Etiket arşivi: Bir

Güzel bir dua


Sual: Namazların sonunda Rabbenâ âtina’dan sonra, (Allahümme innî es’elükes-sıhhate vel-âfiyete vel-emânete ve hüsnel-hulkı verrıdâe bilkaderi bi-rahmetike yâ Erhamerrâhimîn) duasını okuyorum. Bunun mânâsı nedir?
CEVAP
Peygamber efendimizin çok okuduğu bu duanın mânâsı kısaca şöyledir:
(Yâ Rabbî, bana sıhhat, âfiyet ve güzel ahlak ver, emanete riayeti ve kaderine rızayı nasip eyle! Yâ Erhamerrâhimîn, rahmetinle duamı kabul eyle!)

Bu duayı biraz açarsak ne güzel bir dua olduğu daha iyi anlaşılır:
Sıhhat:
(Her işin başı sağlık) atasözü sıhhatin önemini göstermektedir. Hayatın tadı, tuzu sağlığın yerinde olup olmamasına bağlıdır. Bu konuda Kanuni Sultan Süleyman Han’ın şu beyti meşhurdur:
Hak indinde, muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.

Âfiyet: Dinin ve itikadın bidatlerden, amelin ve ibadetin âfetlerden, nefsin şehvetlerden, kalbin hevadan, vesveseden ve bedenin hastalıklardan, sıkıntılardan selamet bulması, kurtulması demektir. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâdan âfiyet isteyin! İmandan sonra, âfiyetten daha büyük nimet yoktur) buyuruldu. (Taberanî – İslam Ahlakı)

Güzel ahlak: İki cihan saadetidir. Bir hadis-i şerif:
(Güzel ahlak, senden kesilen akrabanı ziyaret etmek, gelmeyene gitmek, vermeyene vermek, zulmedeni affetmektir.) [Beyhekî, Hâkim]

Güzel ahlakın ne olduğunu İslam âlimleri çeşitli şekilde tarif etmişlerdir. Birkaçı şöyledir:
Güzel ahlak,
güler yüzlülük, cömertlik ve kimseyi üzmemek demektir.

Güzel ahlak, kimseyle çekişmemek ve kimseyi çekiştirmemektir.

Güzel ahlak, kimseye eziyet vermemek ve başkalarından gelen sıkıntılara katlanmaktır.

Güzel ahlak, genişlikte ve darlıkta insanlara iyilik etmeye çalışmak demektir.

Güzel ahlak, Allah’tan razı olmak demektir. Yani hayrı ve şerri Allah’tan bilmek, nimetlere şükür, belalara sabretmektir.

Güzel ahlak, haramlardan kaçıp helâli aramak, diğer insanlarla olduğu gibi aile efradıyla da iyi geçinip onların geçimlerini temin etmektir.

Güzel ahlak, yaratılanı Yaradan’dan dolayı hoş görmek, onların eziyetlerine sabretmektir.

Güzel ahlakın en azı, sıkıntılara göğüs germek, yaptığı iyiliklerden karşılık beklememek, bütün insanlara karşı şefkatli olmaktır.

Güzel ahlaklı olan, hakiki Müslümandır.

Güzel ahlakın önemi hakkında bazı hadis-i şerifler:
(Ben, güzel ahlakı tamamlamak, yerleştirmek için gönderildim.)
[Beyhekî, Hâkim]

(Ahlakınızı güzelleştirin!) [İbni Lâl]

(İman yönünden en faziletli mümin, ahlakı güzel olandır.) [Hâkim]

(Din, güzel ahlaktır.) [Deylemî]

(En faziletli mümin, ahlakı en güzel olandır.) [Buharî]

(Güzel ahlak, günahları, suyun kirleri temizlemesi gibi temizler. Kötü ahlak ise, sirkenin balı bozduğu gibi salih amelleri bozar.) [İbni Hibban]

(Güzel ahlak, güneşin buzu erittiği gibi günahları eritir.) [Harâitî]

(Ahlakı güzel olan mümini Cehennem ateşi yakmaz.) [Taberanî]

(Güzel ahlaklı mümin, iki cihan saadetine kavuşur.) [Taberanî]

(En hayırlı şey, güzel ahlaktır.) [İbni Hibban]

(Güzel ahlaklı olmak, saadettendir.) [Beyhekî]

(Güzel ahlaka sahip olun, güzel ahlak Cennete götürür, kötü ahlaktan da çekinin, o da Cehenneme götürür.) [İbni Lâl]

Emanete riayet: Emanet nedir?
Ahzab sûresindeki emanet, işlenmesinde sevab ve terkinde ceza olan Allahü teâlânın bütün emir ve yasaklarıdır. (Celaleyn)

Emanet, emin, güvenilir olmak demektir. Buradaki duanın bir anlamı da, (Bizi emniyet içinde doğru yola ilet!) demektir.

