Kategori arşivi: V

Vücut

İnsan, hayvan ve bitkilerin hücre, doku, organ ve sistem topluluğundan ibâret maddî yapısı. Vücutta yapıtaşı hücredir. Vücut hücreleri birbirleriyle birleşerek doku (nesc) meydana gelir. Çeşitli cinsten dokular birleşince uzuvlar (organlar), organların bir araya gelmesinden cihâzlar (sistemler) meydana gelir. Ancak mikroskopla görülebilen bir hücre, çeşitli atölyeleri bulunan muazzam bir fabrika gibidir. İnsan aklı bugüne kadar bu fabrikanın ancak birkaç makinasını görebilmiştir. Bir hücrenin genişliği ortalama 0.02 mm’dir. Bir kesme şeker içinde 250 milyon hücre yaşayabilir. Bir insan vücûdunda ortalama 30 trilyon hücre vardır. Bu hücrelerin çalışabilmesi gerek insanda, gerekse dış âlemde binlerce uygun şartların bulunmasına bağlıdır.

Bunlardan biri bozulursa, insan vücûdu çalışamaz durur. Allahü teâlâ, bu sayısız düzenleri yaratarak beden makinasını otomatik olarak çalıştırmaktadır. Ruh, bu makinanın elektrik kuvveti gibidir. Bir motorda ufak bir ârıza olunca cereyan kesildiği gibi, insan vücûdunun içindeki ve dışındaki yapı ve düzenlerde hâsıl olacak bir ârıza da, rûhun bedenden ayrılmasına sebep olur ve insan ölür. Dünyâda hiçbir makina süresiz çalışmayıp, aşınarak, yıpranarak çürüğe ayrılır. Bu genel kânundur. Vücut makinası da bu kânuna uyarak, yıpranarak çürüğe ayrılır.

İnsan bedeninin yapısında bulunan maddeler, topraktan, sudan ve havadan gelmektedir. Canlıların ihtiyaç maddeleri bu üç kaynaktan hâsıl olur. İnsan çürüyünce, hâsıl olan maddeler, yine bu üç yere dağılır. Vücûdun ortalama % 64’ü sudur; % 20’si protein, % 10’u yağ, % 5’i mâdenî tuzlar, % 1’i karbonhidratlardan ibârettir.

Eşref-i mahlûk olarak yaratılan insanoğlunun vücûdu, sayısız odalardan meydana gelmiş muazzam bir binâ gibidir. Bu muazzam binâda çeşitli fabrikalar vardır.
Vücut binâsında bir gıdâ deposu, alarm tertibâtı, kalorifer tesisleri, işitme cihâzları, hazır kuvvet, askerî üsler, radarlar, odalar arasında mu’azzam yollar, modern taşıma vâsıtaları, yemekhâneler, kanalizasyon şebekeleri, rasathâneler, çöpçüler, kabristan gibi lüzumlu her teşkilât mevcuttur.

Vücûdumuzda, bizim haberimiz bile olmadan bir ömür boyu muntazaman cereyan eden öyle hâdiseler, işler vardır ki, bunlar, bugün geliştirilen en modern cihazların yapabildiği işlerle mukâyese dahi edilemez. Meselâ vücuttaki taşımacılık işleri, dolaşım sistemi tarafından yapılmakta, dağıtım ve ulaştırma işleri o kadar mükemmel yürütülmektedir ki, vücut içinde ulaşmadığı bir nokta kalmaz. Gâyet intizamlı ve uyum içinde çalışırlar. Dolaşım sisteminin merkezi kalptir. Kalbin muntazam çalışmasıyla kan, damarlar vâsıtasıyle en ücrâ köşelere kadar ulaşır.
Vücûttaki kanın, hücrelerde lüzumlu gıdâ maddelerini sağlamak, gıdâların enerji hâline gelmesine yarayan oksijeni hücrelere sevk etmek, vücûda dışarıdan girmeye çalışan düşmanlara, hastalık mikroplarına karşı vücûdu korumak, hücrelerde biriken kirli artıkları çeşitli kanallarla dışarı atmak, vücut ısısını ayarlamak gibi çeşitli vazîfeleri vardır. Kalbin pompaladığı kan atardamarlar vâsıtasıyle vücûda dağılır ve kılcal damarlarla dokulara kadar ulaşır.

Böylece kandaki besin ve oksijen lüzûmu kadar dokulara verilmiş olur. Burada besin maddesi “Oksijen” tarafından yakılır. Açığa çıkan enerjiyle vücut makinası çalışır. Bu yanmanın hâsıl ettiği sıcaklık 37°C’dir. Buna karşılık hücrelerde biriken “Artık maddeler” ve “Karbondioksit” toplardamarlarla dışarı atılır. Bu işler muntazaman olmazsa, hücreler gıdâsız ve oksijensiz kalır, hücre faaliyeti neticesinde meydana gelen artık maddeler dışarı atılamaz, her yer çöplük hâlini alır. Görüldüğü gibi herhangi bir sistemdeki bir ârıza birçok rahatsızlıklara sebep olmaktadır.

Vücûda alınan gıdâların enerji hâline gelebilmesi için yakılması gerekir. Bunun için lüzûmlu olan oksijenin alınıp hücrelerdeki “yanma” hâdisesinden sonra karbondioksidin atılması lâzımdır. Oksijen, teneffüs edilen hava ile alınır. Teneffüsle alınan oksijen temiz olmalıdır. Hava burundan girerken, “filtre” vazîfesini gören kıllar vardır.

Akciğerde kanın temizlenmesi için vazîfe gören hava, dışarı çıkarken de nefes borusundaki telleri titreştirmek sûretiyle “Ses”in teşekkülünü temin eder. İçeri giren temiz hava ile dışarı çıkan hava karşılaştıkları hâlde birbirini kirletmiyor ve birbirleri ile karışmıyor.

İnsan vücûdu aynı zamanda muazzam bir laboratuardır. Yalnız nefes alıp vermek bile, muazzam bir kimyevî hâdisedir. Havadan alınan oksijen vücutta yakıldıktan sonra, karbondioksit hâlinde dışarı atılmaktadır. Vücûdun mikrop ve gazlara karşı mühim kapısı, nefes yollarıdır. Ağız ve burun boşluğunu ciğerlere birleştiren 15 santimetrelik hava borusu (trake)nun yukarı ucu gırtlak (hançere)tır. Burada hava borusu ses iplikleri vâsıtasıyla daralmış, bir ince yarık hâline gelmiştir. Toz, balık kılçığı ve tahriş edici gazların tesiriyle kendiliğinden kapanır. İnsan arzu etse de, klor, amonyak ve diğer zehirli gazları teneffüs edemez. Hava borusu göğüs boşluğunda, yarım milimetre inceliğinde, 25 milyon kadar ince kollara ayrılır. Her son kolun ucu kese gibi şişkindir. Bu hava kesecikleri, kollar ucunda üzüm salkımına benzer. Bu hava keseciklerinin hepsine “Akciğer” denir. Akciğerde, kalpten gelen kan damarları da kollara ayrılır. Ayrıla ayrıla nihâyet ciğerde 400 milyon kapiller meydana gelir. Bu kapiller, hava keseciklerini sarar. Gaz basıncından dolayı, kandaki karbondioksit (CO2)in fazlası, hava kesesine ve kesedeki oksijen de kapillere, yâni kana geçer. Bu gaz mübâdelesi bir sâniyede vukû bulur. Bir insanın akciğerlerinden dakikada yatarken 8, otururken 16, yürürken 24, koşarken 50 litre hava geçer.

Kalp, hiç durmadan işleyen muazzam bir pompadır. Vücut fabrikasının çalışma merkezidir. Kalbin kasılması, yumruk sıkmak gibi, basit bir sıkışma değildir. Kanın hareketi istikâmetinde giderek kalbin ucunda nihâyetlenen bir titreşim dalgası şeklindedir. Sâniyenin altıda biri kadar süren bir aralıkla tekerrür eder. Bu tekerrürler, kalp faaliyetinin nizam ve ahengidir. Her organ, her makina gibi kalp de dinlenmeye ihtiyâç gösterir. Kalp, çalışırken dinlenecek şekilde yaratılmıştır. Her kasılıp gevşedikten sora sâniyenin altıda biri kadar istirahate geçer. Kalbimiz, günde 100.000 defâ çarpar; 100.000 defâ, bir sâniyenin altıda biri kadar zaman istirâhat eder. Yâni günde beş saate yakın dinlenir. Ortalama bir insan ömrü altmış sene kabul edilirse, böyle bir insanın kalbi, 12 sene kadar istirâhatte kalır. Kalp, her çarpışında 100 cm3 kan çekerek, günde damarlara 10.000 litre kan gönderir. Buna göre kalp, her darbesinde, bir kilo ağırlığı yarım metreye kaldıracak kadar iş yapmaktadır. Bir insan, kendi kalbinin kuvvetiyle işlemekte olan bir asansörle, bir saatte yerden bir apartmanın beşinci katına çıkabilecektir. Yani insan kalbi 1/375 beygir kuvvetinde bir motordur. Parmaklar, diğer kolun başparmak hizâsına konursa, nabız atması duyulur. Nabız atması, bize kalbin çarpmasını gösterir.
Nabzın dakikadaki adedi vücûdun kan ihtiyacına tâbidir. İnsanda ortalama dakikada 75’tir. Birkaç aylık çocuk kalbi büyüklerinkinin iki misli çarpar. Kalp, bir otomobil gibi olmayıp, bir elektron motoru gibidir. Kanda erimiş tuzlardan biri olan potasyum atomu radyoaktiftir. Bir insanda toplam otuz gram potasyum vardır. Hergün bir milyar elektron neşreder. Kalbin giriş kapısında bir sinir makinası vardır. Bu makina tıpkı bayram yerlerinde çocukların atış tecrübelerinde, mermi hedefe isâbet edince, hedef olan cisimde hareket meydana geldiği gibi, bir elektron isâbetiyle, kalbi harekete getirir.

Kalpten çıkan kan, damarlarla, vücûdun her tarafına dağılır. Bu damarlar çok sağlamdır. Kalbe bağlı epher damarı (aort), yirmi atmosfer basınca mukâvemet eder. Lokomotifler, 10-16 atmosferlik buhar tazyikiyle işlediğinden, yanmaktan korunabildiği taktirde bu damarlarla lokomotif boruları yapılabilecektir. Damarlar, kalpten uzaklaştıkça dallara ayrılır. Yâni incelir. En ince damarlara şa’rî damar (kapiller) denir. Kapiller bir kıldan elli defa daha incedir. İğne kalınlığındaki bir et parçasında bin kapiller vardır. Bir insanda, elli kilo adale bulunduğuna göre, kapiller adedi kolay hesap edilebilir. Her kapiller, ortalama yarım milimetre uzunluğundadır. İnsandaki bütün kapiller uçuca konursa, dünyâyı dört defâ saracak bir boru elde edilir. Her birinin ağız genişliği yanyana getirilirse 60.000 m2 bir satıh meydana gelir. Aorttan ve bütün kapillerden aynı zamanda geçen kan miktarı eşittir. Çünkü, aorttaki kan birkaç metre süratle aktığı hâlde etrafta sürat azalarak, kapillerde hemen hemen sıfır olur. Kan, yarım milimetre uzunluğundaki kapillerden bir sâniyede geçer. Bu bir sâniye içinde gaz mübâdelesi vukû bulur. Kan, kalp içinden 1,5 sâniyede geçer. 5-7 sâniyede ciğerleri dolaşır. Beyni 5 sâniyede, elleri, ayakları 18 sâniyede dolaşır. Bir kan hücresi, yirmi dört saatte, 3000 defâ kalpten vücûda gönderilir. İş esnâsında veya ateşli hastalıklarda, kalbin çarpma kuvveti azalınca, kan sürati iki misline kadar artar.

Bir insanda beş-altı litre kan bulunur. Kanının üçte biri giden kimse tehlikesiz yaşayabilir. Kan suyuna plazma denir. Plazma içinde alyuvarlar (eritrosit; hemati) ve akyuvarlar (lökosit) yüzer. Bundan başka fibrinojen denilen azotlu bir madde, erimiş hâlde bulunur. Kesilen yerden çıkan kandaki fibrinojen, iplikler hâlinde pıhtılaşır. Bu pıhtıya fibrin denir. Fibrin, kan akmasını durdurur. Fibrin çökelirken, kandaki alyuvarlar da, pıhtı içine çökelir. Bir milimetreküp kanda, 5 milyon hemati vardır. Alyuvarlar oksijen nakli ile görevlidir. Bu alyuvarlar kemik iliğinden hâsıl olur. Otuz-kırk gün çalıştıktan sonra, ihtiyar olurlar. İhtiyar eritrositleri, dalak, kandan alarak öldürür. Lökositler, kanın polis memurları gibidir. Sağlam bir insanın bir milimetreküp kanında 6000 ile 8000 arası lökosit vardır. Vücûda mikrop girince sayıları artar. Vücûda girmeyi başaran düşman mikroplarını zararsız hâle getirirler. Hastalık mikroplarının zehirli ve öldürücü tesirlerine karşı, imhâ edici salgılarla vücûda mukâvemet kazandırırlar. Bir damla kandaki lökosit sayısından, vücutta mikrop kavgası olup olmadığı anlaşılır.
Akyuvarlar da kemik iliğinden meydana gelir. Bunların lenfosit denilen çeşitleri, lenfa bezlerinde hâsıl olur. Hastalığın cinsine göre lökosit ve lenfosit artışları başka başkadır. Bir yarada bulunan irin, akyuvar ölülerinin yığınıdır. Bunlar mikrop savaşında ölmüştür. İçinde akyuvar bulunup, alyuvar bulunmadığı için sarı renk alan lenf sistemi, vücûda giren mikropları lenf düğümlerinde tutarak zararsız hâle getirir. Lenf düğümleri akyuvar îmâl eder. Ayrıca ikinci bir bakteri hücûmuna karşı koymasına yardımcı olan bâzı proteinler îmâl eder. Aynı zamanda sindirilen yağları toplar, damarlara ulaştırır. Kanda bunun gibi çeşitli hayâtî faaliyetler cereyan etmekte, kimyevî hâdiseler vukû bulmaktadır.

Kanın içinde al ve akyuvarlardan başka kanın pıhtılaşmasında görev alan “trombositler” de mevcuttur. Bir milimetreküp kanda 200.000-300.000 kadar “trombosit” denen, çok küçük tânecikler vardır. Bunlar da kemik iliğinde hâsıl olur. Trombositler kan çıkan yerde yığılarak, kanın pıhtılaşmasını kolaylaştırır. Kanın ömrü 102 gündür. Yâni 102 gün sonra, insanın kanı tamâmen değişir.

Sindirim sistemi, sanki bir fabrikadır. Ağızla alınan yiyecek ve içecekler, mîde ve barsaklarda parçalanıp öğütüldükten sonra vücûda faydalı kısmı ince barsaklarda süzülerek kana karışır. Gıdâların “posa” kısmı kalın barsak vâsıtasıyle, kan ve hücrelerdeki gıdâ artıkları ve vücûda zararlı maddelerse böbrekler vâsıtasıyle süzülerek dışarı atılır. Bu muazzam işlem, otomatik olarak ve çok düzenli bir şekilde yapılır. Bu iki temizleme vâsıtası olmasaydı, vücût pislik içinde kalır, uzuvlar zehirlenir, üstelik yeni gıdâ alma imkânı da olmazdı.

Vücûdun en büyük bezi olan “karaciğer”, 400’den fazla vazîfesi bulunan bir fabrika, bir erzak deposudur. İnce barsakta emilerek kana karışan “gıdâlar”, “vitaminler” karaciğerde “depo” edilir. İhtiyaç hâlinde, vücûda yarayışlı hâle getirilerek, lâzım olan yerlere gönderilir.

Sindirim sisteminin kapıcısı durumunda olan “dil” ağızdaki lokmaları çevirerek sindirime yardımcı olur, tad alır ve konuşurken telâffuzda kullanılır. Cenâb-ı Hakkın dilde yarattığı husûsiyetlerle gıdâların tadları bilinmekte, zararlı, faydalı ayrılmaktadır. Gıdâların kokuları dildeki tad alma husûsiyetini artırmakta ve “iştah” meydana getirmektedir. Bu iştah sâyesinde gıdâ alma işi külfet değil, bir lezzet olmaktadır.

Organların hareketi “kaslar” sayesinde olmaktadır. Sinirler kasları, kaslar da uzuvları harekete geçirmektedir. Kasılma esnâsında harcanan enerji, kaslarda depo hâlinde bulunan glikozdan temin edilmektedir. Oksijen azaldıkça kasta laktik asit çoğalır. Laktik asitin çoğalması kasın “yorulması” demektir. Dinlenirken aldığımız oksijenin laktik asitle birleşmesinden meydana gelen enerji, kas hücrelerinde depolanır. Ölen kimsenin kaskatı kesilmesi oksijensizlikten, yâni ölüm hâlinde kaslarda fazla miktarda “laktik asit” birikmesindendir.

Dışarıdan gelen darbelere reaksiyon gösteren iskelet kaslarından başka, isteğimiz dışında çalışan “düz kaslar”da vardır. Meselâ mîde ve barsak kasları düz kaslardandır. Kalp kası çizgili kas olmasına rağmen isteğimiz dışında çalışır. Eklem kasları gibi isteğimizle çalışsaydı, ufak bir ihmâl neticesinde kalbimiz duruverirdi. Uyurken çalıştıracak birisine ihtiyâç olurdu.
Habersizce ayağımıza bir diken batsa, vücûdumuzu saran telefon şebekesine benzer sinir sistemi sâyesinde haberdar oluruz. Bu sistem, beyin, omurilik ve sinirlerden meydana geliyor. Beyin, beş duyu faaliyetinin merkezidir. Hâfıza, zekâ, bilgi, düşünme gibi hareketler beyin tarafından idâre edilir. Beyin aynı zamanda uzuvların ve kasların muntazam çalışmasını sağlar. Beynin altındaki omurilik soğanı, solunum, boşaltım, dolaşım gibi hayâtî faaliyetleri idâre eder. Omurilik, refleks hareketleri, iç uzuvların ve salgı bezlerinin faaliyetlerini idâre eder. Bir ikâzın, “nöron” denilen sinir hücreleri tarafından teşekkülü, elektrik akımına benzer. Felç hâlinde sinir sisteminde bozukluk olduğu için, uzuvlar isteğimizle hareket etmez.

