Etiket arşivi: Evliyalar

Evliyalar Serisi





























































































Abdülkadir-i Geylani
Abdullah-ı Tercüman
Akşemseddin – 1
Akşemseddin – 2
Aziz Mahmud Hüdayi
Bişr-i Hafi
Ebül Vefa
Ebu Turab
Emir Sultan – 1
Emir Sultan – 2
Hacı Bayram-ı Veli
Hacı Bektaş-ı Veli
Hasan Sezai
Hayat bin Kays el-Harrani
İbrahim Ethem
İbrahim Gülşeni
İbrahim Havvas
İsmail Fakirullah
Malik bin Dinar
Mehmed Emin Tokadi
Merkez Efendi
Ömer bin Abdülaziz
Osman Bedrettin
Rabia-tül-Adviyye
Seyyidet Nefise
Veysel Karani
Yunus Emre

Üveys Medenî

Tanınmış velîlerden. Bolu-Mudurnu’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1523 (H.930) senesinde Şam’da vefât etti. Kabri oradadır. Tasavvufta evliyâdan Çelebi Efendinin sohbetlerinde kemâle erdi. Halvetî yolunda yetişti. Hocasının dergâhının mutfağında hizmet ederdi. Dînin emirlerine uyma husûsunda çok gayret gösterir ve; “Kalbin temizlenmesinde Üveys gibi olmak gerekir.” derdi. Hocası onu yetiştirdikten sonra Karaman’a gönderip, insanlara rehberlik yapması için vazîfelendirdi.

Karaman’da fetvâ işlerine bakar, bir taraftan da halkın irşâdı ile meşgûl olurdu. Bu hizmeti yaptığı sırada Karaman’da bulunan müderrislerden Mevlânâ Dâvûd, Üveys Efendinin kerâmet sâhibi bir zât olduğunu işitince onu halkın gözünden düşürmek için imtihan etmek maksadı ile yanına gitti. Konuşmaya başladılar. Üveys Efendi sohbetiyle müderrisi hayran bıraktı. Onun hatırında olan nice müşkül meseleleri daha o sormadan cevaplandırdı. Cevapları ve îzâhları son derece iknâ edici ve rahatlatıcıydı. Müderris Mevlânâ Dâvûd’un merak ettiği meselelerden biri de şu idi. Namazdan sonra tesbih çekerken neden önce, “Sübhânallah” sonra “Elhamdülillah” sonra da “Allahü ekber” deniliyor, bunun hikmeti nedir? Niçin önce “Allahü ekber” denmiyor diye düşünüyordu. Bu hususta tatmin edici bir îzâh da bulamamıştı. Üveys Medenî hazretleri onun bu müşkülüne şöyle cevap verdi: “Kulların kalpleri mâsivâdan yâni Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisinden temizlenmedikçe (ki bu da “Sübhânallah” demekle olur) nîmetlerine şükredemez. Şükretmeyen de yâni “Elhamdülillah” demeyen de O’nun azâmetini, büyüklüğünü anlayamaz. Bundan sonra da; “Allahü ekber” der. Bu sebeple tesbih bu tertib üzeredir.” buyurdu.

Diğer sorularına daha sormadan birer birer cevap verince, Müderris Dâvûd Efendi onun âlim ve velî bir zât olduğunu anlayıp sevdi ve talebesi oldu. Berâberce Şam’a gittiler. Üveys Medenî hazretleri Şam’da vefât etti. Vefâtından önce Mevlânâ Dâvûd’u yerine halîfe bıraktı. Mukâtıl adında bir halîfesini de Yemen’e gönderdi. Yemen’de bu halîfesi vâsıtasıyla Halvetîlik yolu yayıldı. Yemen’deki Halvetîlerin çoğu Üveysîlerdendir.