Peygamberlerde bulunması lâzım olan yedi sıfattan biri emanettir.

Fıkıh ilminde, güvenilen kimseye bırakılan mala emanet denir. Emanete bir zarar vermeden aynen sahibine iade etmek gerekir. Emanete riayet etmemek, münafıklık alametidir.

Aklı olup, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riayet eden, yani farzları yapıp haramlardan sakınan emanete riayet etmiş olur. (Hak Sözün Vesikaları)

Emanete riayetin dindeki yeri büyüktür. Bir hadis-i şerif:
(Şu altı şeyi yapacağınıza söz verin, ben de size Cennete gireceğinize söz vereyim. Bunlar, namaz kılmak, zekât vermek, emanete riayet, zinadan sakınmak, helâl yemek ve dili [küfre sebep olan sözler, yalan, gıybet, sövmek, lanet, malayani gibi] kötü sözlerden korumaktır.) [Taberanî]

Emanete, akıl ve İslamiyet de denildi. Çünkü aklı olan İslamiyet’e uyar. İmam-ı Beydavî hazretleri buyuruyor ki:
Bu emanete akıl da denilse, âyet-i kerime, ibadetleri yapmanın, beş vakit namaz kılmanın önemini bildirmektedir. Nisa sûresinin 58. âyet-i kerimesindeki emanet kelimesini Allah’ın Resulü, ibadet olarak açıklayıp beş vakit namaz kılmayı emretmiştir.

Kur’an-ı kerimde müminler övülürken, (Emanetlerine [dinin emir ve yasaklarına] riayet ederler ve verdikleri sözleri yerine getirirler) buyuruluyor. (Müminun 8)

Mearic sûresinin 32. âyeti de aynı mealdedir. Her iki sûrede de ondan sonra gelen âyetlerde namaza riayetin önemi bildirilmektedir.

Emanetin başka anlamları da vardır. Emanet ile ilgili birkaç hadis-i şerif:
(Emanet zayi edilirse Kıyamet yaklaşır. İşleri, ehli olmayana vermek, emaneti zayi etmektir.) [Buharî]

(Fakirlik emanettir. Onu gizleyen ibadet etmiş olur. Fakirliğini açığa vuran da, din kardeşlerini borçlu çıkarmış olur.)
[İbni Asakir]

(Söz emanettir. Çirkin bir sözü götürmek [laf taşımak] helal olmaz.) [Ebu Nuaym]

(Allahü teâlâ Âdem aleyhisselama, “Emaneti kabul eden olmadı, sen yüklenir misin?” buyurdu. O da, “Yüklenmenin mesuliyeti nedir” dedi. Allahü teâlâ da, “Emanete riayet edene sevap, etmeyene azap vardır” buyurdu. Âdem aleyhisselam, emaneti kabul edince Cennette öğleden ikindiye kadar kalabildi. Sonra İblis’in hilesi ile oradan çıkarıldı.) [Ebu-ş-şeyh]

(Emanete riayet etmeyenin imanı, abdesti olmayanın namazı yoktur. Namazı olmayanın da dini yoktur. Namazın dindeki yeri, başın gövdedeki yeri gibi önemlidir.) [Taberanî]

(Emanet olunana hıyanet, münafıklık alametidir.) [İbni Neccar]
Bize emanet olarak verilen organlarımız:
El: Haram olan şeyleri tutmamalı.
Dil:
Yalan söylememeli ve kötü şeyler konuşmamalı.
Göz: Haram olan şeylere bakmamalı.
Mide: Haram olan şeyleri mideye sokmamalı.
Kalb: Kibir, ucub, suizan gibi şeylerden kaçmalı.
Kulak:
Haram olan şeyleri dinlememeli.
Ayak:
Kötü yerlere gitmemeli.
Ferc:
Zinadan, livatadan uzak durmalı.
Burun:
Haram şeyler koklamamalı.
Setr-i avret:
Dinimizin emrine uygun kapanmalıdır.