Vücuttaki kemikler, en hassas ölçüler içinde irili ufaklı yaratılmıştır. Kemikler, vücûda dayanak sağlar. Çeşitli uzuvları korur, kasların irtibatını sağlar, vücûdun hareketi için lüzûmludur. Otuz üç omurdan meydana gelen omurga, vücûdun ana direğidir. “Omurga” aynı zamanda omuriliğin zedelenmesine mâni olur. Omurilik zedelenirse felç ve sakatlık meydana gelir. Bu bakımdan Allahü teâlâ, onu, üç tabaka sağlam zarlar içinde muhâfaza etmiş, en dışını da kolay kolay tahrip olmayan omurga ile kapatmıştır.

İnsan yürüdükçe birbirine sürten omurların aşınmaması için conta vazîfesini gören “kıkırdaklar” mevcuttur. Vücûdun taşınması gibi mühim bir vazîfesi bulunan kemikler, sağlam olduğu kadar, elâstikiyet sağlayacak şekilde yaratılmıştır.

El, kol, bacak ve parmak gibi kemikler eklemler sâyesinde oynar, hareket eder. Her eklemin hareket kâbiliyeti, o uzvun ihtiyâcı nispetinde yaratılmıştır. Omuz eklemiyle dirsek eklemi aynı değildir.

Vücûdumuzu örten “deri” dokunma, vücut sıcaklığını koruma, vücûdu dış tesirlerden koruma, soğuk ve sıcaktan koruma gibi vazîfeler görmektedir. Deride kıl ve tırnaklar vardır. Sakal, kaş ve saçlar aynı keratin dokusundan meydana geldiği hâlde kaşlar, belli bir boydan fazla uzamazlar. Kirpiklerimiz devamlı uzasaydı görmemiz zorlaşır, her zaman bunları kısaltmak îcâb ederdi. Canlı hücrelerden cansız kıllar meydana getiren Rabbimiz sonsuz hikmet sâhibidir. Eğer bu kıllar canlı olsaydı traş olurken çok acı duyardık. Kezâ, tırnaklarımız da öyledir.
Ayrıca vücutta bulunan “salgı bezleri”nin de birçok fonksiyonları vardır. Vücûdun düzenli çalışamamasından dolayı hastalıklar meydana gelir. Meselâ “hipofiz bezi” kan kaybını önler, büyüme hormonu salgılar, hücrelerin büyümesine ve çoğalmasına tesir eder. Vücûtta su dengesini korur. Düzenli çalışmaz, fazla hormon salgılarsa devlik hastalığı, az salgılarsa cücelik meydana gelir.

İnsan vücûdunda her türlü ve çok karışık formüllü maddeler îmâl eden, türlü türlü kimyevî reaksiyonlar meydana getiren, analiz yapan, tedâvi eden, tasfiye eden, zehirleri yok eden, yaraları tâmir eden, türlü maddeleri süzen, enerji veren tertibat olduğu gibi; mükemmel bir elektrik ağı, manivela tertibatı, elektronik bilgisayar, haber verme tesisatı, optik, ses alma basınç yapma ve ayarlama tertibatı; mikroplarla mücâdele ve onları yok etme sistemi de mevcuttur.

Eskiden Avrupalılar, “Bir insan vücûdunda bol su, biraz kalsiyum, biraz fosfor ve biraz da inorganik ve organik maddeler vardır. Onun için bir insan vücûdunun kıymeti beş-on liradan ibârettir.” derlerdi. Bugün Amerika üniversitelerinde yapılan hesaplar insanın vücûdunda durmadan meydana gelen kıymetli hormon ve enzimlerle birçok organik preparatların en azından milyonlarca dolar kıymetinde olduğunu meydana koymuştur. Bir Amerikalı profesör, “Otomatik olarak, böyle kıymetli maddeleri muntazaman meydana getiren bir tertibat yapmaya kalkacak olursak, dünyâda bulunan bütün paralar, bunu yapmaya kâfi gelmez.” demiştir.

İnsan vücûdu muazzam incelikle ve hassas yaratılmıştır. Bununla birlikte çok sağlamdır. Her türlü iklime dayanır. Açlığa, aşırı üzüntülere ve yorgunluklara karşı da dayanıklıdır.
İnsan bedeni doğumundan îtibâren değişikliğe uğrayarak gelişir. Kırk yaşındaki insanın eti, yağı, derisi, kemikleri başkadır. Çocukluğunda bulunanlar başkadır. Fakat o, hep aynı insandır. Çünkü insan, rûh demektir. Beden değişiyor ise de rûh değişmez. İnsanın parmak izi de hiç değişmez. Hiçbir insanın parmak izi başkasının parmak izine benzemez. Bir insanın parmak uçlarındaki çizgilerin şekli, doğmadan önce, rûh bedene bağlandığı sıralarda teşekkül eder. İnsan ölüp, çürüyünceye kadar hiç değişmez. 5000 yıllık mumyalarda aynen kaldıkları görülmüştür. Parmak ucundaki çizgilerden herbiri, yanyana dizilmiş deliklerden meydana gelmiştir. Her delikçikten ter sızmaktadır. İnsan birşeyi tutunca sızan ter o şey üzerinde çizgilerin şekli gibi yapışıp kalır. Teri boyayan bir ilâç sürülünce, o kimsenin parmak izi, o şey üzerinde görülür.

İnsanda, bütün bu maddî mükemmelliğin yanısıra anlama, düşünme, ezberleme, hatırlama hüküm ve karar verme gibi çok muazzam, mânevî kudretler de bulunur. Bu kudretlerin kıymetini ölçmek, insanlar için imkânsızdır.

Bunlar, Yaratıcının ne kadar büyük, ne kadar kudretli olduğunu göstermektedir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmin birçok yerlerinde; “Sizden evvel gelip geçenlerin hayatlarını, gittikleri yolları ve başlarına gelenleri gözden geçirip, onlardan ders alınız. Yerleri, gökleri, canlıları, cansızları ve kendinizi inceleyiniz! Gördüklerinizin içini, özünü araştırınız. Bütün bunlarda yerleştirmiş olduğum kuvvetimi, kudretimi, büyüklüğümü ve hâkimiyetimi bulunuz, görünüz, anlayınız!” buyuruyor.

Hadîs-i şerîfte de; “Kendini bilen Rabbini bilir.” buyuruldu. O hâlde kendimizi, yaratılış gâyemizi bilmemiz lâzımdır.

Vurgun

Denizin derinliklerinden yüzeye çıkan dalgıçlarda ve çok fazla yükselen havacılarda atmosfer basıncının âniden düşmesine (dekompresyon) bağlı olarak meydana gelen hastalık hâli. Dekompresyon hastalığı veya Caisson hastalığı da denir. Eğer bir dalgıç su altında vücûdunda büyük miktarda azotun çözünebileceği kadar uzun bir zaman kalmışsa ve sonra âniden deniz yüzeyine çıkarsa, hücre içi veya hücre dışı vücut sıvılarında önemli miktarlarda azot kabarcıkları teşekkül eder ve bu da meydana gelen kabarcıkların miktarına göre vücûdun hemen her yerinde küçük veya ciddî hasarlar meydana getirebilir. Bu durum deniz dibinde bir atmosferden fazla bir basınca maruz kaldıktan sonraki dekompresyon (basıncın kalkması) esnâsında olabildiği gibi, benzer şekilde, deniz seviyesinden (1 atmosfer) yukarı doğru 0,5 atmosferlik bir basınca yapılacak çıkışlarda da olabilir.

Dalgıç, denizin derinliklerinde kaldığı müddetçe vücûdunun dışındaki basınç çözünmüş gazları sıvı şekilde tutmaya yetecek bir şekilde bütün vücut dokularını sıkıştırır. Sonra dalgıç âniden deniz yüzeyine çıktığı zaman vücûdun dışındaki basınç sâdece 1 atmosfer olur, bu esnâda vücut sıvılarının içindeki basınç vücûdun dışındaki basınçtan daha fazladır. Bu yüzden çözünmüş durumda bulunan gazlar kaçarak dokuların içlerinde gerçek kabarcıklar meydana getirebilirler.

Eğer vücut sıvılarındaki azot basıncı vücut dışındaki basıncın üç katından daha fazla yükselmemişse “aşırı doygunluk kuralı” azotun önemli miktarlarda kabarcık meydana getirmeyecek şekilde çözünmesine izin verir. Bu sâyede bir dalgıç teorik olarak denizin 22 m derinliğinden (3 atmosfer basınçlı) deniz seviyesine (1 atmosfer) önemli bir kabarcık teşekkülü olmadan ve dekompresyon hastalığı gelişmeden bir anda çıkarılabilir. Fakat güvenlik açısından bir dalgıcın denizden çıkarken bu teorik sınırları zorlamasına nâdiren izin verilir.

Dekompresyon hastalığında; aşırı vücut ağırlığı, uzun süreli basınca mâruz kalma ve eksersiz, olayı arttıran faktörlerdir. Yaşlılık, bitkinlik ve geçmişte geçirilmiş bir hâdise de bilinen menfî faktörler arasındadır. Bu durumlarda muhtemelen gazın dokulardan dış çevreye taşınmasında bir bozukluk vardır. Giderek artan basınçlara düzenli bir şekilde mâruz kalan şahıslar belirgin dekompresyon hastalığına karşı daha az yatkın olurlar. Bu yüksek basınca mâruz kalma sonlandıktan sonra, kazanılan muhite alışma özelliği de kaybolur.

Dekompresyon hastalığının klinik belirtileri gaz kabarcıklarının damar yatakları ve damar dışı bölgelerde birikmesine bağlı olarak çeşitlidir. Bu belirtiler âni dekompresyondan sonraki birkaç dakika ile bir saat içinde görülür. Bununla birlikte nâdiren belirtiler dekompresyondan sonraki 6 saat veya daha fazla zamanda gelişebilir. Kabarcıklar bir bölgeye geçici olarak yerleştikten hemen sonra belirtiler ortaya çıkar; kanlanma bozulur, ağrıya sebep olur veya organın işleyişini bozar. Belirtilerin hafif ve ciddî olarak ayrı ayrı tasnifi hastanın durumuna göre tedâvi plânı yapmayı sağlamaktadır.

Hafif dekompresyon hastalığının açık husûsiyetleri cilt veya lenfatik tutulumudur. Bacak ve kollarda eklemlerin civârına yerleşen ağrı en sık görülen belirtidir. Başlangıçta hasta uyuşma hisseder. Zaman geçtikçe rahatsızlık şiddetlenir ve kuvvetli ağrı kesiciler kullanmak gerekebilir. Ağrılı bölgede ödem olabilir. Ânında basınç odasına alınan hastada ağrı tamâmen geçer veya azalır. Tedâvi edilmeyen ağrı birkaç günde yavaş yavaş azalır. Cilt belirtileri arasında kaşıntı ve morarma olabilir. Hastayı basınç altına almak cilt belirtilerinde çok seri şekilde etkilidir. Tedâvi edilmeyen belirtiler 2-3 gün içinde geriler.

Ciddî dekompresyon hastalığı sinir sistemi veya dolaşım-solunum sisteminin tutulumuyla karakterizedir. Belirtileri çeşitlidir ve önceden tahmin edilemez. Ağır vak’alar şok ve ölümle sonuçlanır. Felçler ihtivâ eden ciddî, kalıcı sinir sistemi arazları meydana gelebilir. Diğer vak’alarda mühim nörolojik arazlar haftalar ve aylar süren bir dönemde dereceli olarak düzelir.
Dolaşım-solunum sistemini tutan dekompresyon hastalığında; göğüste rahatsızlık, öksürük, nefes darlığı olur. Nefes alma esnâsında nefesin tutulması hissî olur. Kabarcıklar akciğer kanlanmasını daha fazla bozacak olursa nefes darlığı tablosunu aşırı akciğer ödemi tâkip eder ki bu da ölüme sebep olabilir.

Bir dalgıç su üstüne yavaşça çıkartılacak olursa çözünmüş azot akciğerlerden dekompresyon hastalığını önleyebilecek bir hızla atılabilir. Eğer bir dalgıç uzun bir süre denizin derinliklerinde kalmışsa saatlerce dekomprese edilmesi gerekebilir. Bir dalgıcın hangi hızla su yüzüne çıkartılacağı ilk olarak indiği derinliğe, ikinci olarak burada kaldığı süreye bağlıdır. Su yüzüne çıkma hızının tâyininde basınçlı hava soluyan dalgıçlar için yapılmış “dekompresyon tabloları” kullanılmaktadır. 100 m derinlikte 20 dk kalmak iki buçuk saatten fazla dekompresyon zamânını gerektirir. Eğer dalgıç yukarı çıkarken saf oksijen soluyacak olursa vücut sıvılarında azotun uzaklaşma hızı önemli ölçüde artacaktır. Böylece deniz yüzeyine çok daha hızlı çıkarılabilecektir.
Dekompresyonda bilhassa aşırı kirli sularda ve hava şartları sebebiyle kullanılan diğer bir metod dalgıcı yüzeye hemen çıkartmak ve çıktıktan sonra 5 dk içinde bir basınç odasına (dekompresyon tankı) yerleştirmektir. Bu odada basınç tekrar uygulanır. Uygun bir dekompresyon tablosu kullanılır.
Yukarıdaki tedbirlere ilâve olarak şokta, sıvının yerine konması, heparin verilmesi gibi destekleyici metodlar faydalıdır.

Vitiligo

Halk arasında ala, baras, ebreş ve albino denilen cilt hastalığı. Derideki pigment (renk) hücrelerinin (melanositlerin) yıkımı ve kaybına bağlı gelişen bir renk bozukluğudur. Derinin rengi gider. Büyük beyaz lekeler olur. Ciddî kozmatik problemlere sebep olabilen beyaz deri lekeleriyle karakterlidir. Beyaz deri hastalıklarından en sık görülenidir. Toplumun % 1 kadarında Vitiligo vardır. En sık 20 yaş civârında görülür. Erkek ve kadında görülme sıklığı aynıdır. Siyah ırkta daha çoktur.

Sebebi kesin olarak bilinmemekle berâber otoimmün, anormal sinir tembihi, melanositlerin kimyevî olarak kendini yakması ve irsî teoriler sebep olarak gösterilmektedir. Bunlardan en bâriz olanı irsî teoridir ki vitiligoluların % 30’unun âilesinde aynı durum vardır.

Vitiligo vak’alarının çoğunda bâzı ilâve hastalıklar bulunur: Trioid bozukluğu, böbrek üstü bezi yetmezliği, şeker hastalığı, halonevüs, permisiyoz anemi gibi.
Vitiligo genellikle iki taraflı ve sıklıkla simetriktir. Keskin kenarlıdır. Bâzan sınırı deriden kabarık ve koyudur. Tipik lekeler, kemik çıkıntıları, vücûdun dışa açılan yerleri (ağız, burun, göz, üreme organları çevresi) ,vücut kıvrımları (kasık ve koltuk altı) ve tazyik altında kalan yerlerdedir. Zamanla açık renklilik yayılır. Ciddî, fizikî ve rûhî stresler lekeleri ortaya çıkarır, büyütür. (Ağır güneş yanığı, cerrâhî müdâhale, gebelik, fenol gibi kimyevî maddeler, iş kaybı gibi.) Kıl follikülleri ve gözdeki pigment hücreleri ise mevcuttur. Ancak lekelerin üstündeki kıllar beyaz olabilir ama genellikle gridir.

Âile hikâyesi ve tipik görünüm teşhis koydurur. Sarışınlarda Wood lâmbası muâyenesi benzer lekelerden ayırır. Biyopsi alınırsa elektron mikroskopisinde pigment hücrelerinin yokluğu görülür. Ayrıca eşlik eden hastalıklar açısından araştırmalar yapılır.

Tedâvi: Repigmentasyon (yeniden renklendirme), Tedâvisi: Vak’aların bir kısmı ağızdan psöralen alıp, 1-2 saat sonra güneş ışığına veya sun’î morötesi ışına tutularak düzelebilir. Bu tedâviyle kıl foliküllerinden yeni pigment meydana gelmektedir.

Depigmentasyon (Renksizleştirme) tedâvisi: Vücûdun yarısından çoğu vitiligolu ise depigmentasyon tedâvisi yapılır. Bunda normal deri sahalarında Hidroginon, Monobenzone Eter Kremi sürerek aradaki pigment hücreleri de harap edilir ve tek bir renk sağlanır.
Bunların dışında kozmetiklerle boyayarak lekeler örtülebilir.

Vitaminler

Vücuttaki biyolojik olayların normal olmasına, insan ve hayvanın dengeli gelişmesine sebep olan uzvî (organik) maddeler. Vitaminler vücûdun yapı taşı ve enerji verici olmamakla birlikte sağlıklı bir hayat için mutlaka besinler vâsıtasıyle dışardan alınmalıdır.

Vitamin kelimesi, sıhhata sebep olan amin mânâsında olup, ilk defâ 1911 senesinde C. Funk adlı bir kimyâcı tarafından kullanıldı. Vitamin isminin kullanılmasından asırlar önce, protein, karbonhidrat, lipid, mâdenler ve su dışında henüz belirlenmemiş bâzı kimyâsal maddelerin de normal beslenme için gerekli olduğu bilinmekteydi. Meselâ, aylarca denizlerde gezen gemiciler limon ve sebze yemediklerinden skorbüt hastalığına yakalanmışlar ve bunun tedâvisinin de limon yemekle mümkün olduğu anlaşılmıştır. Çünkü limonda C vitamini bulunmaktadır. Diğer taraftan, yalnız kabuğu soyulmuş pirinçle beslenen insanlarda beriberi hastalığının meydana geldiği ve bu hastalığın pirinç kabuğu ile tedâvi edildiği bilinmekteydi. Vitamin eksikliğinin sebep olduğu hastalıklara “Avitaminoz” veya “Hipovitaminoz” denir.

