşhisi: Yukarıda sayılan belirtiler birçok hastalığı hatıra getirebilir. Bu sebeple teşhis zordur. Domuz eti yiyen bir hastada miyozit ve kanında akyuvarların eozinofil cinsinde yükselme varsa trişinozdan şüphelenmelidir. Dışkıda trişinin erişkin veya kurtçuk şekilleri aranabilir. İshâlli hastalarda bunları görme ihtimâli çok fazladır. Deri içine trişinden özel olarak hazırlanan maddelerin (tişinellin) zerkiyle allerjik cevap alınırsa teşhise yardımcı olur.

Tedâvi: Tesirli, husûsî ilâcı yoktur. Barsak kurtlarını dökücü ilâçlar tesirsizdir. En mühim tedâvisi korunmadır, yâni domuz eti yememektir.

Tromboflebit

Tıpta, venöz damarların iltihaplanması. Tromboflebit venin (kirli kan damarı) etrâfındaki dokulardan kaynaklanan bir enfeksiyon sonucunda veya vücûdun herhangi bir yerindeki enfeksiyon odağından bakterilerin kan yoluyla diğer damarlara taşınmasıyla meydana gelir. Umûmiyetle bacaklarda husûle gelir.

Bütün had ve müzmin enfeksiyonlarda, ameliyatlardan ve doğumdan sonra venlerde trombüs-pıhtı teşekkül edebilir. Bu durum tromboflebite yol açar. Tromboflebite yatkın olan venler arasında variköz hemoroidal venler, variköz bacak venleri, pelvik venler sayılabilir.

Tromboflebitte iltihabî reaksiyon genellikle hâdisesiz bir şekilde yatışır ve emboliye (pıhtı atılması) pek rastlanmaz. Flebotromboz ayrı bir durum olup, iltihabî değildir. Tromboflebitle sık karışır. Flebotrombozda vende meydana gelen kan pıhtıları ven civârındaki dokulara olan bir darbeyi veya kimyevî bir tahrişi tâkiben teşekkül eder. Her iki hastalıkta da kanda pıhtılaşmaya meyil vardır. Meydana gelen pıhtılar venin iç duvarına yapışırlar. Flebotrombozun belirtileri hafif olur, fakat tromboflebit genellikle atak şeklinde başlar. Kramp tarzındaki ağrıyı tâkiben bacakta şişme ve morarma başlar. Venöz damarlarda belirginleşme ve ısı artışı olabilir.

Tromboflebit; akciğer embolisi (ven duvarından kopan bir pıhtının akciğer arterini âniden tıkaması sonucunda) ve septik emboliye (enfekte pıhtının vücûdun başka bir yerine giderek enfeksiyona sebep olması) sebep olabilir.

Tedâvisinde, tromboflebitli uzuv yükseğe kaldırılır. Hasta kat’i olarak istirahat ettirilir. Antibiyotikler, doktor kontrolunda heparin (antikoagülan) ve ağrı kesiciler verilir.