Emanet, sadece organlarımız değildir. Çoluk çocuk, mallar ve sahip olduğumuz her şey bize emanettir. Aile efradımız da bize emanettir. Üç hadis-i şerif:
(Kadınlarınıza eziyet etmeyiniz! Onlar, Allahü teâlânın sizlere emanetidir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz!) [Müslim]

(Ey insanlar! Kadınlar size Allah’ın emaneti olarak verildi. Sizin onlar üzerinde haklarınız olduğu gibi, sizin üzerinizde onların da hakları vardır.) [İ. Cerir]

(Bir kimse, kızını fâsık kimseye verirse, Allahü teâlânın emanetine hıyanet etmiş olur. Emanete hıyanet edenlerin gideceği yer, Cehennemdir.) [S. Ebediyye]

Lokman aleyhisselama, bu dereceye nasıl eriştiği sorulunca, (Emanete riayet etmek, doğru söylemek ve malayaniyi terk etmekle bu nimete kavuştum) buyurdu. (İ. Ahlakı)

Kadere rıza:
Kader nedir? Ömür boyu başımıza gelecek işlerdir. İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Kadere rıza gösteren mutlu olur) buyuruyor. Karşımıza ne çıkarsa, (Demek kaderim böyle imiş) diyerek itiraz etmemeli. Mesela treni kaçırdık. (Hakkımda hayırlısı bu imiş) diyerek isyan etmemeli. Acele bir yere yetişmek için giderken bir kaza yaptık. Zamanında hastaneye yetişemedik. Yani bütün olumsuzluklar olsa da, normal bir olay gibi karşılamaya çalışmalıdır. Böyle yapanın huzurlu olacağını dinimiz bildiriyor. Bunun için, (Vaki olanda hayır vardır) sözünü kendimize düstur edinmeliyiz.

Yâ Erhamerrâhimîn, rahmetinle duamı kabul eyle: Ey merhametlilerin en merhametlisi Allah’ım, merhametin hakkı için bunları bana ver!

Bu güzel duayı okumayı ganimet bilmelidir.

Bir şey öğretti, o da bana yetti


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlânın bir kuluna en büyük nimeti, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi mübarek bir rehberi, sevgili bir dostunu ona tanıtmasıdır. İmanımızı, ihlâsımızı, her şeyi onlara borçluyuz. Her şeyin hakkı ödenebilirse de, böyle hocanın hakkı ödenmez. Çünkü Peygamber efendimiz, (Ümmeti arasında peygamber neyse, talebesi arasında hoca odur) buyuruyor. Bu büyük zatlara teşekkür etmek, onların söylediklerine kıymet verip onları severek yollarında gitmekle olur.

Merhum hocamız, herkese mübarek hocası Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinden bahsederdi. Bir gün ihtiyar bir akrabası, (Sen hep hocam hocam dersin. Nasıl bir zattır? Ne öğretti sana?) diye sorar. Buna verilecek cevap kaç seneye sığar? Merhum hocamız, (Efendim, benim hocam, bana bir şey öğretti, o da bana yetti) buyurur. (O bir şey nedir acaba?) diye sorunca, (Bu sevilir, bu sevilmez. Bu iyi, bu kötü, bunu öğretti) buyurur. Çünkü en önemli ve en zor iş budur. Allah korusun, bir kötüye iyi diye sarılan, Cehenneme gider.

Dünyada en zor iş, hakkı bâtıldan ayırmaktır. Bu, ilimle ve akılla olmaz. Mutlaka bilen birinin bildirmesi lazımdır. Silsile-i aliyye büyükleri, hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak bilirler. Çünkü her birine, kendi hocası, işin doğrusunu bildirmiştir. İşte her büyüğün hususiyeti, hep hocasından nakletmesidir. Hocası da, kendi hocasından nakletmiştir. Silsile bu şekilde hazret-i Ebu Bekir’e ve oradan da, Resulullah efendimize kadar gider. O da dinin sahibidir.

Kıymetli insanın değerini kıymetli olan anlar. Büyükler ne kazanmışsa, hocalarına olan edeb ve saygıdan kazanmıştır. Mesela hocaları dua ederken, ayrıca dua etmezler, sadece onların ettiği duaya, (Âmin) derlerdi. Hocalarının yanında kendilerini hep çocuk olarak görürlerdi.