MACAR BIÇAĞI

Mustafa Bey anlatır: “1582 senelerinde İran’a yapılacak bir sefere katılmak için gidecektim. İzin ve duâ alıp, vedâ etmek için MehmedDede’nin yanına vardım. Hayır duâlarını istirhâm edip, ellerini öptüm. Himmet edip nasîhat ettikten sonra; “Mustafa Çelebi, sefere gidersen bir çift Macar bıçağını yanından ayırma, zor zamanda insana ondan üstün silâh olmaz.” buyurdu. Emirlerini yerine getirip, yola revân oldum. Günler sonra Demirkapı kalesine ulaştık. Orada iki sene kaldık. Bir gün buğday tedâriki için kaleden dışarı çıkıp, bir köyde geceledik. Düşmandan ses sedâ olmadığı için, herbirimiz bir köşeye çekilmiş, silâhlardan uzaklaşmış, uyumakla meşgûldük. Birden kapı kırılıp, içeriye bir İran askeri girdi. Hiç aman vermeyip üstüme saldırdı. Uyku mahmurluğu ile yerimden fırladım. Yanımda hiç silâh yoktu. Ölümle aramda bir bıçak boşluğu kadar yer kalmıştı. O anda iki senedir Mehmed Dede’nin emriyle yanımdan hiç ayırmadığım Macar bıçağım hatırıma geldi. Elime alıp, hasmımın boşluğunu hedef aldım. Allahü teâlânın takdîri ile, beni öldürmek için saldıran düşmanın kılıcı evin direğine denk gelip kırıldı.Benim bıçağım vazifesini yaptı, adamın işini bitirdi. Mehmed Dede’nin kerâmeti zâhir oldu.”

1) Lemezât; s.144b, Süleymâniye Kütüphânesi, HacıMahmûd Kısmı, No: 4546

Üryânî Mehmed Dede

Rumeli velîlerinin büyüklerinden. İsmi Mehmed’dir. Rumeli’de Rusçuk yakınlarında Yergöğü kasabasında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Annesi sâliha bir hanım olup, asrının Râbia’sı diye bilinirdi. Her ikisinin de birçok kerâmetleri görüldü.

Küçük yaşta ilim tahsîli ile meşgûl olan Üryânî Dede, çeşitli dallarda ilim sâhibi olduktan sonra, aşk-ı ilâhî’nin cezbesine kapılıp kendinden geçti. Dizkapağı ile göbeği arası hâriç, diğer taraflarına bir şey giymez oldu. O şekilde etrafta dolaşmaya başladı. Mısır’a kadar gitti. Birkaç sene Kâhire çevresinde kalıp, sıkıntı ve riyâzetler çekti. Vahşîlerle birlikte nice yıllar geçirdi. Yıllar sonraKâhire’ye girdi. Gülşenî dergâhına vardı. O sırada İbrâhim Gülşenî hazretleri vefât etmiş, oğlu Emîr Ahmed Hayâlî yerine kalmıştı.Emîr Ahmed Hayâlî, Üryânî Dede’yi görünce; “Hüner, insan olmaktır, hayvan gibi ot otlamak değildir.” deyip, nasîhatte bulundu. O da orada kalıp, Hayâlî’nin feyz ve himmetinden istifâde etti. Zâhir ve bâtın ilimlerinde kemâle geldi. Ahlâkı güzelleşti. İbâdet ve hâlleri düzeldi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını,Resûl-i ekremin yolunu yaymak vazifesi ile memleketine geri gönderildi.Yergöğü’nde ikâmet edip, İbrâhim Gülşenî hazretlerinin mesnevî tarzında yazdığı Mânevî adlı eserini okuyup açıkladı. İnsanlara nasîhatlerde bulundu. 1590 (H.999) senesinde Yergöğü’nde vefât edip annesinin yanına defnedildi. “Yergöğü’nün kutbu vefât eyledi.” şeklinde vefâtına târih düşürüldü. Her ikisinin kabri de ziyâretgâh olup, onları vesîle ederek yapılan duâların kabul olduğu çok kere görülmüştür.

Üryânî Dede, Yergöğü’nde birçok talebe yetiştirip, güzel nasîhatleri, tatlı dil ve güler yüzü, güzel ahlâkı, faydalı ilmi ile insanlara doğru yolu gösterdi. Kendisinde görülen hal ve kerâmetler, Allahü teâlânın izniyle birçok kimsenin sâlih müslüman olmakla şereflenmesine sebeb oldu.