Bugün ülkemizde, belirli vitamin eksikliklerine seyrek rastlanmaktadır. Böyle eksiklikler görülen kimselerde ya alkolizm gibi çok kötü alışkanlıklar veya sindirim bozukluğu bulunmaktadır. Teknoloji bakımından ileri ülkelerde meydana gelen egoizm (bencillik) ve metaryalizm (maddecilik) hastalığı yaşlanan kimselerin tek başına yaşamasına sebep olmaktadır. Böyle yaşlı kimseler de, tek yönlü hazır yemeklerle beslendiklerinden, vitamin eksikliği görülmektedir. Ayrıca bol miktarda bira ve şarap tüketen bu ülkelerin insanlarında vitamin eksikliğinin olması çok tabiîdir. Çünkü, alkol ince barsaktaki emilimi bozmaktadır. Bu da birçok bakımdan vitamin alamama olayıdır. Bugünkü tıp kat’i olarak alkolün, B2 B6 ve B12 vitaminlerinin alınmasına mâni olduğunu ortaya koymuştur. Bunların eksikliğinin nelere sebep olduğu B2, B6, B12 vitaminleri kısmında geniş olarak anlatılmaktadır.

Ayrıca büyük şehirlerdeki yerleşim bozukluğu, insanların güneş ışını almasına mâni olduğundan D vitamini eksikliği ortaya çıkmaktadır. Afrika ve Güney Asya insanlarında hâlen şaşılacak derecede vitamin eksikliği bulunmaktadır.

Bütün vitaminler ya oldukları gibi veya provitamin (vitaminin önmaddesi) şeklinde bitkiler tarafından sentez (basit maddelerden meydana getirme) edilirler. Provitaminler, vücutta vitamin hâline dönüştürülür. Bu dönüşme ya vücûdun kendi gücüyle veyâhut dış bir kuvvet vâsıtasıyla olur. Vücut kendine lâzım olan enzim ve hormonları kendisi yaptığı halde vitamini yapamaz. Onun içindir ki vitaminlerin mutlaka dışardan alınması gerekiyor. İncelemeler, metabolizmanın kontrolünde, minerallerle birlikte vitaminlerin, hormon ve enzimlerin birbirlerine bağlı olarak çalıştıklarını göstermektedir. Vitamin etki bakımından hormonlara benzemektedir. Vitaminler az miktarda bütün hücrelerde depolanmaktadır. Bâzıları ise önemli miktarda karaciğerde birikir. Bugün, yaklaşık 20 değişik iyi karekterize edilmiş vitamin bilinmektedir. Fakat bunlardan 14’ünün kat’i olarak gerekliliği ispatlanmıştır. Her vitaminin ara metabolizmada kendine has bir fonksiyonu vardır ki, bu başka bir şeyle karşılanamaz. Ayrıca bâzı vitaminler etkilerinde birbirlerine bağlıdır. Vitaminlerin yapıları aydınlatılmadan önce vitaminleri A, B, C, K gibi büyük harflerle adlandırma alışkanlığı vardı. Bugün de böyle devam etmektedir.

Vitaminler genel olarak et, sebze, meyve ve tahıllardan temin edilir. Sürekli olarak vitamin alınması gerekir. Her şeyi yiyebilen bir insan için vitaminsizlik mesele değildir. Bugün birçok vitaminler sun’î olarak, hayvan ve bitkilerden elde edilmektedir. Eczânelerde ilâç olarak satılmaktadır. Vitaminler, suda ve yağda çözünen vitaminler şeklinde tasnif edilmektedir. A, D, E ve K vitaminleri yağda, C ve B vitaminleri suda çözünürler. Vitaminler başlıca üç şekilde analiz edilmektedir: Kimyevî veya fizikokimyevî, biyolojik ve mikrobiyolojik.
Vitaminlerin keşfinden sonra bunları âdetâ her derde devâ gibi aşırı kullanma meselesi ortaya çıkmıştır. Esâsında vitaminin ilme uygun olarak kullanılması gerekir. Fakat ilim, vitamin konusunu hâlen araştırmaktadır. Son zamanlarda, vitaminler araştırmacı tıp adamlarının dikkatini çekmeye başlamış ve eksiklik veya fazlalıkların sebep olduğu olayların dışında, kişilerin günlük aldıkları vitaminlerin değişik miktarlarıyla uzun süredeki sağlık durumları ve sağlık bozuklukları arasındaki münâsebet yeniden büyük bir incelikle araştırılmaya başlanmıştır.
A Vitamini (Retinol): Eski doktorlar gece körlüğünü sığır ciğeriyle tedâvi ederlerdi. Sonra bu hastalık tereyağı, morina balığı karaciğeri yedirilerek tedâvi edildi. 1915’te, ABD’de, sâdece kazein, nişasta ve şekerle beslenen sıçanlardaki gelişme bozukluğunun, morina karaciğerinden elde edilen bir maddeyle giderildiği keşfedildi ve bu maddeye A vitamini denildi. Bu maddeye A vitamini denmesinin sebebi daha önce keşfedilen B vitamininden ayırmak içindi. Bundan sonra, 1920’de, bitkilerde bulunan boyalı madde korotenin A vitamininin başlangıç maddesi olduğu bulundu. Hayvansal besinlerde bulunan etkin A vitamini akseroftol veya retinoldür. A1 vitamini de denir. Kapalı formülü C20 H29 OH dır. Erime noktası 62-64°C olan renksiz kristal bir maddedir. Molekülün bir sikloheksen p-iyonon halkası vardır. Bu halkaya ucunda (-OH) grubu bulunduran 11 karbonlu bir grup bağlanmış olup bir atlamalı 4 tâne çifte bağ vardır. Yağda çözünür suda çözünmez. Yiyeceklerde A vitamini yağlarla esterleşmiş halde bulunabilir. Uzun süre ışıkta kalırsa harap olur. Pişirmekle pek harap olmaz. A vitamininin içinde bulunduğu yağ, bozunur veya ekşirse vitamin de harap olur.

Az ışıkta görebilmek için retinol (A vitamini) gereklidir. Bu vitaminin eksikliği sebebiyle retinada, bir boyalı madde olan rodopsin meydana gelemez. Rodopsin alacakaranlıkta görme olayına sebep olan maddedir.

Eksikliği: A vitamini eksikliğinin erken ve önemli belirtisi gece körlüğüdür. Yine bu vitaminin eksikliğinde epitel hücrelerinin gelişmesi ve farklılaşması bozulur. Deri kepeklenir ve kurur. El, derinin üzerinde gezdirilirse kuru ve pürtüklü bir deri hissedilir. Benzer bozukluklar mukozada da görülür. Bunun sonucu olarak da, mukozada enfekte (iltihâbî) durum ortaya çıkar. Yine aynı durum sindirim kanalı mukozasında da görülür ki bunun sonucu emilim bozukluğu ve ishaller görülür. A vitaminine bağlı ishaller A vitamini verilmesiyle 48 saatte düzelir. A vitamini eksikliği böbrek taşı meydana gelmesine sebep olur. A vitamini eksikliği uzun sürerse kornea bozulabilir, yumuşayabilir ve üzerine de iltihaplanma eklenirse kornea delinir ve körlük meydana gelir. A vitamini eksikliği kemiklerde rezorpsiyonu azaltır ve kalınlaşmaya sebep olur. Bu kalınlaşma sonucu bâzı sinirler sıkıştırılmış olur.

Fazlalığı: A vitamininin ön maddesini ihtivâ eden besinleri çok fazla olan kimselerin derisinde sarılık olur. Göz akında sarılık olmaz. Çünkü vücut bu gıdalarda bulunan karoten’in yeteri kadarını A vitaminine çevirir. Geri kalan kısım da hipokarotene, bu da sarılığa sebep olur (Karaciğerle ilgili sarılıktan farklı sarılık). A vitamininin fazlası zehirleyicidir. Zehirlenme, baş ağrısı, beyin omurilik sıvısının artışı ve şuur bulanması şeklinde kendini gösterir. Daha kronik zehirlenmelerde iştahsızlık, bulantı, bâzan kusmalar, baş ağrısı, görme bozuklukları, saçlarda kalınlaşma ve seyrelme, deride kuru bir kaşıntı görülür. Karaciğer büyür. Bu durum vitaminlere aşırı düşkün olanlarda ve deri hastalıkları sebebiyle aşırı A vitamini alanlarda görülür. Vitamin alınması kesildiğinde iyileşme başlar.

Biyokimyâsal mekanizması: A vitamininin gözdeki biyokimyâsal mekanizması bilindiği halde vücûdun diğer yerlerindeki biyokimyevî mekanizması bilinmemektedir. Ancak bâzı ihtimaller mevcuttur.

Günlük ihtiyaç ve tedâvide kullanılması: A vitamini ihtiyacı yaşa, kadın ve erkek oluşa göre farklıdır. Süt veren kadınların saf olarak ihtiyaç duyduğu A vitamini 1200 mikrogram/gün kadardır. 7 yaşından îtibâren günlük A vitamini ihtiyacı 400-700 mikrogramdır. Anne gerekli şekilde besleniyorsa süt çocuğuna dışardan ilâve A vitamini vermeye gerek yoktur. Normal pişirmeyle A vitamini ve bu vitaminin meydana geldiği karoten pek harap olmaz. Kızartmalarda ikisi de tamâmen bozunur. Güneşte kurutulan yiyeceklerde A vitamini harap olur. Gece körlüğü için üç gün arka arkaya 30 mg (100.000 ünite) verilir. Ağızdan ve enjeksiyon hâlinde verilebilir. Üç gün sonra doz 9 mg düşürülür ve belirtiler yok oluncaya kadar devam eder. Yanıklarda ve deri hastalıklarında kullanılır. Son zamanlarda ağızdan alınan sentetik bir retinoik asit türeviyle ağır ve tedâviye dirençli psoriasislerde çok iyi sonuç alındığı bildirilmektedir.
Kan serumunda A vitamini miktarı düşük olan kimselerin daha sık kansere yakalandığı ve bu vitaminin kişiyi kansere karşı dirençli kıldığı bazı ciddî yayınlarda belirtilmiştir. Sindirim bozukluğu ve yalnız pirinç, buğday, beyaz mısır gibi nişastalı besinlerle beslenen kimselerde A vitamini eksikliği görülmektedir. A vitamini karaciğerde depo edilir ve buradan vücûda dağıtılır. Uygun besinler alan kimsenin karaciğerindeki A vitamini deposu o kimseye aylarca yeter.

Gıdâlarda A vitamini: Bir insanın günlük A vitamini ihtiyacı 1 yumurta, bir litre süt, 25 gr tereyağı ve 100 gr tâze domatesten sağlanabilir. Hayvanlar yeşil ot yiyerek ihtiyaçlarını temin ederler. Aşağıdaki gıdâların her birinin yüz gramındaki A vitamini, retinole eşdeğer olarak mikro gram cinsinden verilmiştir. Balık ve balık yağlarında 45-27.000, tereyağında 800, yumurtada 100, sütte 40, yağlı peynirde 300, sığır-koyun etinde 0,4, dana veya koyun karaciğerinde 5000-10.000, havuçta 2000, yapraklı sebzelerde 600-700, domateste 100, tâze kayısıda 250, muzda 30, sarı patateste 600, sarı şeftâlide 200 mikrogram retinol’e eşdeğer A vitamini bulunmaktadır. Normal patates, koyun, sığır yağı, tahıllar, beyaz etli balıklar, bitkisel yağlar ve şeker A vitamini ihtivâ etmez.

D Vitamini: Yüz yıllarca önce rahitis (raşitizm) denen kemik hastalığı balık yağı ile tedâvi edilirdi. Raşitizm hastalığının, D vitamini eksikliği sebebiyle meydana geldiği 1918 yılında Mellanby adlı bir hekim tarafından tetkikler sonunda bulundu. 1922 yılında D vitamini keşfedildi. Son 20 yıl içinde yapılan çalışmalar, D vitamininin vücuttaki etkileri ve hareket tarzlarını büyük ölçüde aydınlattı.

Özellikleri: Özellikleri birbirine benzeyen D2, D3, D4, D5, D6, D7, şeklinde adlandırılan altı D vitamini elde edilmiştir. D2 vitamini (ergokalsiferol) bitki menşeyli olup, en çok mantar ve mayalarda bulunur. Ergosterol’un morötesi ışınlara mâruz kalmasıyla meydana gelir. Bu arada zehirli maddeler de meydana gelebilir. D2 vitamini tedâvide D3 gibi etkilidir. Ancak tabiatte pek bulunmaz. D3 vitamini (kolekalsiferol) hayvânî yağlarda çok bulunan 7-dehidrokolesterol’un morötesi ışınlara mâruz kalması ile meydana gelen bir tabiî vitamindir. Tabiattaki besinlerin çok azında D vitamini vardır. Vücutta D Vitaminini aktif hâle geçiren güneştir. Çünkü dışardan alınan 7-dehidrokolesterol aynı zamanda vücut tarafından da yapılmaktadır. Îmâl edilen bu madde deri yüzeyine gelir ve bu yüzey güneşe mâruz kalınca D vitamini meydana gelir. Araştırmacılar, yanakların yeteri kadar güneş ışığına mâruz kalması sonucunda vücut için lâzım olan D vitamini meydana geldiğini belirtmektedirler. Sıcak bölgelerdeki insanların esmer veya siyah olması D vitamininin yeterinden fazla meydana gelmesine mâni olur. Fazla D vitamini zehirlenmelere yol açar. Hayvanlarda, sentez edilen D vitamininin ön maddesi tüysüz derilere gider. Meselâ tavukların bacaklarının çıplak kısmında D vitamini meydana gelir. Sentetik D vitaminleri de morötesi ışınlar kullanılarak laboratuvarlarda elde edilmektedir.

D vitamini eksikliği ve fazlalığı: D vitamini eksikliğinden ilk etkilenen sistem kemiklerdir. Kemiğin teşekkülü için lâzım olan kalsiyumun, kemiğin teşekkül ettiği noktaya oturabilmesi için D vitamini gereklidir. D vitamininin buradaki etkisi dolaylıdır. Yine D vitamini eksikliğinin sonucu kanda kalsiyum ve fosfor miktarı azalır. D vitamini eksikliği çocuklarda raşitizm (rahitis) hastalığına sebep olur. Erişkinlerde osteoporoz denilen (kemik yumuşaması) hastalık da D vitamini eksikliğindendir.

D vitamini fazlalığı önemli zararlara sebep olur. Ne kadar fazlasının zararlı olduğunu söylemek zordur. Uzun süre günde 150 mikrogram D vitamini alınırsa zehir etkisi yapabilir. D vitamini fazlalığında kanda kalsiyum fazlalığı olur ve zararlı etkiler buna bağlı olarak gelişir. İlk belirtiler kusma, sık idrar yapma, bulantı ve iştahsızlıktır. Şuur bozulabilir. Kemiklere, böbreklere, damarlara, kalbe ve akciğere kalsiyum oturması ve bu oturmalar öldürücü olabilir.

Sindirimi: İnce barsaktan yağ ile birlikte alınır. Yağ sindirimi bozulunca D vitamini alınması da bozulur. Emilen D vitamini karaciğere gelir ve ilk değişme burada olur. Karaciğer de, D vitamininin 25. karbonuna bir hidroksil kökü eklenir ve bu vitamin, 25-hidroksi kolekalsiferal hâlini alır. Bu madde alfa-2-globülün’e yüklenerek kana geçer. Sonra böbrekte özel bir enzim vâsıtasıyla D vitamininin hakiki aktif şekli meydana gelir ki bu 1,25-dihidroksi D vitaminidir. Bu D vitamini D3 vitamininden en az 10 defâ daha aktiftir. Bu 1,25-dihidroksi şeklindeki D vitamini hormon gibi davranarak, diğer bâzı maddelerle birlikte kalsiyum ve fosfor metabolizmasını ayarlar. 1,25-dihidroksikolekalsiferolün üç ana etkisi vardır: 1) İnce barsaktan kalsiyum sindirimini sağlar. 2) Kalsiyumun kemiklerden kana geçmesini sağlar. 3) İnce barsakta fosforun emilimini sağlar.

Günlük ihtiyaç ve tedâvide kullanılması: D vitaminin günlük ihtiyacı kişinin güneş ışığına mâruz kalışıyla alâkalıdır. Bol güneş alan bir kimse dışardan D vitamini almadan da idâre edebilir. Güneşe mâruz kalmayan çocukların 10, büyüklerin ise 2,5 mikrogram D vitaminine ihtiyaçları vardır. Ancak raşitizm hastalığına yakalanmış çocukların günde 25-125 mikrogram D vitamini alması gerekir. Hastalık belirtileri yok oluncaya kadar devam edilir. Fakat bu arada D vitamininin zehir etkisi gözden uzak tutulmamalıdır. 300.000 ünite D vitamini kalçadan veya ağızdan bir defâda verilmesi pek tavsiye edilmez. D vitaminiyle tedâvide kalsiyumun da alınması gereklidir. Böbrekleri hasta olan raşitizm hastalarına bol kalsiyumla 3-5 mg (120.000-200.000 ünite) D vitamini verilir. Osteoporoz tedâvisindeki dozlar raşitizminkinin aynıdır. Eğer sindirim (emilim) bozukluğu varsa yine D vitamini vermek gerekir. Ilıman ülke olan memleketimizde bilhassa büyük şehirlerde yaşayan çocuklarda ilk dört yaş bitinceye kadar kış aylarında günde 10 mikrogram (400 ünite) D vitamini vermek faydalıdır. Sara ilâçları alan çocukların sürekli D vitamini alması gereklidir.

Bâzı yiyecek maddelerinin 100 gramında bulunan D vitamininin mikrogram cinsinden miktarı şöyledir:
Morina balığı karaciğerinin yağında 210, konserve balıklarda 7 ilâ 10, yumurtada 1,5, tereyağında 0,75, yaz sütünde 0,03, karaciğerde 0,25, ette 0,001 mikrogram. Tabiattaki besinlerin çok azı D vitamini ihtivâ eder. Sâdece bitki besinleriyle beslenen kimseler dışardan D vitamini almamış olurlar. Çünkü tahıl, meyve ve sebzelerde D vitamini yoktur. Otlakta otlanan, yâni güneş gören hayvanların ürünlerinde D vitamini daha çoktur.