Bir gün bir talebe hocasıyla birlikte giderken, birden önlerine bir köpek çıkar. Talebe, hemen hocasının arkasına saklanır. Hocası da, bastonuyla köpeği kovar. Talebe, kendi kendine, (Gayri ihtiyarî de olsa, niye böyle yaptım? Benim öne geçip hocamı korumam lazımken, niye yapamadım) diye çok üzülürken, hocası, (İyi ki öyle yaptın, çünkü evlat babasına, talebe hocasına sığınır, onun arkasına saklanır, hiç evlat babanın önüne geçer mi?) der. Talebe çok sevinip rahat eder.

Bir şeye düşkün olmak


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, peygamberleri vasıtasıyla kendi rızasına götüren bir yol vermiştir. Bu yolun ismi dindir. Her peygambere gönderilen dinin ismi farklıdır. Son din olan, bizim dinimizin ismi İslamiyet’tir. Allahü teâlâ, İslamiyet’ten ve Müslümanlardan razıdır. İslamiyet’in dışındakilerden razı değildir. İnsanlar kimi razı ederse, âhirette o razı ettikleriyle beraber olur. Bu bakımdan, eğer dünyadayken, kullarının rızasını, onların sevmesini veya kötülemesini değil de, Allahü teâlânın ve Onun sevdiklerinin rızasını tercih edersek, âhirette de Allahü teâlânın razı olduğu yerde, Onun sevdiği kimselerle beraber oluruz. Allahü teâlâ, bize kendi razı olduğu, sevdiği yolu göstermiştir. Bize düşen o yolda yürümektir.

Her insanın tabiatında, içinde bir şeylere düşkünlük vardır. Kimi yemeğe düşkündür, kimi hizmete, kimi başka bir şeye düşkündür. İşte insan, dünyada neye düşkünse âhirette de, onlara düşkün olanlarla beraber olur. Eğer bir mümin, Allahü teâlâya, Onun dinine, Onun sevdiklerine düşkün olmuşsa, elbette onlarla beraber haşrolur. Eğer bir kul, paraya, şöhrete, dünyaya düşkünse, Allahü teâlâ ona, (Benimle ne alakan var, kime, neye düşkünsen, git onunla beraber ol!) der. Bu çok kesindir. Yalnız bu, hiç kimseyle görüşmemek demek değildir. Dikkat edilecek husus şudur ki, kalb bir kişiye aittir. Bir kalbde iki kişi olamaz, bir kalbde iki ortak olamaz, bir toplulukta iki baş olamaz. Bir gemide iki kaptan, aynı hakla olamaz. Bir gemide kaptan birdir, yardımcısı olabilir, o ayrı. Bu yolun sonu, neresi olursa olsun, hep tekliğe gider. Yaratıcı birdir, iki olamaz. Onun için insanın kalbinde neyin hâkimiyeti varsa, işte âhirette o hâkim olan düşkünlüğüyle haşrolur.

Kurtulmanın çaresi, kurtulanlarla beraber olmaktır. Kalb göze tâbidir. Göz neye bakarsa kalbin yönü o tarafa döner. Ya alır, ya kaybeder. Salihlerle beraber olmak, gözlerin hep onları görmesi, büyük nimettir. Çünkü bir hadis-i şerifte, (Bir müminin yüzüne sevgiyle, muhabbetle bakan, Mahşer’de herkes buram buram güneş altında yanarken, Arş’ın altında gölgelenir) buyuruldu. O hâlde iyilerle beraber olmaya çalışmalıdır.

Bir olmaz elbet


Seherde Mevla’ya açılır elim,
Kötü söz etmeye, varmıyor dilim,
Kur’an-ı kerimde, övülür ilim,
Bilenle bilmeyen, bir olmaz elbet

Adalet yok ise, millet küskündür,
Zâlimin kılıcı, gayet keskindir,
Kendi hâlindedir, mazlum miskindir,
Zâlim ile mazlum, bir olmaz elbet.

Her işin başıdır, Allah korkusu,
Hak aşkıyla yanar, gelmez uykusu,
Geceyi ihyadır, onun tutkusu,
Âbid ile zâhid, bir olmaz elbet.