Talebelerinden olan, Şah-ü-Gedâ adlı eserin müellifi Taşlıcalı Yahyâ Bey, Gülşen-i Envâr adlı manzûm eserinde, hocası Üryânî Dede için ayırdığı bölümde;

“Sâlik-i meczûbların yoldaşı,
Başı kabak yalın ayaklar başı.
Zâhiri virâne ve uzletinde,
Bâtını ma’mûr Mehmed Dede.”

kıtası ile söze başlayıp, şöyle anlatır: “Mehmed Dede, bizim vilâyetimizi şereflendirmişti. Yolda giderken karşılaştık. Elini göğsüme koydu. Beş parmağını kalbimin üstüne âdetâ resmetti. Bir gece önce rüyâmda beş Arabca beyit söylemiştim. Fakat hatırlayamıyordum. Mehmed Dede’nin elini göğsüme koymasıyla birlikte beyitleri hatırladım. Ondan aldığım bu feyz ve bereketle, daha birçok şiirler yazdım.

1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); s.365

2) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.14, s.193

Üstâd-ül-a’zam

Fıkıh âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. İsmi,Muhammed bin Ali bin Muhammed bin Ali el-Hüseynî el-Hadramî, künyesi Ebû Ali’dir. Üstâd-ül-a’zam lakabıyla tanınmıştır.Seyyid olup, hazret-i Hüseyin’in evlâdındandır. 1178 (H.574) senesinde, Arap Yarımadasındaki Hadramût bölgesinin en meşhûr kasabası olan Terîm’de doğdu. 1256 (H.653) senesinde orada vefât etti. Bâzı kıymetli risâleleri mevcud olup, Bedâi’u Ulûm-il-Mükâşefât Vet-Tecelliyât bunlardandır.

Ebû Ali Muhammed bin Ali hazretlerinin, İslâmiyetin inceliklerine bağlılığı ve büyüklük hâlleri, daha çocuk yaşta kendisinde görülmeye başlamıştı. Diğer çocuklarla birlikte mektepte okurken bir gün kaylûle, öğleden önce, sünnet olduğundan bir mikdâr uyumak için yatmıştı. Ezânın okunduğunu duyamadı. Kendisini uyandıran da olmadı. Uyandığında cemâat farza başlamak üzere idi, müezzin ikâmet okuyordu. Hemen yakındaki kuyuda bulunan kovaya işâret etti. Kova, Allahü teâlânın izni ile kuyudan içi su dolu çıktı. O da acele ile abdest alıp, cemâata yetişti.

İslâmın ve müslümanların güzelliklerinin kendisinde görüldüğü, yâni İslâmın ve müslümanların tam bir nümûnesi ve kıymetli ecdadının büyüklüğünün timsâli olan bu büyük zât, zamânında bulunan fıkıh âlimlerinin önde gelenlerindendi. Âlimler arasında husûsî bir yeri vardı. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde imâmların imâmı ve velîlik yolunda çok üstün derecelerin sâhibi idi. İlimde ve tasavvufta çok yüksek olup, engin bir deryâ idi. Kerâmetler ve fazîletler sâhibiydi. Bir defâ hizmetçisi Afrikiyye’ye uzun bir yolculuğa çıktı. Yolculuğu çok uzun sürdü.Hattâ âilesine “öldü” haberi geldi. Âilesi, kesin olmayan bu haber karşısında ne yapacağını şaşırdı. Nihâyet ümidlerini kesip hazret-i Üstâd’ın yanına gelerek, çok zor durumda olduklarını merâk ettiklerini, ne yapmaları gerektiğini suâl ettiler. Üstâd-ül-a’zam, başını önüne eğdi. Bir mikdâr tefekkür ve murâkabe ederek, hiç konuşmadı.Sonra başını kaldırıp; “Hizmetçimiz Afrikiyye’de ölmemiştir.” buyurdu. “Fakat öldüğüne dâir haber geldi” dediler. Bunun üzerine; “Biraz önce Allahü teâlânın izni ile Cennet’i gördüm. Orada hizmetçimizi göremedim. Bizim hizmetimizde bulunan kimsenin Cehennem’e gidemeyeceğine ve kendisini Cennet’te de göremediğime göre talebemiz sağdır, ölmemiştir.” buyurdu. Hizmetçinin âilesi, bu zâtın büyüklüğünü ve verdiği haberin yanlış olamayacağını iyi bildikleri için rahatladılar. Bu hâdiseden az bir zaman sonra, o kimsenin hayatta olduğu haberi ve nihâyet kendisi geldi.