E Vitamini (Tokoferol): Kazein, mısır, nişasta, domuz yağı, tereyağı ve maya ile beslenen fârelerin beslenme bakımından iyi olmalarına rağmen, üremedikleri tetkikler sonunda anlaşılmıştır (1923). Meselâ erkekleri kısırlaştılar. Dişileriyse yavrularını düşürdüler. Yukardaki beslenmeye bitkiden elde edilen yağ ilâve edilince fârelerde görülen bozukluğun düzeldiği görüldü. Bu bozukluğun sebebinin E vitamini eksikliği olduğu tespit edildi ve o yıl E vitamini keşfedildi, sentezi yapıldı ve yapısı aydınlatıldı.

Özellikleri: E vitamini yağda çözünen vitaminlerdendir. Bu yüzden hücre zarında bol miktarda bulunur. E vitamininin etkilerini gösteren 8 tokoferol ve tokotrienol vardır. µ tokoferol diğer tokoferoller içinde en etkili olanıdır. µ -tokoferol ve daha çok kullanılan µ- tokoferol asetat hafif sarı, kokusuz, yağımsı berrak ve oldukça yapışkan maddelerdir. Tabiatte bulunan dekstro şekli fizyolojik olarak en etkili izomeridir. Sun’î rasemik µ- tokoferol (DL- µ – tokoferol) ve esteri, tekâbül eden dekstro izomerinin % 70-75 etkisine sâhiptir. ß ve g tokoferoller, µ izomerinin yarısı kadar, d izomeriyse ancak % biri kadar etkilidir. Tokoferoller billuri şekilde elde edilemedi. Oksijensiz ortamda 200°C’ye kadar dayanır. Organik asitlerden 100°C’ye kadar müteessir olmazlar. Alkaliler etki eder. Oksidasyonla biyolojik etkisini hızla kaybeder. Acılaşmış yağda E vitamini bulunmaz. Işık ve bilhassa ultraviyole (morötesi) ışınlara karşı dayanıksızdır. Onun için E vitamini ihtivâ eden gıdâlar güneşe mâruz bırakılmamalıdır. E vitaminininin bâzı oksidasyon ürünleri K vitamini etkisi gösterir. Kızartmalarda E vitamininin % 50-90’ı kayıp olur. Sun’î olarak ağartılmış unlarda E vitaminin bir kısmı harap olmaktadır. E vitamini antioksidan olduğundan yağlara katılarak yağın dayanıklılığı artırılır.

E vitamini eksikliği: E vitamini eksikliği her hayvanda başka etki göstermektedir. Tavşan ve maymunların erkeklerinde kısırlık, hindilerde kanama, maymunlarda hemolitik anemiye vs. sebep olmaktadır. Tabiatta ve besinlerde oldukça bol olan E vitamini eksikliği insanlarda çok az görülür. Erken doğan bebeklerde E vitamini eksikliğine bağlı olarak hemolitik anemi görülür. Sindirim esnâsında yağ alınamadığı zaman E vitamini eksikliği görülür ki, bu da kandaki eritrositlerin ömrünün kısalmasına yol açar. E vitamini eksik olan kimselerin eritrositleri bâzı oksidan maddelere karşı dayanıksızdır. İnsanda E vitamini eksikliğinin zararının ne olduğu tam anlaşılmamıştır.

E vitamini fazlalığı: E vitamininin fazlalığının zararlı olduğuna dâir bir keşif yoktur.
E vitamininin tedâvide kullanılışı: Erken doğan bebeklerdeki hemolitik anemiyi düzeltmek en yaygın kullanım alanıdır. Orak hücreli anemide E vitamininin oraklaşma oranını azalttığı ve hastalığın prognozunu önemli ölçüde düzelttiği gösterilmiştir. Kistik pankreas fibrozu olan çocuklara E vitamini vermek faydalıdır. Yeni doğanın solunum sıkıntısını gidermekte kullanılır. Akdeniz tipi glikoz-6-fosfatdehidrogenaz eksikliği memleketimizde çok sık görülmektedir. Bu hastalara günde 800 (IU) E vitamini verildiğinde üç ay içinde hemolizin azaldığı ve eritrositlerin yaşama müddetinin uzadığı kat’i olarak gösterilmiştir. Bir yıllık tedâvi ise bu hastaların kansızlıklarını önemli ölçüde gidermiş ve krizleri hafif atlatmasını sağlamıştır. Bâzı kaynaklar, E vitamininin vücuttaki serbest köklerin birikmesine mâni olduğunu ve böylece yaşlanmayı geciktirdiğini iddia ediyor. Fakat demir ve C vitamini ise bu serbest kökleri meydana getirerek iltihaplanma ile mücâdeleyi kolaylaştırıyorlar.

Eğer E vitamini yaşlanmayı yavaşlatıyorsa antioksidan olan selenyum, bakır ve B2 vitamininin de bu işi yapması gerekir. E vitamini şeker hastalığındaki dejeneratif değişiklikleri önlemek, devamlı düşükleri tedâvi etmek, sporcuları kuvvetlendirmek, erkek kısırlığını düzeltmek, prostat büyümelerini kontrol altında tutmak için, katarakt meydana gelmesini önlemek, bâzı deri hastalıklarını tedâvi etmek için kullanılmıştır. Fakat bu kullanımın mantıklı bir açıklaması da yoktur.

E vitamini kaynakları: En önemli kaynak tohum yağları (nebâtî) yağlardır. Ekmek ne kadar esmer ise o kadar çok E vitamini ihtivâ eder. Et ve meyvede çok az vardır. Normal yeme ile günde 5-10 mg E vitamini alınır. Amerika’da tavsiye edilen miktar 15 mg/gün olduğu halde Kanada’da 9 mg/gün’dür. Bâzı besinlerin 100 gramında µ- tokoferol miktarı şöyledir: Tereyağda 1,6, margarinde 10,2, sıvı yağlarda 50, tavukta 1,6, yumurtada 10,7, koyun ve sığır etinde 1,7, fasulyede 9, tahılda 45 ve sebzelerde 90 mg’dır.

K Vitamini: Danimarkalı araştırmacı Dam, 1934 yılında civcivleri yağsız gıdâlarla beslediği zaman onlarda C vitaminine bağlı olmayan bir kanama istidadı gördü. Değişik besinlerle beslenince kanama istidadının düzeldiğini gördü. Bu bozukluğu düzelten aktif maddeye K vitamini (Koagulasyon= Pıhtılaşma Vitamini) adını verdi. Bu araştırmacı 1939 yılında bu maddeyi saf olarak da elde etti.

Özellikleri: Tabiî kaynaklarda K1 ve K2 olmak üzere iki çeşit K vitamini vardır. K vitamininin ikisi de bir naftokinondur. K1 vitamini bitkilerde bulunur ve filokinon ve filomenadion şeklinde adlandırılır. K1 vitamininin kimyâda adı, 2-metil-3-fitil-1,4-naftokinondur. Yeşil yapraklarda bulunur. Erime noktası yaklaşık -20°C olan sarı yağımsı bir maddedir. K2 vitamini ise kokuşmuş balık unlarından elde edilmiş olup bir grup menakinonlar ve bakteriler tarafından üretilir. 53,5-54,5°C’de eriyen sarı kristalimsi bir maddedir. Kimyâda 2-metil-3-difarnizel-1,4-naftakinon şeklinde adlandırılır ki bu K2(30) olarak bilinir. Karbon sayısına bağlı olarak K2(35) ve K2(45) vitaminleri de vardır.

K vitaminleri organik çözücülerin çoğunda ve yağda çözünür. Fakat suda çözünmez. K vitamini ısıya dayanıklıdır. Pişirme sırasında kısmen parçalanır. Işığa çok hassastır. K2 vitamininin etkisi K1 vitamininin 2/3’si kadardır. K3 vitamini ise K1 den birkaç defâ daha etkilidir. K vitamininin tesiri naftokinon halkasından ileri gelir.

K vitamini eksikliği: Sağlam bir insanda bu vitamin eksikliği pek görülmez. Çünkü alınan gıdâların pekçoğunda K vitamini olduğu gibi ayrıca barsaktaki bakteriler de K vitamini üretirler. Yeni doğan çocukların barsakları ve beslendikleri anne sütü siteril (mikropsuz) olduğundan bebeklerde K vitamini eksikliği gelişebilir. Anne sütü K vitamini ihtivâ etmediği halde inek sütünde boldur. Bebeklerin barsaklarında bakteriler meydana geldikçe K vitamini eksikliği düzelir. K vitamini eksikliği kanamaya sebep olur. Geniş spektrumlu antibiyotik alanlarda, barsak florası bozulduğundan, K vitamini eksikliği olur. Karaciğer yetersizliği olanlarda, safra yolları tıkanmış olanlarda, K vitamini yetersizliği olduğundan takviye olarak bu vitaminin de verilmesi iyi olur.

K vitamini fazlalığı: K vitamini fazlalığı sonucu aşırı bir kan pıhtılaşması ve tromboza eğilimi meydana geldiği tespit edilmemiştir. K vitamini fazla olarak şırınga edilirse bulantı ve bâzan da kusma görülür. Fazlalığının karaciğerin vazifelerini bozma ihtimali vardır. Emniyetli olması bakımından, özel haller dışında, erişkinlerin günde 10 mg’dan fazla K vitamini kullanmaması iyi olur.

Sindirimi ve tedâvide kullanılması: K vitamini yağda eriyen bir vitamin olduğundan emilmesi için safra ve pankreas özsuyuna ihtiyaç vardır. Yağ sindirimi bozulduğunda K vitamini sindirimi(emilimi) bozulur. K vitamini kana şilomikronlarla girer ve karaciğere gelir. Burada bâzı pıhtılaşmaya sebep olan maddelerin yapımını sağlar. K vitamini karaciğerde pek depolanmaz. Günlük ihtiyacın ne kadar olduğu kat’î belli değildir. Karaciğeri sağlam kimselerde, K vitamini eksikliğine bağlı, protrombin (pıhtılaştırma faktörünün bir cinsi) zamânın uzaması 1 mg K vitamini vermekle düzelir. Kanın pıhtılaşma gücünü azaltan ve çok antibiyotik alanlarda kanama görülebilir ve bu durumda K vitamini vermek gerekir.
Travmalı doğumlarda ve kanama belirtileri gösteren bebeklere K vitamini verilmektedir. Safra yolları tıkanmaları, kronik pankreatit ve pankreas tümörü sebebiyle ameliyat olacaklara üç dört gün süreyle günde 10-20 mg K1 vitamini verilir.

K vitamini kaynakları: K1 vitamini yeşil sebze ve tahıllardan sağlanır. K2 vitamini ise kalın barsakta ürer. Bâzı besinlerin 100 gramındaki K vitamini; inek sütünde 3, peynirde 35, tereyağında 35, yumurtada 10, karaciğerde 90, sığır etinde 15, buğdayda 15, ekmekte 4, sebzelerde 15-600, şeftalide 8, kahvede 38 mg bulunmaktadır. Pirinçte, mısır ve ayçiçeği yağında, çilekte, çayda yoktur.

B1 Vitamini (Tiamin): İlk keşfedilen B vitaminidir. 1926 yılında saf olarak elde edildi. 1890 yılında Hollandalı hekim Eijkman, yıkanmış beyazlatılmış pirinçle tavukları beslediğinde, tavukların bacaklarında felçler, başlarında kasılmalar gördü. Sonra bu tavukları tesâdüfî olarak kabuklu pirinçle beslemek zorunda kaldı ve bu hastalıkların yok olduğunu hayretle gördü. Uzak Doğudaki beriberi hastalığının sebebini kabuğu soyulmuş pirinçlerin çok yenmesine bağladı. Pirincin kabuğunda beriberi hastalığını tedâvi eden maddenin olduğunu söyledi. Bundan sonra, bu madde elde edilmeye çalışıldı. 1936 yılında sun’î olarak elde edildi.

Özellikleri: Suda kolay çözünür. Isıya pek dayanıklı değildir. Asidik ortamda 120°C’ye kadar dayanabilir. Işık ve havadan pek az etkilenir. Pastalara ve hamur işlerine sodyum bikarbonat (kabartmatozu) konursa bu vitamin büyük ölçüde harap olur. Etler tabiî olarak pişirilirken B1 vitamini pek bozulmaz. Besinlerin kurutulması ve depolanması esnâsında pek az kayba uğrar. Unların ağartılmasında yaklaşık % 20 nispetinde kayba uğrar. Renksiz kristalsi bir maddedir. 221°C’de erir. Hafif tuzlu bir tadı ve kendine has ceviz kokusu vardır. Hekzasiyanoferrat gibi uygun yükseltgenler etkisiyle mavi fluorassanslı sarı bir pigment tiokroma’a yükseltgenir.

B1 vitamini eksikliği: B1 vitamini eksikliği, genellikle başka vitamin eksiklikleri ve kalori yetersizliğiyle birlikte görülür. Eskiden olduğu gibi günümüzde B1 vitamini eksikliği yalnız başına görülmemektedir. Özel beslenmeyle insanda B1 vitamini eksikliği meydana getirildiğinde iştahsızlık ve gerginlik (anksiete) hâline benzeyen psişik hastalıklar meydana çıkıyor. Ancak bu durumun tiamin (B1) eksikliğine bağlı olduğu kesin ispatlanmamıştır. Tiamin eksikliği, gıdâ olarak az B1 vitamini alınmasına, mîde-barsak kanalındaki sindirim bozukluğuna ve B1 vitaminine fazla ihtiyaç duyulmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Hafif tiamin eksikliği daha çok kilo alma kaygısıyla beslenme şeklini bozan kadınlarda ve çok fakir olanlarda görülebilir. Bu durumda kişide iştahsızlık, kuvvetsizlik, öğleden sonra artan yorgunluk, rûhî gerginlik, sıkıntı ve kabızlık gibi bozukluklar görülür. Fazla B1 vitamini eksikliği beriberi hastalığına sebep olur. Bu da, yalnız beyaz ekmek ve iyice soyulmuş pirinç yiyenlerde görülür. Günümüzde böyle bir durum yok sayılır.

Dört çeşit beriberi vardır: 1) Bebek beriberisi, 2) Yaş beriberi, 3) Kuru beriberi, 4) Alkolik beriberi. Bugün dünyâda ilk üç beriberiye pek rastlanmaz. Ancak sık olarak alkolik beriberiye rastlanmaktadır. Bir kimse sürekli bir hafta şarap-rakı vs. içse bu hastalığa yakalanabilir.

Sindirimi ve vücuttaki davranışı: Barsak kanalından kolayca sindirilir. Kalın barsakta dahi emilebilir. Vücutta 3-4 günlük B1 vitamini deposu vardır. Aşırı miktarda verilirse, vücut ihtiyacının fazlasını idrar vâsıtasıyla dışarı atar. Tiamin (B1) organizmada pirofosfat asidiyle esterleşmiş olarak bulunur. Bu durumda kokarboksilazdır. Bu koenzim bir mol spesifik protein ve 1 atom Mg ile birleşerek aktif enzimin kendisine veya holo-enzime dönüşür. Bu hâli de karbonhidrat (şeker) metabolizmasını ayarlar. Glikoz yıkımı laktat ve pirüvat seviyesinde duraklar. Kanda, beyinde, çevre sinirlerinde ve diğer dokularda laktat ve pirüvat birikimi olur. Dokuların ve beynin oksijen tüketimini azaltır. Ayrıca tiamin sitrik asit sirküsünde (çemberinde) de rol oynar.
Tedâvide kullanılması: Beriberi tedâvisinde Wernicke ensefalopatisinde hayat kurtarıcıdır. Şarap ve rakı içme sonucu meydana gelen B1 vitamini eksikliğini gidermek için alkolden vazgeçilip uygun gıdâlarla beslenmek gerekir. Bu gıdâlara ek olarak 5 mg B1 vitamini ayrıca diğer vitaminleri de ihtivâ eden haptan günde iki defâ vermek uygundur. Beriberi hastalığında 20 mg B1 vitamini verilir. Alkolik beriberi tedâvisi için ilk işin alkollü içki alımını yasaklamak ve sonra da B1 vitamini vermek gerekir. Ameliyattan sonra ve ağızdan beslenemeyen kimselere ayrıca B1 vitamini de vermek gerekir.

B1 vitamini kaynakları ve günlük ihtiyaç: Beslenmede şeker miktarı ne kadar fazla ise günlük B1 vitamini ihtiyacı da o kadar fazladır. Alkol içmek de bu ihtiyacı önemli ölçüde artırır. Dünyâ Sağlık Teşkilâtı, günlük beslenmenin 1000 kalorisi için, 0,4 mg tiamini (B1) yeterli görmektedir. Genellikle, toplam olarak günde 1 mg tiamin alınması yeterlidir. B1 vitamini bütün hayvan ve bitkilerde bulunur. En bol bulunduğu yer bitki tohumlarıdır. Yine yeşil sebzelerde, et, yumurta ve sütte bol miktarda bulunur. Tereyağı ve bitkilerden elde edilen yağlarda bulunmaz. Rafine şekerde, beyazlatılmış buğday ve mısır unları ve bunlarla yapılmış makarnada hemen hemen hiç bulunmaz. B1 vitamini suda çözündüğü için gıdâların pişirilmesi esnâsında suya geçer. Bu su dökülürse gıdâdaki B1 vitamininin büyük miktarı kaybedilmiş olur. Bâzı gıdâların 100 gramındaki B1 vitamini; işlenmemiş buğdayda 0,4, 70 randımanlı beyaz ekmekte 0,05-0,07 kepekte 2-4, evde hazırlanmış çiğ pirinçte 0,08-0,15, parlatılmış pirinçlerde 0,02-0,4, baklagillerde 0,4, tâze sebze ve meyvelerde 0,02-0,2, koyun etinde 0,16-0,20, sığır etinde 0,08-0,30, balık etinde 0,01-0,1, yumurtada 0,9, inek sütünde 0,04, kuru bira mayasında 6-24 ve malt hülâsasında 2-3 mg bulunmaktadır.