Ortalık bozuktur, insanlar şaşkın,
Duygular azgındır, arzular taşkın,
Kimisi dünyaya, paraya düşkün,
Dünya ile ahret, bir olmaz elbet.

Kimisi saklamaz, esas fikrini,
Düşürmez dilinden, hakkın zikrini,
Kimisi nimetin, bilmez şükrünü,
Nankör ile zâkir, bir olmaz elbet.

Hain her fırsatta, zehrini kusar,
Kimisi konuşur, kimisi susar,
Bazısı hep verir, bazısı kısar,
Cimri ile cömert, bir olmaz elbet.

Sanma sen şeytanı öyle çok uzak!
Sana pek yakındır, kurar çok tuzak,
Düz yolda kaydırır, olursun kızak,
Tuzak ile kızak, bir olmaz elbet.

Acı bir ders


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Osmanlı tarihinde ciğerimizi yakan bir savaş var. Kırımlı Giray Han’ın yaptığı ihanet yüzünden, Allahü teâlâ, Kırımlıyı süründürmüş, vatansız yapmıştır. Bunun sebebi şudur: Osmanlı ordusu, her hazırlığını yapar, güvendikleri Giray Han’a, (Polonya’ya karşı şu geçidi sen tut!) derler.

Çok geçmez, Polonya ordusu, papazlarıyla beraber yola çıkar. Yol üstünde Giray Han olduğu için geçmeleri mümkün değildir. Üstelik Viyana kuşatmasında, herkes evini barkını bırakıp kaçar, sadece birkaç evden duman tüter. Teslim olmak üzereler. Giray Han, (Geç Polonyalı geç! Osmanlının burnu yere sürtülsün) der. Kapıları açarak, Polonya askerlerinin girmesine izin verir. Böylece Osmanlı arkadan vurulmuş olur. İşte Viyana kuşatmamız bu şekilde neticelenir ve on binlerce şehid verilir.

Elinde imkânı olanın, (Kaybederse kaybetsin, boş ver, burnu yere sürtülsün!) dememesi gerekir. Öyle Müslümanlar da var ki, hak geçer korkusuyla, çalıştığı yerde telefonunu, kâğıdını, kalemini ayırır. İşte, hizmetler ancak böyle büyür. Dine hizmette kimse kimseyle rekabet hâlinde olmaz. Mesele bu bayrağı biraz daha ileriye götürmektir. Bu yüzden, bu acı olay, hepimize büyük bir ders olmalı. Bir arkadaş, diğerinin aleyhinde konuşursa, ona çelme takarsa, bu doğrudan o kurumun hizmetine fatura edilir. Çünkü kaybolan her kuruş, o hizmete iştirak eden herkesin parasıdır.

Canımızla, malımızla, her şeyimizle hayatımızı bu noktaya vermeli. İnsanların dünya ve âhiret saadetine kavuşmaları için uğraşmalı. Allahü teâlâ, acı neticelere düşürmesin! Çünkü tarih boyunca görülmüştür ki, tepe noktadayken düşmeler olur. Neden? Önce, işin başındaki kişi, hizmet davasını unutur, zevke sefaya dalar ve çöküş başlar. Yani, idealinden vazgeçip dünyaya döner. Artık hedefini bitirir. Hâlbuki dinde hedef bitmez. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bir derya verseler, ikinci deryayı talep edin! Bu bana yeter, ben hedefe vardım demeyin!) buyuruyor. (Ben hedefe ulaştım) denilirse, idam fermanı imzalanmış, iş bitmiş olur. Dolayısıyla, müminin hedefi ancak öldüğü zaman biter. Ölünceye kadar, Allah ona hizmet imkânı verir. Öldükten sonra da ektiğini biçer.

Dünyada hizmette hedef bitmez. Ölünceye kadar, azimle daha büyük deryalar elde etmeye, daha uzak yerlere ulaşmaya, dünyayı küçük görmeye çalışmalı. Nerede Müslüman varsa, orada dine hizmet olmalı.

Bir mezhebe uymak vacib mi?