Üstâd-ül-a’zam hazretleri, kerâmet olarak, vefâtından sonra meydana gelecek bâzı mühim hâdiseleri haber vererek insanları îkâz etmiştir ki, bu mühim haberlerden bâzıları şunlardır: Bağdat’ın yakılması, Dicle Nehrinin taşması ve birçok insanın suda boğulması. Vezîrin evinin, halîfenin hazînesinin ve bunlardan başka 330 evin yıkılması. Birçok kimsenin yıkıntılar altında kalarak ölmesi. Bu hâdiselerin 1257 senesi Cemâzil-âhir ayında olacağını haber vermesidir. 1259 yılında İslâm âleminde bir benzeri daha görülmemiş olanTatar istilâsının meydana geleceğini, bunların her çirkinliği ve vahşeti işliyeceklerini, bu musîbetin etrâfa yayılacağını, Hadramût’ta büyük bir sel olacağını, halîfenin Safer ayında öldürüleceğini bildirdi. Bu haber verdiği şeylerin hepsi, kendisinin 1256 (H.653) yılında 79 yaşında iken vefâtından sonra, bildirdiği zamanlarda meydana gelmiş, aynen dediği gibi olmuştur. Hadramût’ta büyük bir sel meydana geldi. Pekçok beldeharâb oldu ve dört yüzden fazla insan bu musîbet ânında öldü.

1) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.11, s.57

2) El-A’lâm; c.6, s.282

3) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.127

Ünsî Hasan Efendi

İstanbul’da yetişen büyük velîlerden. İsmi Hasan bin Recep bin Şehîd Muhammed, lakabı Ünsî’dir. 1645 (H.1055) senesi Taşköprü’de doğdu. 1723 (H.1136) senesi İstanbul’da Bâbıâli yakınında Salkım Söğüd’de Aydınoğlu Dergâhında vefât etti. Örtülü taş türbede medfûndur.