B2 Vitamini (Riboflavin-Laktaflavin): Bu vitamini, Kuhn ve arkadaşları 1933 yılında sütten elde ettiler ve bunun riboflavin olduğunu öne sürdüler. Molekül yapısı bir şeker olan rıbose benzediği için ribo eki, sarı kristal olduğundan flavin (flavuas= sarı) eki alınarak B2 vitaminine riboflavin denildi. 1935 yılında yine aynı araştırmacılar tarafından sentez edildi.
Özellikleri: Yeşil floresans gösteren sarı boyar maddedir. Kristal yapıya sâhiptir. 282°C’de bozunarak erir. Suda çözünür, fakat yağda çözünmez. Hafif kokusu acı bir tadı vardır. Suda çözündüğü için hayvânî ve nebâtî gıdâlardan kolayca çekilebilir. Sulu çözeltilerinde uzun süre ısıtmaya bile dayanıklıdır. Işığa karşı hassastır. Işıkta kalan sütte B2 vitamini azalır.
B2 vitamini eksikliği: Hayvanlarda riboflavin eksikliğinin en göze çarpan sonucu büyümenin durmasıdır. Bunun yanında dermatit, konjonktivit, saç dökülmesi ve üreme gücünde azalma görülür. İnsanlarda yalnız başına B2 vitamini eksikliğini görmek oldukça zor olduğundan eksikliğin insana neler getirdiği söylenemiyor. 1949 yılında insanlar üzerinde yapılan deneyler, B2 vitamini eksikliğinin ağız köşelerinde stomatit hâli, burun-dudak oluğunda kepeklenme, seborreik dermatit, skrotumda deri zedelenmeleri ve gözde korneaya doğru kılcal damarların yürümeleri gibi vak’aların olduğunu gösterdi. B2 vitamini eksikliğinin sebepleri, az miktarda alınma, sindirim bozukluğu, ateş, hipertiroidi, gebelik ve emzirme olabilir. B2 eksikliği aşırı miktarda ise beriberi belirtileri ortaya çıkar. B2 vitamini eksikliği sonucu gözlerde kaşıntı ve yanma, dudak köşelerinde yanma hissi ve deride kepeklenme şeklinde kendini gösterir. B2 vitamini verilince bunlar düzelir. İçki içenlerde B2 vitamini eksikliğine çok sık rastlanır. Fazla alınması, idrar yoluyla atıldığından zarar vermemektedir.

Sindirimi: Barsaklarda sindirilen B2 vitamini organizmada fosfat asidiyle esterleşmiş olarak bulunur. Yine adenil asidiyle birleşmiş olarak bulunan B2 vitamini böyle sarı enzimlerin koenzimlerini meydana getirir.

Yukarıda bahsedilen hafif hastalıklar için günde üç defâ 5 mg riboflavin ağız yoluyla verilir. Beriberi ve pellegra hastalıklarının tedâvisi esnâsında B2 vitamini de verilir.
B2 vitamini kaynakları ve günlük ihtiyaç: Dünyâ Sağlık Teşkilâtına göre günlük alınan 1000 kalori başına 0,55 mg B2 vitamini yeterlidir. Günlük ihtiyaç 1 mg civarındadır. Daha çok alınması gerektiğini ileri sürenler de vardır. B2 vitamini tabiatta çok dağılmış vaziyette bulunur. Hayvan ve bitkilerde vardır.

100 gram hesâbıyla, bira mayasında 1,3-4,0, malt hulâsasında 3,0-4,0, karaciğer-böbrekte 2,0-3,0, buğday kepeği 0,5, buğday 0,1-0,2, mısır 0,15, yulaf 0,15, buğday unu (70 randıman) 0,03, yeşil sebzede 0,1, patateste 0,05, ette 0,1-0,3, balıkta 0,2-0,4, yumurtada 0,3-0,5 mg B2 vitamini bulunmaktadır.

Nikotonik asit (niasin) ve nikotin amid (PP vitamini): Genel olarak daha çok mısır yiyen kimselerde pellegra (pelle= deri, agra= kaba) hastalığı ortaya çıkar. On sekizinci yüzyılda Amerika’da ve Avrupa’da çok görülen bu hastalık 19. asırda Afrika’da çok yayılmaya başladı. Goldberger adlı bir tabip pellegra hastalarına mısır dışında et ve sebze yedirince bu hastalığın tedâvi olduğunu gördü. Böylece bu hastalığın gıdâ eksikliğine dayalı olduğunu ortaya çıkardı 1937 yılında Elvejhem ve arkadaşları köpeklerdeki karadil hastalığını karaciğerden elde edilen nikotinamidle tedâvi ettiler. Aslında nikotinamid, kimyâgerler tarafından 1894 yılında tütünden elde edilen nikotinden elde edilmişti. Zamânımızda pellegra Afrika’da, Pakistan ve Hindistan’ın belli bölgelerinde hâlâ sağlık meselesi olarak durmaktadır.

Özellikleri: Beyaz iğne şeklinde billurdan ibârettir. Su ve alkolde çözünür. Eterde az çözünür. Piridin ß- karboksilli asidin amidi olan nikotinamid 131-132°C’de erir. Niasin maddesi vücutta niasinamid’e dönüşür. Isı ve ışığa dayanıklıdır. Sentezi kolaydır.

Eksikliği: Niasinamit, eksikliği beslenme yetersizliğinden, kanser tümörlerinin meydana gelmesinden, izoniazit tedavisinden ve Hartnup hastalığı gibi sebeplerden olabilir. Az eksiklik, kolay yorulma, kolay sinirlenme, dilde yanma ve kabızlık gibi şikâyetlere yol açar. Çok eksikliği pellegra hastalığına sebep olur. Alkoliklerde bu vitaminin eksikliği çok sık görülür.
Sindirimi: Barsak kanalından kolayca sindirilir. Nikotinik asit vücutta nikotinamid şeklinde bulunur. Barsakta da bir miktar nikotinamid meydana gelmektedir. Deposu çok azdır. Vücutta dokuların çoğunda bulunur. Nikotinamid, NAD (nikotinamid adenin dinükleotid) ve NADP (nikotinamid adenin dinükleotid fosfat-TPN) nin yapılarına girer. Böylece, hücrelerin, oksijeni kullanabilmesi için gerekli solunum enzimlerinin işlemesini sağlar. Nikotinik asit, primer ve sekonder pellegranın ve Hartnup hastalığının tedavisinde ana tedâvi maddesidir. Bu vitamin yüksek dozda (miktarda) verilirse geçici damar açıcı etkisinden dolayı yüzde, boyunda ve avuç içlerinde yanma ve iğnelenme hisleri olabilir. Doğrudan nikotinik asidin amidi verilirse bu da görülmez. Pellegra için dört saatte bir 100 mg verilir. Nikotinik asit damar açıcılığı sebebiyle arter yetersizliklerinde kullanılmıştır. Hiperlipemi de günde 4 defâ 250 mg ile başlanarak iki üç hafta içinde doz günde üç defâ birer grama yükseltilir. Yan etki olarak derideki kaşıntı ve mîde şikâyetleri olabilir. Karaciğer için zararlı etki ve kanda ürik asit seviyesinde artış olabilir.
Günlük ihtiyaç ve kaynakları: 1967 de FAO ve WHOortak komisyonu günlük beslenmenin 1000 kalorisi başına 6,6 mg nikotinik asit veya muadili triptofan ihtivâ etmesi gerektiğini belirtmiştir. Günlük ihtiyaç 10-14 mg nikotinamid veya 600 mg civarında triptofandır.

Nikotinik asit, besinlerde mevcut olan triptofan amino asitten vücutta sentez edilebilir. 60 mg triptofandan 1 mg nikotinik asit sentez edilir. Besinlerdeki nikotinik asidin bir kısmı mısırda olduğu gibi bağlı halde olup, vitamin değeri yoktur. Mısırda niastein şeklinde bağlı bulunan bu vitamin, pişirmeden önce sodalı su ile muâmele edilirse serbest hâle geçer ve vitamin etkisini gösterir. Kızgın külde pişirilen mısır kebabında nikotinik asit serbest hâle geçer ve faydalı olur. Tahıllarda epeyce nikotinik asit bulunduğu halde bağlı olduğu için biyolojik değeri yoktur.
100 gram hesabıyla besinlerdeki nikotinik asit-nikotinamid miktarı; böbrek-karaciğerde 7-17, ette 3-6, balıkta 2-6, bira mayasında 30-50, buğdayda 4-5, baklagillerde 1,5-3,0, fındık ve cevizde 1-2 az terbiyeli pirinçte 2-4, kurutulmuş meyvede 0,5-4 mg’dır.

B6 Vitamini (Piridoksin-Adermin): 1936 yılında keşfedildi ve hemen sentezi de gerçekleştirildi.
Özellikleri: Pridoksin, piridoksal ve piridoksamin maddelerinin herbiri bir B6 vitaminidir. Bu üç madde vücutta birbirine dönüşebilir ve biyolojik olarak birbirine eşdeğerdirler. Piridoksin, 1938 yılında Kuhn tarafından mayada bulunmuş ve sentez edilmiştir. Piridoksinin sentetik paraparatları hidroklorür bileşiği hâlindedir. Bu bileşik beyaz, kokusuz, billûri ve tuzlumsu tadı olan bir maddedir. 204-208°C’de bozunarak erir. Suda kolay, alkolde güç çözünür. Eterde çözünmez. Isıya ve bazlara dayanıklıdır. Sulu çözeltisi ışığa karşı hassastır ve ışıkta bozunur. Yemeklerin pişirilmesi esnâsında harap olmaz ise de kızartmada bozunur. Piyasada satılan piridoksin hidroklorürdür.

Eksikliği: Maymunda, köpekte, sıçanda ve domuzda özel besleme ile B6 vitamini eksikliği meydana getirildiğinde her birinin bu eksikliğe verdiği cevap farklı olmuştur. Maymunlarda ateroskleroz’a (atardamarının iç kısmının kireçlenmesi), köpeklerde sara nöbetlerine, sıçanlarda deri hastalıklarına ve domuzlarda mikrositer anemiye (kan alyuvarlarında çap ufalmasına) sebep olmaktadır. İnsanlarda eksikliği pek yaygın değildir. Ancak, INH (tüberküloz ilâcı), hidralazin (tansiyon düşürücü) penisilamin (Bâzı siroz cinslerinin ilâcı) ve östrojenler (kadın cinsiyet hormonu) gibi ilâçlar B6 vitaminini yok edici özelliğe sâhip olduğundan, bu ilâçları alanlarda B6 vitamini eksikliği görülür. Bunun sonucu olarak periferik nevritler (bir nevi sinir hastalığı) ortaya çıkar. Ağız yoluyla alınan gebelikten korunma hapları (östrojen) sinir sistemini bozuyor ki bunun sebebi B6 vitaminini bu ilâcın yok etmesindendir. İnsanlarda B6 vitamini eksikliğinin nelere sebep olduğu hâlen kat’i olarak bilinmediği halde B6 vitamini birçok hastalıkların tedavisine sebep olmaktadır.

Sindirimi: B6 vitamini en çok jejunumdan (onikiparmak barsağından sonra gelen ince barsak bölümü) emilir. Deriden dahi emilir. Barsak bakterileri tarafından sentez edilip edilmediği belli değildir. Vücutta piridoksal fosfat şeklinde bâzı transaminaz ve dekarbaksilazların koenzimi olarak bulunur. Vücuttaki bu aktif hali kısaca PLF şeklinde gösterilir ki 60 kadar enzimin işlemesine sebep olur. Bu enzimlerin çoğu protein metabolizması ile ilgilidir.

B6 vitaminini yok edici özelliklerdeki ilâçları kullananlara günde 3 defâ 10 mg B6 vitamini vermek lâzımdır. Konvülsiyon nöbetlerinde günde 2 mg verilir. Demir eksik olmadığı halde hipokrom sideroblastik anemiye yakalanan büyüklere yüksek dozda B6 vitamini verilirse bu hastalık tedâvi olabilmektedir. Bâzan bulantı ve kusmaya iyi gelmektedir. Parkinson hastalarının kullandığı Levodopanın meydana getirdiği distoniye, hidrazin zehirlenmelerine B6 vitamini iyi gelmektedir. Bâzı gebelik diabetlerinin, B6 vitamini vermekle düzeldiği bildirilmiştir.
Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Büyüklerde günlük ihtiyaç 2-3 mg, bebeklerde ise 0,3 mg kadardır. Sırf anne sütünden 0,1 mg sağlanabilir. Onun için bebeklere ilâve olarak vermekte fayda vardır. Gebelikte ihtiyaç artar ve en az 4 mg gereklidir. Bitkilerde ve hayvanlarda yaygın olarak bulunur. Karaciğer, fıstık ve tahıllar zengin kaynaklardır. Bitkisel ve hayvansal yağlarda, mısır ununda, şekerde ve alkollü içkilerde bulunmaz. 100 gram hesabıyla bâzı gıdâlarda bulunan B6 vitamini: Dana karaciğerinde 840, dana böbreğinde 360, dana etinde 140-160, koyun etinde 270, balıklarda 200-400, piliçlerde 300-600, yumurtada 110, beyaz peynirde, kaşar peynirinde 38, beyaz ekmekte 40, siyah ekmekte 180, pirinçte 170, bulgurda 244, sebze ve meyvelerde 30-500, kavrulmuş fıstıkta 400 mikrogramdır.

Pantotenik asit: B grubu vitaminlerinden biridir. Tabiatta çok yaygın olarak bulunur. (Pentoten= Heryerde demektir.) 1940 yılında sentez edilmiştir. Açık sarımsı yağımsı bir maddedir. Butirik asidin beta alanin’e bağlanmış hâlidir. Piyasada kalsiyum pentotenat şeklinde satılır ki, bu tuz suda kolaylıkla çözünür. Tam nötr olan ortamda ısıya dayanıklıdır. Kalsiyum tuzu ısı ve havaya dayanıklıdır.

Eksikliği: Eksikliğinde sıçanlarda büyüme durmakta, kıllar ağarmakta ve böbrek üstü kapsüllerinde kanamalar olmaktadır. İnsanlarda saf eksikliği pek görülmez. İnsanlarda özel beslenmeyle bu vitamin eksikliği meydana getirildiğinde, topuklarda ağrı ve yanmalar, sindirim şikâyetleri, halsizlik ve şahsiyet değişikliği dikkati çekmiştir. Yaşlı kimselerin kanında pantotenik asit miktarı azalmaktadır. Bu vitaminin eksikliği hayvanların kıllarını ağarttığı halde, insan saçının beyazlığını yok etmekte faydası yoktur.
Sindirimi: Suda çözündüğü için barsaklarda kolayca emilmektedir. Vücutta Adenozin difosfat (ADP) ile birlikte koenzim A’yı meydana getirir. Bu koenzim de vücutta pekçok biyokimyâsal reaksiyonların meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Alkolik nöropatilerin ve yanık tedâvisinde merhem olarak kullanılır. Fazlası ishal yapabilir.
Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Günlük ihtiyacın 6-10 mg olduğu tahmin edilmektedir. Normal beslenmeyle bu miktar kolaylıkla sağlanır. Karaciğer, böbrek, yumurta sarısı, mayalar, buğday, kepek ve bâzı sebzeler önemli kaynaklardır. Şeker, tereyağı, mısır nişastası, makarna ve margarin, alkollü içkilerde, kola ve gazozlarda bu vitamin yoktur. Et, donduktan sonra eritilirken altından damlayan suyu ile birlikte bütün pantotenik asidini kaybeder.

B12 Vitamini: Permisiöz hastalığının tedâvisinde tıp 1926 yılına kadar âciz kalmıştı. Bu yılda, Minot ve Murphy bu hastalığın tedâvisinde karaciğerin kullanılabileceğini gösterdiler. Daha sonra Casttle, etin mîde suyu ile birlikte yedirilmesinin bu hastalığı daha çok düzeltebileceğini gösterdi. Sonra karaciğer ekstralarının şırıngası ile daha iyi sonuç alındı. Bunun üzerine etkili madde araştırması hızlandı ve 1948 de B12 denilen vitamin izole edildi. 20 mg renkli kristal B12 vitamini elde etmek için bir ton tâze karaciğer kullanıldı. Bu bileşik % 4 nispetinde kobalt mâdeni ihtivâ etmekteydi. Onun için bu maddeye siyanokobaltamin adı verildi. 1955’te molekül yapısı aydınlatıldı.

Özellikleri: B12 vitamini 300°C’de eriyen kırmızı billurdur. Saf madde nötr çözeltide ısıya dayanıklıdır. Alkali ve asidik çözeltilerde ısıya dayanıklı değildir. Saf olmayan B12 vitamini ısıya daha dayanıklıdır. Billuru % 12 su ihtivâ eder ve 25°C’de % 1,25 çözünürler.

Eksikliği: Az alımına bağlı eksiklik pek seyrek gibidir. Hayvânî gıdâ almayan Vejetaryen ve Hintlilerde görülmüştür. B12 vitamininin eksikliği sonucu Pernisioz anemi denilen hastalık belirir. B12 vitamini eksikliği beslenmeden dolayı olabileceği gibi, bu vitaminin sindirimine yardımcı olan glikoprotein tabiatındaki bir vâsıtanın eksikliğinden de olabilir. Çeşitli barsak hastalıkları da B12 vitamininin emilmesine mâni olmaktadır. Bâzı ilâçlar ve bilhassa alkollü içkiler (bira, şarap, rakı vs.) B12 vitamininin sindirilmesine mâni olur. B12 vitamini eksikliği, kansızlığa ve buna bağlı olarak sinir sistemi bozukluğuna sebep olmaktadır. Eritrositlerin yaşama müddeti 120 günün altına düşmektedir. Renk iyice solar, dil kırmızı olur ve papillaları silinmiş ve bâzan ağrılıdır. Sinir sisteminde değişiklik olur.