Sual: Selefiyim diyenlerin sitesindeki bir yazıda, Muhammed el-Useymîn isimli bir Selefi, (Belirli bir mezhebi taklid etmek vacib midir) diye sorulduğunda şöyle diyor:
{Evet, belirli bir mezhebi taklid etmek kesin olarak vacibdir. Bu mezhep, (Peygamber mezhebi)dir. Sadece bu mezhebe uymak vacibdir. Bu mezhebin dışındakilere uymak ise, hilâfına delil yoksa câiz, hilâfına delil varsa uymak haram olur. Şeyhülislam şöyle diyor:
Bir mezhebe veya bir âlime uymanın vacib olduğunu söyleyen kişi, tevbe etmezse öldürülür. Çünkü bunda Resulullah’tan başkasına itaat etmek vardır. Peygamber hariç, hiçbirinin görüşünü almak vacib değildir. Vacib olan Resulullah’ın sözünü almaktır. O ise, şöyle buyurdu:
(Benden sonra şu ikisine, Ebu Bekir ve Ömer’e uyun!) [Tirmizî, İbni Mace]
(Eğer Ebu Bekir’le Ömer’e itaat ederseniz rüşde erersiniz.) [Müslim]
Bir başka hadis de şöyledir:
(Benden sonra ihtilaflar çıkınca, sünnetime ve Hulefa-i raşidinin sünnetine uyun! Onlara azı dişinizle ısırır gibi sımsıkı sarılın!) [Buhari, Tirmizi]}

Bu yazıda çelişki yok mudur? Hem Peygamberimizden başkasına uymak vacib değil diyor, hem de, Hazret-i Ebu Bekir’e ve Hazret-i Ömer’e uyun deniyor.
CEVAP
Elbette tenakuzlu bir yazıdır. Günümüzde, dört mezhebe inanmayanlar, (Peygamber mezhebi) diye bir şey uydurdular. Peygamber efendimiz, böyle bir mezhep bildirmediği gibi, hiçbir İslam âlimi de böyle bir şey bildirmedi. Resulullah efendimizin vârisleri olan İslam âlimleri, sadece dört hak mezhebi bildirdiler.

İmam-ı a’zamın mezhebinin hilafına delil nereden bulunacak? (Kur’andan bulunur) diyorlar. İmam-ı a’zam Kur’an-ı kerimi bilmiyor muydu? Bunun için İmam-ı a’zamın mezhebinin Kur’an-ı kerime aykırı olduğunu hiç kimse söyleyemez. Söylese de geçerli olmaz. Hilafına kim, nasıl delil bulacak ki? İbni Teymiyye’nin görüşüne aykırı ise, hilafına mı delil olur?

Şeyhülislam dedikleri kimse, (Bir mezhebe veya bir âlime uymanın vacib olduğunu söyleyen kişi, tevbe etmezse öldürülür) demiş.

Hep İbni Teymiyye’den bahsedildiğine göre, şeyhülislam dedikleri kişi, bu sapık olabilir. Başkalarına da, şeyhülislam diyorlar mı bilmiyoruz. Ona şeyhülislamlığı kim verdi? Niye Hanefî âlimlerine hiç şeyhülislam denmiyor da, asrındaki âlimler tarafından çeşitli sapıklıkları yüzünden hapse atılan bir kimseye bu unvan veriliyor? Şahısların görüşüne uymak vacib değil de, bu sapığa uymak neden vacib oluyor? Yoksa hâşâ onu peygamber mi kabul ediyorlar? Neden onun sözü bir senet gibi bildiriliyor? Bu elbette apaçık bir tenakuzdur.

Bir başka tenakuz da, hem Resulullah’ın sözlerine uymak vacib diyor, hem de kabul etmiyor. Resulullah efendimiz, (Benden sonra Ebu Bekir’e ve Ömer’e uyun!) buyuruyor. Hani şahıslara uymak vacib değildi? Bu ne biçim tenakuz böyle? Hem hadis-i şerifi yazıyor, hem aksini savunuyor. İnsan bu kadar kör olamaz. Hani bir insana uymak vacib değildi? Bu iki zat insan değil mi? Resulullah (Onlara uyun!) buyurduğuna göre onlara uymak Resulullah’a uymak olmuyor mu? Allahü teâlâ, (Resulüme uyun!) buyuruyor. Resulüne uymak vacib olmaz mı? Kendisi de vacib olur diyor. Allahü teâlânın Resulü de, (Ebu Bekir’e ve Ömer’e uyun!) buyuruyor. O hâlde Resulullah’ın bu sözüne uyarak bu zatlara uymanın vacib olduğu pek açık değil mi? O iki zata uymak, Resulullah’a uymak olur. Resulullah’a uymak ise Allah’a uymak olur.