Ünsî Hasan Efendi önce Bayramiyye yolu büyüklerinden olan babası Recep Efendiden okudu. İlim ve edeb üzere yetişti. Henüz yirmi yaşlarında iken Ayasofya Câmiinde ders okutmaya başladı. Tefsîr-i Beydâvî ve Mesnevî okur, kendisine mahsus odasında ikâmet eder, ilimle meşgûl olurdu. Halvetiyye yoluna girmesini âlim bir zât olan hemşehrisi Ali Efendi şöyle anlatır: “Bir gün Üsküdar’da bir hemşehrim ile karşılaştım. Bana; “EskiVâlide Dergâhında hemşehrimiz Şeyh Karabaş Ali Efendi isminde bir zât vardır.” dedi ve onun fazîletlerini anlattı. Lâkin ben onunla gidip görüşmedim. Sonra Ünsî Hasan Efendinin medresedeki odasına vardım. Sık sık gelir onu ziyâret ederdim. Bu sefer ona; “Ey Hasan Efendi! Üsküdar’daKastamonu’dan bir zât gelmiş, ilim ve irfân sâhibi imiş. Nefsin isteklerini yapmayıp, istemediklerini yapan bir zât olup, hal ve tasarruf sâhibi olduğunu öğrendim. İsmine Karabaş Ali Efendi diyorlar. Çok eserler yazmış. Gel ona gidip görüşelim.” dedim. Hasan Efendi bu teklifimi kabûl etti. Üsküdar’a geçtik ve VâlideAtikDergâhına geldik. Orada AliEfendiyi ziyâret için içeri girdik. KarabaşAliEfendi bizi görür görmez Ünsî HasanEfendiye hitabla; “Hasan Efendi çoktan beri senin yolunu gözlerdik. Çok şükür şimdi nasîb oldu.” buyurdu ve yanındaki birine; “Osman Efendi sana dediğim bunlardır.” deyip, Hasan Efendiye iltifât etti. Osman Efendi sonra edeple dışarı çıktı. O zaman ben KarabaşAli Efendi ile bir mikdâr konuştum. Hasan Efendi sükût etti. Yarım saat kadar bir zaman geçti. Sonra oradan ayrılmak için Hasan Efendiye; “Kalk gidelim. İkindi olacak.” dedim. Berâberce kalktık. Şeyh Karabaş Ali Efendiden izin istedim. Hasan Efendi, Şeyhin mübârek ellerini ve dizini öptü. Onun hâlini değişmiş gördüm. Sonra dışarı çıktık. Ona; “Hasan Efendi, şeyhin elini ve dizini öptünüz. Senin hiç kimseye böyle yaptığın yoktu.” dedim. Hasan Efendi sustu ve durdu. Ben; “Buyrun gidelim.” dedim. O zaman; “Siz buyurun gidin. Ben gitmeyeceğim. Burada kalacağım.” dedi. Hayret ettim ve; “Burada nasıl kalırsınız? Senin medresede odan var. Kitapların ve eşyâların var. Bunları nasıl fedâ edersin? Burada kalman olmaz. Gel gidelim. Sonra yine geliriz.” dedim. O, büyük bir kararlılıkla; “Medresedeki odam, bütün kitaplarım, hepsi senin olsun.” dedi ve anahtarını çıkarıp bana verdi. Sonra da; “Talebelerime söyle kendilerine başka hoca bulsunlar. Bundan sonra ben İstanbul yakasına gitmem. Meğer izin ola.” dedi ve hakîkaten Üsküdar’da hazret-i Şeyh Karabaş Ali Efendinin dergâhına gidip hizmetinde kaldı. Çok ısrar ettimse de çâre olmadı.”

Ünsî Hasan Efendi, hazret-i Şeyh Karabaş Ali Efendinin dergâhında mücâhede ile, nefse zor gelen ve nefsin istemediği şeyleri yapmakla meşgûl oldu. Şeyh Karabaş Ali Efendi onun bu husustaki gayretini görünce; “Otuz iki bin kişi bizim elimizde tövbe edip yolumuza girdi. Altı yüz seksen beş halîfem, önde gelen talebem var. Lâkin Hasan Efendi gibisi yok. O, Allahü teâlâyı bilir ve hakîkatlere âşinâdır.” buyurdu.

Bir gün Şeyh Karabaş Ali Efendi, Hasan Efendiyi huzurlarına istedi. Birisi gidip haber verdi. Hasan Efendinin o esnâda başında siyah sarık vardı. O; “Hocamın huzûruna böyle girmek, yolumuz edebine uymaz.” deyip başına beyaz sarık sarmak istedi. Fakat yenisini sarmak için zaman yoktu.Hemen sarığının üzerine beyaz bir gömlek parçası sardı ve hocasının huzûruna koştu.Hocası gecikmesi sebebiyle ona; “Niçin geç geldin?” dedi. Hasan Efendi de; “Efendim biraz geciktim. Affediniz.” dedi. O zaman Karabaş Ali Efendi; “Beriye gel.” buyurdu. Hasan Efendi yaklaştığında, Karabaş Ali Efendi onun başındaki sarığın üzerine sardığı beyaz gömlek parçasını çözüp alınca, siyah başlığı meydana çıktı. O zaman; “Ey Hasan! Bize karşı edebi gözetirsin. Bundan sonra yanımıza geleceğinde dilediğin şekilde ve zamanda gelebilirsin. Bu sana izindir.” buyurdu. Talebeler içinde Hasan Efendiden başkasına bu izin verilmedi.