Sindirimi: İleum (ince barsakların son bölümü) un distal (aşağı) kısımlarından emilir. Emilmenin olabilmesi için mîdede salgılanan glikoprotein lâzımdır. Pernisiöz anemide B12 vitamini sindirimi ortadan kalktığı için birkaç mg gibi yüksek dozlar vermek gerekir. B12 vitamini vücutta bütün hücreler için gereklidir. Hücrenin bu vitamine olan ihtiyacı, hücrenin çoğalma hızı ile orantılıdır. Mesela mîde barsak kanalının sık sık yenilenen hücreleri B12 vitaminine çok muhtaçtır. Bâzı sinir lifleri çok yenilendiği için bunların da B12 vitaminine ihtiyaçları vardır. Sinir liflerinde miyelinin yapılması, korunması ve DNA, yâni gen yapımı için de B12 vitamini gereklidir.

B12 vitamini pernisiöz kansızlık tedâvisinde kullanılır. Başlangıçta haftada iki defâ 1 mg şırınga edilir. Kansızlık düzeldikten sonra 6 haftada bir 1 mg şırınga etmek kâfidir. Bu tedâvi ömür boyu devam etmelidir. Gıdâî veya sindirim sistemi bozukluğuna dayalı eksikliklerde, B12 vitaminini haftada iki defâ 1 mg şırınga etmek kâfidir. Alkoliklerde B12 vitaminini diğer vitaminlerle birlikte vermek ve en önemlisi her çeşit alkollü içki almasına mâni olmak gerekir. Aşırı tütün içenlerin aldığı fazla siyanürü yok etmek için de B12 vitamini kullanılır.
Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Günlük B12 vitamininin 3 mikrogram alınması tavsiye edilmektedir. İyi bir beslenme ile günde 3 ilâ 35 mikrogram B12 vitamini almak mümkündür. Bitkisel besinlerde bulunmaz. İnsanın kalın barsağındaki bakteriler tarafından B12 vitamini meydana getirilir. Lâkin burada B12 vitamininin emilmemesi gerekir. Fakat tamamen bitki menşeli gıdâlarla beslenen Veceteryanlarda B12 vitamini eksikliğinin görülmemesi ise ilgi çekici bir olaydır. En bol, karaciğer, böbrek, yürek, et, balık ve yumurtada bulunur. Besinlerde hidroksikobalamin, metilkobalamin ve adenozil-kobalamin şeklinde bulunabilir. Bunlar barsakta birbirlerine dönebilir ve hepsinin biyolojik değeri aynıdır.
100 Gram B12 (mikrogram)
Sütte 0,3
Peynirde 1,5
Yumurtada 1,7
Ette 1,6
Karaciğer (kuzu) 84
Karaciğer (sığır) 110
Beyaz balık 2
Folik asit (Folat-polisin): B grubundan bir vitamindir. Yeşil yapraklarda yaygın olarak bulunduğundan bu ad verilmiştir. Çünkü Lâtincede folum yaprak mânâsındadır. Mitchell ve arkadaşları bu vitamini 1941 yılında ıspanak yapraklarında keşfettiler.

Özellikleri: Kimyâca adı pteroil glutamik asit (PGA)tır. Bc faktörü de denir. Bu madde suda mızrak şeklinde kristallenen portakal sarısı renginde bir katıdır Isıtılmakla erimez, fakat 250°C’de esmerleşerek bozunur. Serbest asit hâlinde az, fakat sodyum tuzu hâlinde suda çok çözünür. Bazik ve nötr çözeltilerinde ısıya pek dayanıklı değildir.

Eksikliği: Eksikliği sonucu megaloblastik kansızlık meydana getirir. Tropikal bölgelerde çok rastlanır. Bu eksikliğin başlıca sebebi protein-kalori eksikliğine dayanmaktadır. Normal beslenen insanlarda ancak sindirim bozukluğunda ve gebelikte görülebilir. Sarada kullanılan ilâçlar verilirken de bu vitaminin verilmesi gerekir. Bâzı antibiyotikler (Meselâ Trimetoprim + Sulfamid kombinonyonları) bu vitamini yok edebilmektedir. Bira, şarap, rakı vs. içen kimselerde bu vitamin eksikliği oldukça sık görülmektedir.

Sindirimi: Bu vitamin, ince barsak epitelinde bulunan bir karbonksipeptidaz enziminin yardımıyla, besinlerde bulunan poliglutamil şeklindeki folatlar parçalanarak serbest folat şeklinde ince barsakların üst kısımlarından emilir. Bu arada bâzı değişikliğe uğrayarak kanda metil tetrahidrofolat şeklinde bulunur. Karaciğerde de bu şekilde depo edilir. Bu depo 5 mg kadardır. Barsakta da ayrıca bir miktar üretilir. Bir karbon atomlu köklerin, moleküller arasındaki geçişlerinde önemli rol oynar. Bâzı amino asitlerden aldığı köklerin pürin ve pirimidin sentezinde kullanılır. DNA’nın sentezinde vazife alır. Bu vazifeyi yapabilmesi için bu vitaminin 5,10- metiltetrahidrofolat hâlinde olması gerekir. Bu geçiş ise B12 yokluğunda mümkün olmaz. Buna göre megaloblastik kansızlığa, B12’nin, dolaylı olarak tesiri vardır.

Folik asit, megaloblastik kansızlığın tedâvisinde günde 5-10 mg vererek kullanılır. Tedâviye demir de katmak gereklidir. Çocuklara koruyucu olarak 0,5 mg bu vitaminden verenler vardır. Keçi sütü bu vitamin bakımından fakirdir. Bu sütle beslenen çocuklara bu vitamin de ilâve edilmelidir. Sara hastalarına bu vitaminin B12 ile birlikte gerektiği zaman verilmesi uygun olur.
Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Bu vitaminden günlük olarak serbest folat üzerinden 200, toplam folat üzerinden ise 300 mikrograma ihtiyaç vardır. Günde 100 mikrogram olanlarda bile eksiklik görülmemektedir. Gebelikte ihtiyaç % 50 kadar artar. Bu vitamin nebâtî ve hayvânî gıdâların bir çoğunda bulunur.
100 Gram Gıdâdaki Folat Miktarı
Gıdâ Serbest (mg) Toplam (mg)
Karaciğer – 140
Böbrek 60 80
Pişmiş karaciğer – 40-80
Sığır eti 4 7
Koyun-tavuk eti 3 6
Ispanak 170 200
Marul 20 20
Esmer ekmek 15 50
Beyaz ekmek 8 30
Yumurta 10 20
Pişmiş yumurta 2 5
Portakal 13 24
Muz 10 20
Elma-üzüm 3 6
Biotin (H vitamini): B vitaminleri grubu ile alâkası olan bu vitamin çiğ yumurta akının fazla yenmesi sonucu meydana gelen bâzı cilt hastalıklarının tedâvisine sebep olabilmektedir. Çünkü yumurta akındaki avidin maddesi biotini bağlamakta ve böylece deri hastalığına sebep olmaktadır. Bu vitamine deri mânâsına gelen Haut kelimesinden H vitamini denmiştir. 1943’te sentez edilmiştir.

Özellikleri: Maya hücresinin ve bâzı diğer mikroorganizmaların normal üremesi için gerekli sebepler bios adı altında toplanmıştır.
Görüldüğü gibi H vitamini de bu gruptandır. Kimyâca adı 2-keto-3,4 -imidazolin-2 tetrahidrotiyofen-n- valerik asittir. Saf H vitamini 230-232°C’de erir. Renksiz iğne billurlar hâlindedir. Suda ve alkolde az çözünür, eter ve asetonda çözünmez Asit olduğu için alkalilerde iyi çözünür. Isıya dayanıklı fakat hava oksijenine ve ışığa karşı hassastır.

Eksikliği: Tabiatta yaygın olan bu vitaminin çok az miktarda eksikliği bile etkisini gösterir. Memelilerin barsaklarında bu vitamin üretildiğinden eksikliğine pek rastlanmaz. Bütün vitaminler tam olduğu halde dahi, bu vitaminin eksikliği yorgunluk, iştahsızlık, depresyon, nöropati, kansızlık, deride pullanmaya sebep olmaktadır. Genel olarak büyüklerde bu vitamin eksikliğine pek az rastlanır. Bunlar da yumurta akı ve kırmızı şarap içenlerdir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde bu vitamin eksikliğine bağlı olarak kepeklenme görülür. Bebeklerde Leiner hastalığı bâzan biotin tedâvisine cevap vermektedir.

Barsak çeperinden emilen bu vitamin eğer avidin ile bileşik hâline geçerse barsaktan emilmeden dışarı atılır. Emilen bu vitamin vücutta önemli biyokimyâsal olaylara katılır. Karbondioksidin organik maddelere katılmasını ve bu maddelerden alınmasını sağlar. Çeşitli reaksiyonlardan sonra meydana getirdiği maddeler vâsıtasıyla yağ asitlerinin ve proteinin metabolizmasında önemli rol oynar.

Biotin tabiatta çok dağılmış, maya ve birçok hayvan ürünlerinde suda çözünmeyen bileşik hâlinde bulunur. Yeşil sebze ve bitkilerde serbest, yâni suda çözünebilir haldedir.
İnozit (İnozitol): Sıçanlarda özel beslenme ile meydana getirilen kıl dökülmesinin inozitol verilmesiyle düzeldiği görülmüştür. İnsan dokularının çoğunda bulunur. Vücuttaki hareket tarzı kati olarak tespit edilememiş durumdadır. İnozitlerden dokuz stereoizomer mümkün olup, bunlardan yedisi optikce inaktif mezo şekilleri, ikisi optikçe aktif (D-ve L-inozit) antipodlardır. Optikçe inaktif olan myo-inozit en iyi bilinen etkili maddedir. Bu da bâzılarınca B grubu vitaminlerinden sayılmaktadır. Hücre kültürlerinde, insan hücreleri büyümek ve çoğalmak için inozitole muhtaçtır. Şeker hastalarında idrarla inozitol itrahı artar. Bunun sonucu olarak da şeker hastasında inozitole bağlı aksaklıklar görülebilir. Tabiatta çok yaygın olan bu vitamin eksikliğine normal olarak rastlanmaz. Beyin dokusunda, bakteriler ve soya fasulyesinde bulunan bâzı fosfolipidlerin bünyesine girer. Besinlerde inozit, serbest halde, fitinasit ve fitin şeklinde bulunur. Tâze meyvelerde, birçok sebzede ve çimlenmiş buğdayda bol miktarda vardır. Tâze portakalda ağırlığının % 0.2’si kadar bu vitaminden vardır.

Kolin: Trimetillenmiş etanolamindir. Kolin renksiz, yapışkan, bazik özellikte ve çok nem çekicidir. Asitlerle kolayca tuz yapar, su ve alkolde çözünür. Karaciğerin yağlanmasını önleyen sebep olarak bilinir. Bunun eksikliğiyle kolesterol esterleri karaciğerde birikir ve yağlı karaciğer bozulması husûle gelir. Kolin, organizmada başlıca lesitin sentezi (Karaciğerde meydana gelen yağ asitleri normal olarak lesitin şeklinde kana verilir.), metil verici olarak ve önemli bir hormon olan asetil kolin sentezi için kullanılır. Kolini birçok ilim adamı vitamin saymaktadır. Kolin dokularda az miktarda serbest olarak bulunur. Çoğu fosfolipidlerin yapısına girmiştir.

Kolin eksikliği hayvanlarda gelişme gecikmesi ve insanlarda karaciğer sirozuna sebep olabilir. Bunu önlemek için en önemli kolin olan Lipotrop maddeler denilen bileşikler verilir. Alkolikler de kolin parçalanması olduğundan siroz meydana gelmektedir. Bunaklık tedâvisinde kolin kullanma denemelerine başlanmıştır. Kolin yumurta sarısında, sakatatta, et, tahıl ve soya fasulyesinde bolca bulunur. Beyaz peynirde bol bulunan metionin amino asidi de vücutta koline çevrildiğinden, beyaz peynir de kolin kaynağı sayılır.

Biyoflavonoidler (P vitamini): Kapiller kanamalarına limon suyunun iyi geldiği 1936 yılında keşfedildi. Bu sebeple P vitamini denildi. Limon suyundan çıkarılan ve doku geçirgenliğine etkili olan bu faktörün, flavonon türevleri hesperidin ve eriodiktrin glikozidlerinin bir karışımı olduğu anlaşıldı. Aynı özelliğe karabuğdaydan elde edilen rutinin de sâhip olduğu anlaşılınca P vitamini terimi kullanılmamakta ve bu maddelere biyoflavonoidler ve P (permeabilite) faktörü denilmektedir. En saf olarak elde edileni hasperidindir. C vitamini emilimini kolaylaştırdığı ve kılcal geçirgenliğinin normal sınırlarda kalmasını sağladığı düşünülmektedir. Daha çok, ilâç gibi kullanılmaktadır. İtiyadi düşüklerde, düşüklüklerde, gözdibi ve çeşitli sebeplere bağlı kapiller kanamalarda tedâvi maksadıyla denenmiştir. Faydalı etkileri görülmemiştir. Son zamanlarda katarakttan koruduğuna dâir haberler verilmektedir. Biyoflavonoidler bâzı maddelerin 100 gramında şu şekildedir: Limonda 500, portakalda 490, gül yaprağında 240-680, cevizde 100, lahanada 60-100, domateste 60-70, bezelyede 40-80, maydanozda 130 ve elmada 60 miligram.

Karnitin: Fraenkel, araştırmaları sonunda et kurdunun büyüyebilmesi için bir faktöre (sebebe) ihtiyacı olduğunu ve sonra da bunun karnitin denilen bir madde olduğunu buldu. Bu maddeye B-1 vitamini dedi. Karnitin, insan ve hayvan bünyelerinde meydana gelir. Bu madde kaslarda ve birçok dokularda bulunur. Bu madde yağ metabolizması ile yakından alâkalıdır. Yakın zamanlarda eksikliği ve meydana getirdiği hastalıklardan sözedilmeye başlandı. Âilevî hipertrigliseridemi’lerde karnitin tedâvisiyle etkili olarak trigliserid seviyesini düşürmek mümkün olmaktadır. Kolesterol seviyesine etkisi yoktur. ABD’de bir âilenin 5 çocuğundan dördünde endokardial fibroelastoz mevcuttu. İşte bu çocukların kan ve dokularında fazlaca karnitin eksikliği tâyin edildi. Bunlardan üçü öldü, dördüncüsü karnitin tedâvisine tâbi tutuldu ve çocuk yaşadı. Üstelik kalp fonksiyonlarında da önemli ölçüde düzelme görüldü. Vitamin olup olmadığı münâkaşa edilmektedir.

C Vitamini (Askorbik asit): 1500 yıllarından sonra uzun seferlere çıkan Avrupalı denizcilerde skorbüt hastalığı görülmüş ve bu yüzden çoğu ölmüştür. Bilgisizce beslenmeden ileri gelen bu hastalığın tedâvisini Avrupalılar 1753 yılında yapabildiler.

J.Kind Lind, skorbütlü 12 hastayı gruplara ayırarak her bir grubu çeşitli gıdâlarla besledi. Limon ve portakal suyu verdiği hastaların hızla iyileştiğini gördü. Bundan sonra uzun seferlere çıkan denizciler uğradıkları limanlardan yeşil sebze ve limon ve meyveler alarak yollarına devam ettiler ve bunun sonucu olarak da skorbüte rastlanmadı. On dokuzuncu asırda, hızlı sanâyileşme ve ekonomik dengesizlik ve bunun sonucu olarak sefâlet Avrupa’da yine skorbüt hastalığının ortaya çıkmasına sebep oldu. Çünkü beslenme zayıflamıştı. Bunun üzerine tekrar deneyler ve araştırmalar başladı. Holst ve Frönchlich 1907’de tesâdüf eseri deney hayvanı olarak kobay seçtiler. Eğer başka bir hayvan seçselerdi sonuca varamazlardı. Çünkü kobay da insan gibi C vitaminini kendisi sentez edemeyen mahlûklardandı. Bu araştırmacılar bâzı denemelerde kobaylarda skorbüte benzer hastalık meydana getirebildiler. 1932 yılında ABD’den Glen King skorbüte sebep olan C vitamini denen faktörün askorbik asit olduğunu buldu. Askorbik asitse limondan ve böbrek üstü kapsüllerinden 1928 yılında elde edilmişti. Fakat elde eden bunun C vitamini olduğunu düşünememişti.

Özellikleri: Kapalı formülü C6H8O6 olup, molekül ağırlığı 176’dır. 190-192°C’de bozunarak erir. Tadı limon gibi ekşidir. Optikçe aktif olup, suda spesifik çevirmesi (µ)D20= 23°dir. Alkolde ve suda çözünür. Yağda ve birçok organik çözücüde çözünmez. Endiol grubuna sâhip olduğu için kuvvetli indirgendir. Kolayca yükseltgenebilir ve bunun sonucu teşekkül eden dehidroaskorbik asit gene kolayca indirgenebilir. Bundan dolayıdır ki dehidroaskorbik asit (C6H6O6) de C vitamini vazifesini görür. Kuru halde oldukça dayanıklı, ışıkta yavaş yavaş esmerleşir. Asitli çözeltileri dayanıklıdır. Oksijensiz ortamda ısıya dayanıklıdır. Eser miktardaki bakır ve gümüş çabuk parçalanmasına sebep olur. Pişirilen besinlerde C vitamini azalır. Zedelenerek kesilen meyvelerdeki C vitamini hemen bozulmaya başlar. Teneke kutularda saklanan, meyve sularındaki C vitamini, plastik şişelere nispetle çok daha iyi korunmaktadır.
Eksikliği: İnsan, kobay ve maymun dışındaki hayvan ve bitkiler C vitaminini kendileri sentez eder. Bu yüzden, insanların bu vitamini dışardan almaları gerekir. Kandaki C vitamini miktarı 0,1 mg/dl olduğu zaman skorbüt denilen hastalık meydana gelir Az eksikliğinde skorbüt ortaya çıkmadan önce halsizlik, kemik ağrıları, enfeksiyonlara eğilim ve gözden geçen belirtileri olabilir. Skorbüt başladığı zaman deride peteşi ve eskimoz tarzında kanamalar, diş etlerinde şişme ve kanamalar, idrar ve mîde barsak kanalında kanamalar meydana gelir. Deri kaba ve kuru bir hal alır. Kemik büyümesi durur ve kemik mineralini kaybeder. Çocuklarda C vitamini eksikliğinde dişlerde dentin hâsıl olmadığı için dentin gözenekli sünger gibi bir hal alır ve dişler dökülür. Demir emilmesi bozulduğundan kansızlığa sebep olur. Ateş olabilir ve iltihaplanmaya meyil artar ve yaralar iyileşmez. İyi beslenen annenin sütünde yeteri kadar C vitamini olur. Fakat süt ve mama ile beslenen çocuklarda C vitamini eksikliği görülebilir. Bunun sonucu bebek skorbütü gelişebilir. Skorbüt öldürücü bir hastalıktır.