Üçüncü hadis-i şerifte, (Sünnetime ve Hulefa-i raşidinin sünnetine uyun!) buyuruluyor. Sadece benim sünnetim denmiyor. Raşid halifelerin sünneti de deniyor. Demek onlara da uymak vacibdir. Sadece iki zat değil. Buna hazret-i Osman ve hazret-i Ali de dâhildir. Bu dört zat, Hulefa-i raşidindir.

Sadece Hulefa-i raşidin değil, Eshab-ı kiramın tamamına da uymak gerekir. Peygamber efendimiz de şöyle buyuruyor:
(Âlimler, Peygamberlerin vârisidir.) [Ebu Davud, İbni Mace, Tirmizi]

(Âlimlere uyun! Onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.) [Deylemi]

Peygambere uymak vacib olduğuna göre, o da, (Âlimlere uyun!) buyurduğuna göre, niye bu vacibe uymuyor? Allahü teâlâ da aynı şeyi bildiriyor; (Bilmiyorsanız âlimlere sorun!) buyuruyor. Demek ki âlimlere uymak vacibdir.

Selefilerin verdiği bütün örnekler İbni Teymiyye’dendir. İbni Teymiyye’den başka âlim yok mu? Onun sözleri senet de, İmam-ı a’zamın ve diğer âlimlerin sözü niye senet değil? Sapık İbni Teymiyye bile, (Peygamber mezhebi) diye bir şey uydurmamıştır. Sırf mezhepleri inkâr etmek için böyle bir mezhep uyduruluyor. Dört hak mezhebi Resulullah’ın yolundan ayrı bir şeymiş gibi göstermek çok yanlıştır.

Bir kelime-i tevhid


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(La ilahe illallah Muhammedün Resulullah) demek pek kolay, değeri ise çok yüksektir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bu öyle bir kelime ki, bunu terazinin bir kefesine koysalar, öteki kefesine de yedi kat yerler, yedi kat gökler dolusu günah koysalar, bu kefe ağır gelir) buyuruyor.

İmanı olanı ateş yakmaz. Çünkü Kelime-i tevhid onu korur. Asırlarca, imansızlar bu kelimeyi söylememek için öldüler, Cehenneme gittiler. Müslümanlar da bu kelimeyi söyletmek için şehid oldular, Cennete gittiler. Fark sadece budur, yani bir Kelime-i şehadet hakkı bâtıldan ayırıyor. Asırlardır Müslümanlarla kâfirler arasındaki savaşların sebebi sadece budur.

Bu Kelime-i tevhidi ihlasla söylemeyi yani buna iman etmeyi Allahü teâlâ kime nasip etmişse, bu dünyada ondan daha zengin, daha mutlu, daha bahtiyar hiç kimse olamaz. Onun için bunu söylemeyi Cenab-ı Hak kime nasip etmişse, kul bundan daha iyi ne ister ki? Çünkü Allahü teâlâ en kıymetlisini verdi. Bundan daha kıymetlisi yoktur.

Allahü teâlâya hamd olsun ki, bu Kelime-i tevhide inanmayı ve onu söylemeyi bize nasip etmiş. Mesela Peygamber efendimizi gördükleri hâlde, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Kelime-i tevhidi söylemedi. Ama Hazret-i Ebu Bekir ve diğer Eshab-ı kiram söyledi. Bu iş şaka değildir. Cennet ve Cehennem söz konusudur. Söyleyen Cennete, söylemeyen Cehenneme gider. Onun için her fırsatta Kelime-i tevhid söylemelidir.

Eğer iman bozuksa, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uygun değilse ibadetlerin faydası olmaz, imanla ölmek çok zor olur. İman düzgün olup beş vakit namaz da varsa, büyük müjdelere kavuşulur. Beş vakit namaz yoksa yüz bin hac da yapılsa, yüz bin hatim de indirilse, yüz bin altın sadaka da dağıtılsa, hiç faydası olmaz. Çünkü namaz dinin direğidir, direk yoksa bina yıkılır. Namaz dinin başıdır, baş yoksa vücut yaşamaz.