Bir gün cihân pâdişâhı Sultan Mehmed bin Sultan İbrâhim Hanın çuhadarlarından KaraMehmed isminde birinin dizlerine sızı inip, kötürüm oldu. Pâdişâh, hekim başısıSâlim Efendiye; “Şu çuhadarımız iyi olmalıdır.” diye tenbih etti. Sâlim Efendi bu ferman üzerine çuhadar efendiye çeşitli ilaçlar tatbik etti ise de fayda vermedi. Saray hekimleri ve şehirdeki diğer tabibler ona faydalı ilaç bulamadılar. Pâdişâh bir gün çuhadarının yattığı odayı teşrif ettiler, hâlini sordular ve; “Mehmed nicesin, iyi olabilecek misin?” dedi. Çuhadar da; “Pâdişâhım, bana verdikleri hiçbir ilaç fayda vermedi.Çâre olarak sâlih bir kimsenin şifâlı duâsına muhtâcım.” dedi.Pâdişâh; “Şimdi böyle şifâlı nefes sâhibi ve ağzı duâlı kimdir?” dedi. O da; “Pâdişâhım, Üsküdar’da Vâlide Atik Câmiinde Şeyh Karabaş Ali Efendi mâlumunuzdur.” dedi.

Pâdişâh hemen hatırladı. Zîrâ onun vâzlarını dinlemişti. Hemen Haseki Ağaya emretti ve; “Hemen Üsküdar’a var. Şeyh Karabaş Ali Efendiye selâm ve hürmetlerimi arzet. Eğer kendileri gelirler ise teşrif edip çuhadarımıza duâ etsinler. Yok, gelemeyip halîfesini, vekîlini gönderirlerse, onu saygı ve hürmetle getiriniz.” dedi. Haseki Ağa derhal Üsküdar’a geçti. Şeyh Karabaş Ali Efendinin huzûruna çıktı.Pâdişâhın ricâsını bildirdi. Şeyh hazretleri, Hasan Efendiyi çağırttı, ona; “Hasan Efendi! Var şu hastayı bir gör ve ona duâ okuyuver.” buyurdu. Hasan Efendi; “Peki efendim!” deyip Haseki Ağa ile birlikte saraya geldiler. HasanEfendi, çuhadarın odasına girdi. Hasta Kara Mehmed Ağa, HasanEfendiyi gördüğü an ağlamaya başladı. “Efendim sizlere hürmet için ayağa kalkamadım. Af buyurun.” dedi. Hasan Efendi ona teselli verip; “Sakın üzülme, gam çekme. İyi olursun. Hemen ayaklarını önüme uzat!” dedi. O da bu yakınlıkla söyleneni yaptı. Hasan Efendi okuyup duâ etti veFâtiha dediler. Bir mikdâr daha teselli verip; “İnşâallah bir daha gelmemize hâcet kalmaz.” buyurdu ve oradan ayrıldı. Hasan Efendi odanın kapısından çıktığında hemen hasta ayağa kalkıp gezinmeye başladı. Birkaç gün sonra da pâdişâhın huzûrunda yürür oldu. Bunun üzerine Pâdişâh Sultan Dördüncü Mehmed Han çok sevindi. “Varın haber verin. Şeyh Hasan Efendi, sarayda vâz eylesin.” dedi. Haber iletildikte Hasan Efendi; “Hocamdan izin almadıkça imkânı yok. Saraya bile onun izniyle gelmişiz.” dedi. Bunun üzerine Pâdişâh, Karabaş Ali Efendiden izin isteyince, o da, vâz etmesine izin verdi.

Hasan Efendi iki sene sarayda vâz etti. Sarayda kim varsa, Enderûn ağaları dâhil hepsi Hasan Efendinin talebesi oldular. Sonraları bunların da birçok talebe ve vekilleri oldu.

Hasan Efendi, hocası Ali Efendi hazretlerinden 1664 senesi icâzet, diploma alıp vekîli oldu. Hocası ona; “Sen İstanbul yakasına var. Her nerede dilersen orada ikâmet et. Allahü teâlânın kullarını irşâd eyle!” buyurdu. Ona duâlar etti.