Sindirimi: İnce barsaktan kolaylıkla emilir. Günde 75 mg C vitamini verilen kimselerin kanında 1 mg/dl C vitamini bulunmuştur. C vitamini organizmada başta böbrek üstü bezleri olmak üzere birçok doku ve organlarda yoğun olarak bulunur. Beyin, dalak, pankreas, böbrek, karaciğer, kalp kasları ve göz merceği C vitaminince zengindir.

Karaciğer C vitamini depo eder. C vitamini idrarla atılır. Eğer kandaki seviyesi 1,4 mg/dl civârında olursa, idrarda bulunan C vitamini böbrek tarafından emilir. C vitamini güçlü bir indirgeyicidir. Canlılardaki önemli rolü de bu özelliğinden gelmektedir. Koenzim görevi almaz. Destek dokusunun esas maddesi olan kollagen proteinin meydana gelişinde lâzım olan hidroksiprolin’in prolinden yapılabilmesi için C vitamini gereklidir. Burada C vitamini elektron nakil vazifesini yüklenmektedir. Trizoni amino asidin metabolizmasında gereklidir. Böbreküstü bezlerinde steroid hormonların üretilmesinde ve salınmasında C vitamini bol miktarda tüketilir. Bu hormon üzüntü ve sıkıntılarda çok salgılandığından bu sırada C vitamini çok lâzımdır. C vitamini barsak kanalında üç değerlikli demiri, iki değerlikli hâle indirgeyerek kana demir geçmesini kolaylaştırır. Besinlerde folik asidin dayanıklılığını arttırır. E vitamininin, antioksidan vazifesini yapmasında, yardımcı olur. Antioksidan özelliğe sâhip olan C vitamininin, nitritlerin sebep olduğu kanseri önlediği bildirilmiştir.

C vitamini skorbüt hastalığında âcil bir tedâvidir. Yalnız yaşayanlarda, bebeğiyle ilgilenmeyen âilelerin bebeklerinde, bira, şarap gibi alkollü içkileri kullananlarda görülen bu hastalık memleketimizde görülmemektedir.

Bebeklere ikinci haftanın sonunda günde bir çay kaşığı portakal suyu vermek iyi olur. Bu günlük miktar her hafta bir çay kaşığı arttırılır. Skorbüt için günde 4 defâ 250 mg C vitaminini ağızdan bir hafta vermek yeterlidir. Çocuk skorbütleri için günde 150-200 mg C vitamini yeterlidir. İyileşmeyen yaralar ve ameliyat sonrası birkaç gün C vitamini vermek gerekir. Ülser tedâvisinde kullanılan H2 Reseptör Antagonish denilen Cimetidin, Ranitidin, Famotidin gibi ilâçlar uzun süre kullanılırsa, mîde salgılamasını durdurduğundan mîdede kanser yapan nitritlerin belirme ihtimâli vardır. Bu açıdan bu hastaların antioksidan olarak C vitamini almaları gerekir. Soğuk algınlığı, grip ve anjin gibi hastalıklarda günde bir gram C vitamini tavsiye edilmektedir. Fakat bunun nasıl bir etkisinin olduğu kat’i olarak bilinmemektedir. İlim adamlarının genel kanaati, nezle, grip ve anjin salgınında, önceden alınan C vitamininin, vücûdun bunlara karşı dirençli olmasına sebep olduğu yönündedir. Bu maksatla günde 500-1000 mg C vitamini verilebilir. Yalnız C vitamini alımını birden kesmemek gerekir. Bâzı araştırmacılar tarafından, Streptokokun sebep olduğu akut eklem romatizmasının C vitaminiyle belli ölçülerde önlendiği ileri sürülmektedir. Fazlaca alınan C vitamininin ateroskleroza ve iskemik kalp hastalığına karşı koruyucu etkisinin olduğunu gösteren bâzı çalışmalar vardır. C vitamininin kanserden koruması günümüzün münâkaşa konusudur. A, E ve C vitaminlerinin kanserden koruduğuna dâir oldukça çok sayıda yayınlar yapılmaktadır. Kanser yapıcı nitritlere karşı C vitamininin hayvanı koruduğu tecrübelerle ortaya konmuştur. İnsanda, bilhassa meme kanserinde tedâvi maksadıyla kullanıldığında iyi sonuçlar alındığı ileri sürülmektedir. Yüksek dozdaki C vitamininin kansere iyi geldiği tam ispatlanamamış durumdadır. C vitamini eksikliği îtiyâdi düşüklüğe sebep oluyorsa C vitamini vermek gerekir. Mani-depresyon hastalarına yüksek dozdaki C vitamininin faydalı olduğu savunulmuştur. Tedâvi maksadıyla uzun süre ve çok miktarda C vitamini alınması böbrekte kalsiyum oksalatın çökmesine, yâni kalsiyum oksalat terkipli böbrek kum ve taşlarının teşekkülüne yol açabilir.
Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Birleşmiş Milletler FAOve WHO teşkilâtlarının ortak komisyonunun günlük miktar olarak tavsiyeleri şöyledir:

12 yaşının altında 20 mg
13 yaş ve daha büyükler 30 mg
Hâmile kadınlar 50 mg
Emziren kadınlar 50 mg

Bütün tâze meyve ve suları (özellikle limon, greyfrut, portakal, mandalina, kuşburnu) C vitaminince en zengin kaynaklardır. İçlerindeki C vitamini miktarı, yetiştiği yere göre hattâ ağaçtan ağaca değişmektedir. Yeşil yapraklı sebzeler de oldukça iyi kaynaklardır. Pişirilirken önemli miktarda kaybolur. Bu yüzden tâze ve çiğ olarak yenilenlerden istifade etmek daha kolaydır (maydanoz, tâze ve kuru soğan, marul gibi). Pişirilecek tâze sebzeler, iyice kaynatılarak oksijenini kaybetmiş suya birden atılarak haşlanırsa C vitamininin % 50’si korunabilir. Beklemiş sebze ve meyveler C vitaminlerini önemli ölçüde kaybetmiş olur. Gıdâların kesilen yüzeyleri hava ile temas ettikçe C vitaminini kaybederler. Sebzeleri doğradıktan sonra yıkamak C vitamini kaybına sebep olur.

Virus

Bakteri süzgeçlerinden geçen, bakteri vasatlarında üremeyen, biyolojik karakteri kesin olarak bilinmeyen, soğuk algınlığından öldürücü hastalıklara kadar birçok arazın âmili olan mikroorganizma; bulaşıcı hastalıklara yol açan mikrop. Bunlar 10 ilâ 400 nm (nanometre) büyüklüğündedir.

Virüslerin varlığı 19. asrın sonlarına doğru Cöffler ve Frosch tarafından ispatlandı. 1899’da M.W. Beijerinck, hastalıklı tütün yapraklarında “tütün mozayik virüsü”nü tespit etti. Daha sonraki yıllarda ultralsantrifüj, kültürler ve elektronmikroskop kullanılarak virüsler üzerindeki bilgiler artırıldı. 1933’te elektronmikroskobun keşfiyle virüsün yapısı hakkında kesin görüntüler elde edildi. Araştırmalar neticesi, virüslerin belli sıcaklıklarda bâzı canlı dokular üzerinde üreyebildiği ve bunun için en uygun usûlün aşılanmış tavuk yumurtalarında olduğu tespit edildi.

Virüsler, tek nükleik asit zincirinin (RNA veya DNA) etrâfını saran protein kılıflı ve bâzan yapılarında embranöz zarf bulundurabilen yapılardır. Virüs bünyesinde, normal hücrelerde bulunan büyüme ve üremeyle alâkalı kısımlar yoktur. Canlı organizmalarda bulunan diğer özelliklerin birçoğu bunlarda olmamasına rağmen, üreyebildikleri için canlıdır, denilebiliyor. Virüsler, asalak olarak yaşadığı hücrelerden temin ettikleri ham maddelerle yapılarındaki proteinleri meydana getirirler. Hücre içinde kendilerine has olan nükleik asit zinciri (RNA veya DNA) içine girerek yerlerini alırlar. Böylece hücre metabolizmasını etkilerler. Yaptıkları hasar şâyet büyükse, hücre ölür. Virüs ise kılıflanarak tekrar üremeye devam eder. Bir kısmı da atipik dev hücreler şekline dönüşür.

Virüslerin metabolizma, genetik yapı ve üremeleriyle ilgili son bilgiler bilim adamlarının genetik mühendisliği ve moleküler bilgi sahasındaki araştırmalarına ışık tutmuştur. Küçük bir bakterinin ortalama çapının 1500 nm, tipik bir hayvan hücresinin ortalama 100.000 nm olduğu kabul edilirse virüslerin 10-400 nm olan çaplarının ne kadar küçük olduğu ortaya çıkacaktır.
Virüslerin en sık rastlanan iki şekli vardır. Bunlar: Icosahedral virüsler, çubuk şeklindeki virüslerdir.

Icosahedral virüsler 20 üçgen yüz, 12 köşe ve 30 kenardan meydana gelen düzgün bir polihedrondur. Bunların nükleik asitleri iç kısımda bir öz (kor) meydana getirir. Kor etrâfında (cabsid) manto bulunur. Bu manto da capsomer denilen alt birimlerden meydana gelir. Kor ile manto birlikte nükleocapsiti meydana getirir. Icosahedral virüsler kabaca kürevî görünümdedirler. Bu grubun en meşhur üyesi adenovirüslerdir.

Çubuk şekilli virüslerde, manto proteinlerinin alt birimleri, çubuğun ekseninde sarmal bir biçimde dizilmişlerdir. Sarmalın komşu uçları arasında nükleik asitler sıkışmıştır. Capsomerler, nükleik asidi çevrelerler. 300 nm uzunlukta ve 18 nm çapındaki “Tütün mozaik virüsü” bu gruba misâl teşkil edebilir.

Ayrıca karmaşık yapılı bakterileri tutan virüsler de mevcuttur. Elektronmikroskopla incelenebilen bu virüsler yanında, bâzı Poxvirüsler ışık mikroskobu ile gözlenebilir pozisyondadır.
Virüs hastalıklarının, âmillerinin adlandırılması ve tasnifi bunların ilk defa görüldüğü, tetkik edildiği, identifiye edildiği memleketin veya bu araştırmayı yapan bilginin adı, tabiî enfeksiyonu, klinik, patolojik, epidemiyolojik belirtilerine göre yapılır.

Virüsler insanlarda hafif soğuk algınlığından tutun da kuduz, sarı humma gibi bâzı öldürücü hastalıklara, hattâ bir takım kanser çeşitlerine bile sebep olabilirler. Bir takım virüs gruplarının sebep oldukları hastalıkların sıralanışı:

Adenovirüsler: Solunum sistemi hastalıkları.
Herpes virüsler: Uçuk, gözde keratit, zona, rahim kanseri (muhtemelen), Burkit lenfoma (küçük kız çocuklarında).
Poxumus: Suçiçeği.
Pücarnovirüs: Çocuk felci, üst solunum yolu hastalıkları, soğuk algınlığı.
Mixovirüs: Grip.
Paramyxovirüs: Kabakulak, kızamık, SSPE hastalığı.
Rhabdovirüs: Kuduz.
Togavirüs: Sarı humma, ensafalit.
Rektrovirüs, meselâ HTLU-III: AIDS hastalığı.
AIDS virüsü: Bu da bir cytomegalovirüstür.

Verem

En çok akciğerlerde yerleşen, had ve müzmin şekilleri olan özel mikroorganizmalar tarafından husûle getirilen çok eskiden beri bilinen bir enfeksiyon hastalığı. Tıp târihi bu hastalığın binlerce seneden beri var olduğunu göstermektedir. Eski Mısır mumyalarında omurga tüberkülozunun izlerine rastlanmıştır. Tüberküloz terimi ilk olarak 1834 senesinde kullanılmağa başlandı. Tüberkülozun âmili 1882’de Robert Koch tarafından keşfedilmiş ve “Koch Basili” olarak adlandırılmıştır. Yıllar geçtikçe, tüberkülozun bilinmeyen yönleri gün ışığına çıkmış, teşhis ve tedâvisi konusunda büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

Tüberküloz basili, mikroorganizmaların mikobakteriler sınıfındandır. Mikobakteriler; hareketsiz, sporsuz, asit ve alkalilere dayanıklı ve oksijen seven bakterilerdir. Mikobakteriler grubunda zararsız olan birçok mikroorganizma da vardır. İnsan tüberkülozu; mikobakterilerin insan tipi, sığır tipi ve nâdiren de kuş tipiyle meydana gelir. Bir de atipik mikobakterilerle meydana gelen tüberküloz vardır ki, bu tüberküloz tipi, tedâviye dirençli olması ve bâzan öldürücü olması sebebiyle ehemmiyet arzetmektedir. Tüberküloz basili ortalama 1-4 mikron uzunluğundadır. Patatesli, yumurtalı, gliserinli katı ortamlarda yaklaşık olarak 4-6 haftada üreme gösterir.

Tüberküloz basili hasta organizmada hastalığın yerleştiği organın salgı materyali içinde bulunur. Akciğer tüberkülozunda balgamla, böbrek tüberkülozunda idrarla, barsak tüberkülozunda dışkı ile, kemik veya lenf bezi tüberkülozunda cerahatle dışarı atılır. İnfeksiyon, bu salgı maddeleriyle herhangi bir şekilde temas etmek sûretiyle bulaşır. İnsanda tüberkülozun en mühim bulaşma yolu, solunum yoludur. Bu yolla hastalık, ya hastanın öksürük, aksırık ve salyası ile bulaşmış havada basili taşıyan gözle görülmeyen çok küçük damlacıkların solunması veya kurumuş ve toz hâline gelmiş basilli balgamın karıştığı havanın solunması yoluyla meydana gelir. Ayrıca basilli materyel doğrudan ağız ve boğaz yoluyla da vücûda girebilir. Sığır tipi tüberküloz enfeksiyonunda başlıca kaynak inekler ve bunların sütüdür. Yurdumuzda süt ve süt mâmülleri genellikle kaynatılarak hazırlandığı için bu yolla bulaşma daha az önemlidir.
Tüberkülozun insanda en çok yerleştiği organlar akciğerler, komşu lenf düğümleri, plevra (akciğer zarı) bronşlar ve gırtlaktır. Buna karşılık kalp kası, iskelet kasları, mîde pankreas, trioit, erbezleri, yumurtalıklar ve hipofiz bezi tüberküloza en dirençli organlardır.

Akciğer tüberkülozunda, akciğerlerde yer alan kaviteler, hem iyileşmelerin güçlüğünden, hem de hastaların çevrelerine hastalığı yaymalarına sebep olduklarından dolayı büyük önem taşırlar. Kaviteler tek veya çok sayıda olup, büyüklükleri 2 ilâ 10 cm arasında değişir. Biçimleri yuvarlak, oval, düzensiz olabilir. Kavitenin içinde havadan başka cerahat, salgı ve bol miktarda tüberküloz basili bulunur. Kavite şâyet bronşlara açılıyorsa bu durum, hem hasta için, hem de hastanın çevresi için büyük tehlike doğurur.

Tüberküloz, primer (birincil, ilk) ve reinfeksiyon (tekrarlamış) tipi tüberküloz olmak üzere ikiye ayrılır.
Primer tüberküloz, daha önce tüberküloza hiç yakalanmamış olan vücutta, ilk basil alımını tâkiben tüberküloz husûlüne verilen addır. Reinfeksiyon tüberkülozu ise daha önce tüberküloz basiliyle temas etmiş ve primer enfeksiyonu geçirmiş ve organizmada bunun üzerinden az veya çok bir zaman geçtikten sonra yerleşen tüberkülozdur. Tüberküloz basili; deri, göz, ağız, solunum sistemi, mîde, barsak kanalından girebilirse de, primer enfeksiyon, büyük bir oranda solunum yoluyla husûle gelir ve akciğerlerde genellikle üst loblara yakın yerleşir ve böylece primer kompleks meydana gelir. Primer kompleks genel olarak zararsız bir lezyondur ve çoğunlukla hiçbir belirti vermeden iyileşir. Bâzan iyileşirken kireçli bir iz bırakır. Primer kompleks nâdiren ilerleyici bir gidiş gösterir ve bir primer tüberküloz durumu ortaya çıkar.

Primer kompleksin iyileşmesinden sonra organizmanın tüberküloz basiline karşı reaksiyonları değişmiş ve tüberküloz allerjisi gelişmiştir. Tüberkülozda allerji organizmada canlı tüberküloz basilleri taşıyan özel tüberküloz dokusunun bulunuşu ile meydana çıkmış özel bir reaksiyon şeklidir. Reinfeksiyon tüberkülozu: Primer enfeksiyonu geçirmiş ve tüberküloz allerjisi husûle gelmiş olan bir vücutta, aylar veya seneler süren gizli bir dönemden sonra başgösteren tüberkülozdur. Bu tüberküloz, ya dışardan yeniden tüberküloz basili alınmasıyla veya eskiden mevcut olan tüberküloz odaklarının alevlenmesiyle meydana gelmektedir.

Akciğer tüberkülozunun akciğer içine ve vücûda yayılımı, kan yoluyla, bronşlar yoluyla, lenf damarları yoluyla ve doğrudan komşuluk yoluyla olabilmektedir. Tüberkülozun yaygınlaşmış hâline miliar tüberküloz denir ki, bu durum ağır ve ciddî bir hâldir.