Dünya âhiretin tam zıddı ve tersidir. Doğu ile batı, gece ile gündüz gibidir. Dolayısıyla insanın, doğu ile batı gibi olan dünya ile âhiret arasında, (Doğuya mı yoksa batıya mı gideceğim) diye bir karar vermesi lazım. Ama bilsin ki, nereye yaklaşırsa öbür taraftan uzaklaşır. Çünkü ikisine birden gidilmez. Onun için insanlar, âhirete yaklaştıkça dünyadan uzaklaşırlar. Dünyaya yaklaştıkça, dünya muhabbeti, dünya meşguliyeti arttıkça âhiretten uzaklaşırlar. Âhiretten uzaklaşanların kıyamette işleri çok zordur.

Bir salevat-ı şerife


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir Müslümanın âhirette hesabı görülür. Günahı dağlar kadar, sevabı bir avuç… Melekler onu Cehenneme götürürlerken, Peygamber efendimiz onlara yetişir ve meleklere, (Acele etmeyin! O benim ümmetimdendir. Onu bırakın!) der. Melekler, (Yâ Nebiyallah, bu vazifeyi bize Cenab-ı Hak verdi. Biz ne yapabiliriz? Sen Rabbimize dua edersen, O, bize ne yapacağımızı bildirir) derler. Peygamber efendimiz, ellerini açıp dua eder. Allahü teâlâ meleklere, (Habibim ne derse öyle yapın!) buyurur. Peygamber efendimiz meleklere, (Teraziye gidelim, bir daha tartalım) deyince tekrar terazinin başına gelirler. Melekler, (Yâ Resulallah, bak, günahlar dağ gibi) derler. Peygamber efendimiz, mübarek kolunun altından katlanmış bir kâğıt çıkarır. Bunu terazinin sağ kefesine koyup, (Bir daha bakın!) buyurur. Birden durum değişir, sevablar dağ gibi büyür, günahlar az kalır.

O Müslüman, kurtulduğunu görünce, Hazret-i Peygamberin ayaklarına kapanıp, (Beni kurtardın, yâ Resulallah! Neydi o kâğıtta yazılı olan?) der. Peygamber efendimiz, (Beraber açalım) buyurur. Kâğıdı açarlar, içinde, (Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed) yazılı olduğunu görürler. Meğer bu kişinin hayatında bir defa okuduğu salevat-ı şerifeyi Peygamber efendimiz, (Belki sonra lazım olur) diye alıp saklamış. Cenab-ı Hak da, onu teraziye koyacağını bildirmiş.

Resulullah efendimizi anmanın, ona salevatı şerife getirmenin ne kadar önemli olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Her gün az veya çok salevat söylemeye çalışmalı. Yolda giderken, iş yaparken her fırsatta çok söylemeli. Çünkü insan âhirette sevdiğiyle beraber olacak. Peygamber efendimiz, (El mer’u mea men ehabbe) buyuruyor. Yani kişi sevdiği ile beraberdir.

Peygamber efendimize çok salevat-ı şerife getiren, onunla beraber olacak. Çünkü din büyüklerimiz, (İnsanoğlu, sevdiğini çok anar, insanın yapısında sevdiğini çok hatırlamak, çok anmak vardır) buyuruyorlar. Aynı şekilde büyük zatlara çok Fâtiha gönderenler de, onlarla beraber olacaklardır. Dünyada kimi seversek, âhirette onunla beraber olacağız. Salihleri seven onlarla birlikte Cennette olur. Kâfirleri seven de onlarla birlikte Cehennemde olur.

Bir gün


Zulüm ile akan kanlar,
Akıtanı boğar bir gün.
Şehit olup düşen canlar,
Nur içinde doğar bir gün.

Anan sızlar, atan sızlar,
Yeraltında yatan sızlar,
Vatan satar vatansızlar
Gayrullaha değer bir gün

Korkuludur bütün düşler,
Eğri büğrü bu gidişler,
Söktükleri sağlam dişler,
Kurşun olur yağar bir gün.

Yol korkulu, uzun ve dar,
Ölüm vardır, her can tadar,
Sanma hayat kabre kadar.
Nice güneş doğar bir gün.

İbretle bak olaylara!
Alaylara, kalaylara,
Sığmayanlar saraylara,
Toprak eve sığar bir gün.

Yerde kalmaz elbet zulüm,
Ciğerimiz dilim dilim,
Her planı bozar ölüm,
Ecel başa ağar bir gün.

Kadir Çetin – Nazilli