Hasan Efendi hocasının bu emri üzerine İstanbul Yakasına geçip Ayasofya yakınındaki Acemağa Câmiine geldi. Oraya yerleşti ve talebe yetiştirmeye başladı. Çok talebesi oldu. Lâkin kimseye vekillik, icâzet vermezdi. Etraftan; “Şeyh Hasan Efendinin âşık talebeleri olduğu halde onlara niçin icâzet vermiyor.” dediler. Herkes bu hâle şaşar, taaccüp ederdi.

Bir gün Şeyh KarabaşAliEfendi hazretlerine; “Efendim! Ünsî Hasan Efendi bir türlü talebelerine icâzet verip vekil yapmıyor. Halbuki buna hak kazanmış çok talebesi var. Eğer siz bir haber gönderirseniz icazet verir, vekil yapar.” dediler. O zaman Karabaş Ali Efendi yanındaki asâdâr Osman Efendiye; “İstanbul’a var. Hasan Efendiye selâm söyle ve; “Yavru çıkarsın. Yavru çıkarsın de!” buyurdu. Osman Efendi İstanbul’a gelip Hasan Efendiyi buldu ve Karabaş Ali Efendinin selâmını söyledi. Sonra; “Yavru çıkarsın. Yavru çıkarsın.” dediler.” dedi. Hocasının selâmını alan Hasan Efendi; “Gezenler gibi mi? Gezenler gibi mi?” diye karşılık verdi. O zaman Osman Efendi vedâ edip Üsküdar’a geçti. Karabaş Ali Efendiye onun bu sözlerini söyledi. Karabaş Ali Efendi hazretleri bunun üzerine tekrar duâ edip; “Ünsî Hasan Efendi, bütün icâzetli talebelerimin en üstünüdür ve hepiniz ona muhtaçsınız.” buyurdu.

Şeyh Karabaş Ali Efendi 1685 senesinde deniz yoluyla hacca gitmek için hazırlıklarını yaptığında bütün talebelerini topladı ve; “Bizler hac etmeye niyetlendik. Sizler burada kalıyorsunuz. Olur ki bir daha görüşmeyiz. Bâzılarınızın bir mürşide, yol göstericiye ihtiyâcı vardır. Hepinizi Ünsî HasanEfendiye havâle ettim. Danışacağınız bir şey olursa, Hasan Efendiye danışın. Biz yerimize onu bıraktık.” buyurup duâ ettiler ve yola çıktılar. Bundan sonra bütün talebeler Hasan Efendiye tâbi oldular.

Ünsî Hasan Efendi,Acemağa Câmiinde senelerce hak yolun bilgilerini anlattı. Orada riyâzetle, nefsin isteklerini yapmamakla ve mücâhede ile, nefse zor gelen şeyleri yapmakla meşgûl oldu. Çok az yer, bâzan günlerce ağzına bir şey koymazdı. Halbuki ahbapları ve çok zengin talebeleri vardı. Hiç birinden bir şey istemezdi. Bir ara namazı ayakta kılamaz hâle gelmişlerdi. O zaman raftaki kuru birkaç lokma ekmek parçasını yiyerek açlığını giderdiler ve ibâdetine devâm ettiler.

Çetin nefis mücâdelelerinden geçtikten sonra, Allahü teâlâ ona çok ihsanlarda bulundu. Kendisine; “Nefsinle nasıl mücâdele ettin?” denildikte, o; “Ömrüm nefsimle uğraşmak, onu terbiye etmeye çalışmakla geçti. Uzun zaman açlık çektim. Yirmi yaşımdan beri yanım üzerine yatmadım. Ayaklarımı uzatmadım. Daha başka çektiğim riyâzetlerimi size anlatsam inanmazsınız. Sizler ise; “Rahatta olalım Hakk’ı bulalım.” dersiniz.” buyurdu.