Tüberkülozda diğer enfeksiyonlarda olduğu gibi bir bağışıklık bulunmaz. Tüberküloz bağışıklığı kısmî ve özel bağışıklıktır; tam bir direnç değildir. Tüberkülozda, basillerin vücûda ilk girişiyle sonraki girişi arasındaki olaylar birbirinden farklıdır. İnsanda ilk enfeksiyon genellikle hiç belirti vermeden iyileşebilen küçük bir lezyon olarak kalır. Tüberkülozda allerji teşekkülünü, bir başka deyimle ilk bulaşmanın koruyucu etkisini gösteren klinik müşâhadeler, verem aşısı fikrini doğurmuş ve böylece BCG aşısı geliştirilmiştir. Kitle hâlinde aşılanmalarla, tüberkülozdan ölüm oranları oldukça azalmıştır. Aşı, deri testiyle şahsın, daha önce enfeksiyona mâruz kalmadığı tespit edildikten sonra, sol omuz bölgesi deri içine yapılmaktadır. Bugün 0-5 yaş arası grupta, kitle hâlindeki aşılamalarda, deri testi yapılmadan BCG uygulanmaktadır. Bu usûlde deri testi müspet olanlarda bile aşı tatbikinin hiçbir tehlikesi yoktur.

Akciğer tüberkülozunun belirtileri ve seyri: Vak’aların pekçoğunda silik belirtilerle sinsice başlar. Bu yüzden çok ilerlemiş hâle gelinceye kadar gizli kalan pekçok vak’a vardır. Bu sebeple verem taramalarında hiç klinik belirti göstermeyen birçok vak’anın tespiti mümkün olmaktadır. Ateş, veremin en sık görülen belirtilerindendir. Genellikle akşama doğru yükselen hafif bir ateş vardır. Bu ateş bâzan haftalar ve hattâ aylarca devam eder. Yorgunluk ve hâlsizlik, erken belirtilerin başında gelir. Kilo kaybı umûmiyetle yavaş ilerler, fakat bâzan çok belirgin olabilir. İştahsızlık ve hazımsızlık vardır. Gece terlemeleri daha ziyâde ilerlemiş vak’alarda rastlanan bir belirtidir.

Kadınlarda âdet bozuklukları da sık görülür. Bu sayılan belirtiler genellikle sinsi başlar ve gelişir. Fakat bazan belirtiler âni olarak gelişir ki, bu durum da bir soğuk algınlığı veya gribi andırır.
Öksürük ve balgam çıkarma, en çok görülen belirtilerdendir. Hastalık ilerledikçe öksürük şiddetlenir, balgam miktarı artar. Kanlı balgam da önemli belirtilerden biridir. Balgamdaki kanın miktarı ve niteliği çok değişiktir. Balgamda çizgiler hâlinde görülen kan bulaşımından, büyük ve öldürücü kanamalara kadar değişebilir.

Veremli hastalarda bir belirti de hışırtılı solunumdur. Önemli bir belirti de yan ağrısıdır. Yan ağrısı özellikle tüberküloza bağlı olarak ortaya çıkan zâtülcenpte görülmektedir.

Tüberkülozda teşhis metodları:
1. Hastanın teferruatlı olarak hikâyesi alınmalı, yukarda anlatılan bilgilerin doğrultusunda, gerekli bütün suâller sorulmalıdır.
2. Klinik muâyene bulgularının mevcûdiyeti teşhisi destekler, normal oluşu tüberküloz ihtimâlini reddettirmez.
3. Radyolojik muâyene bulguları: En mühim teşhis metodlarından biridir. Klinikte hiçbir belirti vermeyen bir çok lezyonlar röntgenle tespit edilebilmektedir. Gerek klasik röntgen cihazlarıyla gerekse Bilgisayarlarla olan Tomografi cihazlarıyla Akciğer dokusunun bütün derinliklerindeki lezyonlar tespit edilebilir.

4. Tüberküloz deri testleri: Tüberkülinle yapılan deri testleri çok mühim ve özel bir teşhis değeri taşır. Müspet bir tüberkülin deri testi, dâima vücutta canlı tüberküloz basillerinin mevcûdiyetini gösterir. Test yapılırken old tüberkülin veya P.P. D (Saflaştırılmış tüberkülin proteini) kullanılmaktadır. Tüberkülin deri içine belirli miktarda verilecek olursa 72 saat sonra meydana gelen sertlik ölçülmektedir. Testin müspet olması, sâdece vücutta tüberküloz basilinin mevcudiyetini gösterir; tüberküloz hastalığını ispat etmez. Enfeksiyon almış ve allerjize olmuş bir kimsede ömür boyu, deri testi müspet bulunur. Kitle taramalarında deri testi müspet olanlar radyolojik tetkike tâbi tutulurlar.

5. Tüberkülozun kesin teşhisi hiç şüphesiz Koch basilinin mikroskobik olarak bulunmasıyla konulur. Diğer teşhis metodlarıyla ne kadar kuvvetli olursa olsun ihtimâlî teşhis konulur.
Mutlak teşhis, ancak (hastalığın yerine göre) balgam da, idrarda, lenf düğümünde vs. Koch basilinin görülmesiyle konulabilir. Bunun için ya ilgili materyel direkt olarak veya özel vasatlarda üretilerek veya kobaya zerkedilerek basil aranır.

Akciğer dışı tüberkülozlar: 1) Gırtlak Tüberkülozu: Ses kısıklığı, ağrı ve yutma güçlüğü vardır. 2) Soluk borusu ve yutak tüberkülozu; oldukça nâdirdir. 3) Plevra (akciğer zarı) tüberkülozu. 4) Periton (karın zarı) tüberkülozu: Karında su toplanır, ateş, belirsiz ağrılar ve bazan da barsak tıkanıklığı belirtileriyle kendini gösterir. 5) Perikard (kalp zarı) tüberkülozu. 6) Lenf bezlerinin tüberkülozu: Tedâviye oldukça inatçı olup, uzun yıllar etkisiz gibi görülmesine rağmen sıklıkla nükseder. Bu sebeple tedâviye en az 2,5-3 sene devam edilmeli ve hasta lenf bezleri çok büyük ve yumuşaksa cerrâhî olarak çıkarılmalıdır. 7) Mîde-barsak kanalına âit tüberküloz: Akciğer tüberkülozunda balgamın sık ve çok miktarda yutulması ile meydana gelir. Barsaklarda yer yer ülserler vardır. 8) Böbrek ve idrar yolları tüberkülozu: İdrarda kanama olur. 9) Genital tüberküloz. 10) Kemik tüberkülozu. 11) Deri tüberkülozu.
Görüldüğü gibi, tüberküloz, vücutta akciğerlerden başka birçok organda görülebilmektedir.

Tedâvi: Bir tüberküloz hastasının başarıyla tedâvisi için lüzumlu bilgilere sâhip olmak yanında, her şahsın özel problemleriyle ilgilenmek ve bunları değerlendirmek de şarttır. Hastalık, fakir, yaşama şartları kötü ve eğitimi yetersiz ortamlarda artış gösterir. Hastalanma temâyülünü artıran sebepler arasında; ergenlik çağı, gebelik, kötü beslenme, kontrolsüz şeker hastalığı, steroid tedâvisi, bağışıklık sistemini baskılayan ilâçlarla tedâvi ve meslek hastalıkları sayılabilir.

Tedâvide mühim prensip, hastalara sağlıklarını kazandırmanın yanısıra, skellerin husûlünü önlemek veya en aşağı seviyeye indirmektir.
Birçok hastalıktan farklı olmak üzere tüberkülozda en az bir, birbuçuk sene gibi uzun bir süre devam eden sabırlı bir ilâç tedâvisi gereklidir. Ayrıca, dâimâ birden fazla ilâcın birarada kullanılması da zarûrîdir. Hastalığın aktif döneminde, hastanın bir müddet hastânede yatırılmasında fayda vardır, sanatoryumlar daha uygundur.

Streptomisinin keşfedilmesiyle, tüberküloz tedâvisinde büyük bir çığır açılmıştır. Sonradan birçok ilâç daha keşfedilmiştir. Streptomisinden başka ençok kullanılan ilâçlar, isoniazid, etambutol, rifampisindir. Bu ilâçların bâzı istenmeyen tesirleri de vardır. Tedâvinin tam bir disiplin içinde ve doktor kontrolünde yürütülmesi şarttır. Düzensiz ilâç kullanımı, tüberküloz basillerinde ilâçlara karşı direnç meydana getirmektedir.

Tüberkülin deri testi müspet olan 5 yaşından küçük çocuklarda enfeksiyonun hastalık hâline dönüşmesini önlemek için 5-6 ay kadar koruyucu olarak isoniasid verilmesi, ayrıca aktif ve basil çıkaran bir âilede hastayı tecrit imkânı yoksa, âile fertlerini koruyucu olarak isoniasid tedâvisine almak faydalıdır. Tüberkülozda cerrâhî tedâvi bugün önemini kaybetmiştir.
Tüberkülozdan korunmada önemli bir husus, yeni doğan bütün çocukların hayâtın ilk ayı içinde aşılanmasıdır. Ayrıca beslenme şartlarının düzeltilmesi, temizliğe ve hijyenik kâidelere riâyet, halkın sağlık eğitimine tâbî tutulması ve belirli zamanlarda yapılan kitle taramaları ile tüberkülozdan korunmak mümkündür.

Veba

Eskiden milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bulaşıcı bir hastalık. Kara ölüm, kıran, peste veya plague da denen vebânın etkeni Pasteurella Pestis’dir. Mikrop ilk defâ 1884’te Hong Kong’da tespit edilmiştir.

Genellikle kemiriciler arasında salgınlar yapar. İnsana, uygun çevre şartlarında, pirelerden geçer. İnsanlar arasında damlacık yoluyla da yayılabilir. Mikrop 1,5-2 mikron boyunda, 0,5-0,7 mikron eninde, gram negatif bir basildir. Hastalık M.Ö. 9 ve 10. yüzyıldan beri bilinmekte olup, zaman zaman salgınlar yaparak milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur (Bkz. Salgın). 1347’deki Avrupa salgınında 25.000.000 insan ölmüştür. Birçok memleketten on binlerce insanın öldüğü vebâ salgınları bildirilmiştir. İstanbul’da Justinien zamânında (565)’te çıkan vebâ salgınında günde 8-10.000 kişinin öldüğü târihî kayıtlara geçmiştir. Türkiye’de 1919’da 13 kişilik, 1947’de 32 kişilik iki vak’a rapor edilmiştir.

Bakterinin derideki giriş yerinde içi renksiz sıvı veya iltihap dolu kabarcıklar veya kanlı lekeler meydana gelir. Komşu lenf bezlerinde iltihaplanma ve hücre ölümünden sonra bakteri kana geçerek karaciğer, dalak ve kemik iliği de tutulur.

Vebâ aslında kemirci hayvanların bir hastalığıdır. Pire, vebâlı insanın kanını emerken mikropları alır. Basil pirenin yutağında çoğalır. Pire başka birisini ısırdığında önce hortumunu dolduran basilleri kusar ve bundan sonra kan emebilir. Pirenin dışkısıyla da bulaşma olabilir. Vebâ mikrobu ölü hayvanların üzerinde birgün canlı kalabilmektedir. Hasta bakımı çok önemli olup, günümüzde salgınların azalması ve tedâvide tesirli antibiyotiklerin kâfi doz ve sürede uygulanmasıdır.

Pirenin ısırmasından 2-5 gün sonra giriş yerinde bir kabarcık meydana gelir. Hastalık üç şekilde seyredebilir:
Lenf bezi vebâsında (hıyarcık, bubonik) ısırdıktan 1-2 gün sonra titremeyle ateş yükselir. Isırığın üst tarafındaki lenf bezleri şişer ve ağrılıdır. Lenf bezleri cerahatlanıp, akabilir. Nabız artar. Hastanın genel durumu kötüdür. Mikrop kan yoluyla akciğer, karaciğer, dalak ve beyine yerleşebilir.

Deri vebâsındaysa ısırık yerinde noktacık şeklinde kanama, ülserler (yaralar) ve ölü dokuların bulunduğu görünümler olabilir.
Akciğer vebâsı kan yoluyla veya damlacık yoluyla mikropların akciğere gelmesi neticesinde meydana gelir. Başağrısı, yüksek ateş, öksürük ve nefes zorluğu vardır. Hastanın kan basıncı düşer, rengi morlaşır; balgamı kanlıdır. Bronşit gibi başlar, sonra zâtürre şekline döner. Karaciğer bozukluğu da olaya eklenerek 2-3 günde ölümle neticelenir.

Ateşli dönemde alınan kan kültürü veya hayvan deneyleri de teşhiste yardımcıdır. Serolojik testler yapılabilirse faydalı olur. Ayrıca teşhiste akciğer vebâsında zâtürre ve Q humması, lenf bezi vebâsında lenfogranuloma inguihale, frengi ve tularemi düşünülmelidir. Hıyarcık vebâsında ölüm oranı % 30-90 iken akciğer vebâsında % 70-100’e varmaktadır. Vebâ geçirende 6-12 ay süren bir bağışıklık meydana gelir.

Tedâvisinde sulfamid ve berâberinde streptomisin, kloramfenikol veya tetrasiklin grubu bir antibiyotik yüksek dozda devamlı kullanılmalıdır.
Vebâdan korunmak için Peygamber efendimiz tarafından ilk defâ tecrit ve karantina tavsiye edilmiştir. Hadîs-i şerîflerde: “Vebâ olan yere girmeyiniz ve vebâ olan bir yerden, başka yerlere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız!” ve “Vebâ hastalığı bulunan yerden kaçmak muhârebede kâfir karşısından kaçmak gibi, büyük günahtır.” buyurmuştur.

Vebâ salgınları olmaması için fârelerle mücâdele edilmelidir. Şüpheli vak’alar bir hafta karantinaya alınmalıdır. Salgın şüphesi olunca günde 2 gr sulfamidle koruma yapılmalıdır. 1964 Moskova Vebâ Seminerinde 1-2 yıl bağışıklık sağlayan canlı aşı uygulanmasına karar verilmiştir. Salgınlarda toplu yerlerdeki fâreler incelenmelidir. Hasta fâreler insandan korkmaz ve kaçmaz, bir süre sonra ölürler.

Varis

Orta ve büyük yüzey venlerin (kirli kan damarları) uzaması, kıvrılması ve kanla dolarak genişlemesi (Bkz. Toplardamar). Bu terim aynı zamanda atardamar ve lenfatik damarlardaki benzer anormallikler için de kullanılır. Variköz venler sıklıkla bacaklarda olmakla berâber, çeşitli bölgelerde de meydana gelir. Makat civârındaki variköz venler hemoroid (basur) meydana getirebilir. Hayalarda (Scrotum) meydana gelen varislere varikosel denir. Özofagus (yemek borusu) ve mesâne venlerinde de varis görülebilir. Hemoroid ve özofagus varisi karaciğer portal venindeki basınç artışı sonucunda meydana gelir.

Varisler en sık bacaklarda görülür. Erişkin toplumda % 10-17 nispetinde bulunur. Kadınlarda erkeklere göre iki kat fazladır. Bunda muhtemelen hamilelikte venlerdeki kan göllenmesinin etkisi vardır. Varislerin gelişmesinde en önemli faktör irsî olarak ven duvarları ve kapakçıklarının zayıf olmasıdır. Ven kapakçıkları iyi çalışmadığı zaman kan yüzey venlerde toplanır, genişleme ve kıvrılmalara yol açar. Diğer muhtemel sebepler arasında bacakları uygun olmayan bir biçimde sıkan uzun botlar sayılabilir. (Bacağın alt kısmını boylu boyunca sıkan botlar varis yapmazlar). Büyümüş lenf düğümleri ve kalça tömürleri de varise sebep olabilir. Hâmilelik esnâsında varislerin artmasında hormonal faaliyetlerdeki anormalliğin de rolü düşünülebilir.

Varisler nâdiren belirti verirler. İlerleyicidir, ayakta durmakla şikâyetler artar. Sıklıkla ağırlık hissi, ağrı, kramp veya günün sonunda ayaklarda şişme gibi hemen hepsi bacakların yukarı kaldırılmasıyla geçen şikâyetlere sebep olurlar. Daha ileri vak’alarda; uzun süren venöz yetmezlik, ciltte kararma, cilt, cilt-altı iltihabı gibi venöz staz belirtilerine yol açar. Topuk çevresinde iyileşmeyen yaralar, kan damarlarında pıhtılar olabilir. Venler nâdiren yırtılarak, çevre dokuları kanayabilir. Bütün varislerde ven duvarları sertleşir.

Bacak varisleri, elâstik bandaj veya çoraplarla desteklenebilir. Şikâyet fazla ise, venöz staz belirtilir varsa, yüzey tromboflebit, ani kanama olmuşsa cerrâhî olarak varisler çıkarılır.

Varikosel

Yumurtalık (haya veya testis)ların kanını götüren toplardamarlar şebekesinin genişlemesi. Damarlar uzamış ve kıvrıntılı hale gelmiştir. Genellikle 15-35 yaşları arasında ve % 98 sol taraftadır. Sağda ise karın veya böbrek kanseri açısından hasta değerlendirilmelidir. Damar duvarları serttir ve küçük miktarda iltihabî hâdise yıllar süresince damar duvarında meydana gelir. Genellikle belirti vermez. Nâdiren torbada rahatsızlık ve ağrı olur ki, torbaların askıya alınmasıyla rahatsızlık ve ağrı giderilebilir.

Sperm yapımının varikosel ile ilgisi vardır. Varikosellilerde sperm sayısında ve özellikle sperm hareketliliğinde azalma tespit edilmiştir. Varikosel ameliyatından sonra % 80 belirgin düzelme, kısır erkeklerde % 35 çocuk sâhibi olabilme oranı tespit edilmiştir.

Tedâvide, spermatik toplardamarın yüksek bağlanması genellikle uygulanan ameliyat olmasına rağmen, bâzıları varikoselin torbadan direkt alınmasını tavsiye etmektedirler.