Ünsî Hasan Efendi, zamânında İstanbul’da bulunan evliyânın önde gelenlerinden idi. Her hâliyle İslâmiyetin emirlerine uyardı. Tasavvuftaki yolları Halvetî olup, Kastamonu evliyâsının büyüklerinden Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerine uzanmakta idi. Ömrünü mürşidi, hocası Karabaş Ali Efendinin yolunu ve edebini gözetmekle geçirdi. Çok kerâmetleri ve güzel halleri görüldü. Tasarrufu kuvvetli olup, talebelerinin ve başkalarının hallerine vâkıf, niyetlerini bilirdi.

Ünsî Hasan Efendinin zamânında bir takım din câhilleri türeyip, tasavvufu ve mânevî halleri inkâr ettiler. Öyle oldu ki, mescidlere gelenlere mâni olmaya, mescidleri kapatmaya çalışırlardı. Acemağa Câmii etrâfındaki bâzı azgın kimselerÜnsî Hasan Efendiye de zarar vermek istediler. Ünsî Hasan Efendi onlarla görüşmek istemedi. Onlar Şeyh Ünsî Hasan Efendiyi Acemağa Câmiinden uzaklaştırmayı kararlaştırdılar. Hattâ öldürmeye kasdettiler. Aralarında Hasan Efendinin bir kısım gâfil talebeleri de vardı. Bir gün Hasan Efendinin karşısına çıkıp küfre sebep olan sözlerle onu rahatsız ettiler. Hasan Efendi gelenlere Kur’ân-ı kerîmden bâzı âyet-i kerîmeler okuyup nasîhat etti. Lâkin onlar taşkınlıklarında ısrar ettiler. O zamanHasan Efendi; “Sizler bizleri ve yolumuzu inkâr edersiniz. Hak yolda giden sâlih kimselere zarar verirsiniz. Hattâ bizi öldürmek istersiniz. Biz de size bu fırsatı vermeyiz.” buyurdu. O dakika oraya gelmiş bulunan azgınlar birer ikişer düşüp can verdiler. Nasıl öldükleri anlaşılamadı. Kısa zamanda her biri bir sebepten ölüp gitti.

Bir gün birisi yere düşüp can vermek üzere iken Şeyh Hasan Efendinin önde gelen sâdık talebelerinden Kebâbî Ahmed Dede gelip durumu HasanEfendiye haber verdi ve yardım etmesini istedi. Ünsî Hasan Efendi ona; “Var sen işinle meşgûl ol!” buyurdular. O zamanAhmed Dedeyi bir hal kapladı ve titremeye başladı. Sonradan bu hâli soruldukta; “Az kalsın ölüyordum.” dedi. Daha sonra Ünsî Hasan Efendi; “Allahü teâlâya şükürler olsun ki, bu câmi ve etrâfı inkârcılar gürûhundan temizlendi.” buyurdu.

Bir gün kuşluk vaktinde, AcemağaCâmii yanından elinde çocuğu olan bir kadın geçiyordu. O sırada çocuk, câminin penceresinden içeri baktı hemen ağlamaya, bağırmaya başladı ve anasına sarıldı. Anası sebebini sorunca; “Câmide postun üzerinde bir arslan var yatıyor ve şimdi kalkacak.” dedi. Kadıncağız da pencereden içeri baktı, hakîkaten postun üzerinde bir arslan oturuyordu. Onu böyle görünce korkup titremeye, kekelemeye başladı. Civardaki talebelerden bâzısı da oraya gelip bu hâli gördü ve kaçışmaya başladı. Birkaçı doğruca Hasan Efendinin önde gelen talebelerinden Pîr Osman Efendiye gidip durumu anlattı. Osman Efendi onları odalarına gönderip korkmamalarını söyledi. Bir saat kadar sonra gidip baktıklarında, arslan yerinde yoktu. Osman Efendi; “Bunu kimseye anlatmayın. Zîrâ izin yoktur.” dediyse de, Şeyh Hasan Efendinin bu kerâmeti herkes tarafından duyuldu. Sebebi Osman Efendiden soruldukta; “Şeyh Ünsî Hasan Efendi celâllenip, bir şeye canı sıkılınca, bir arslan peydâ oluverir.” diye cevap verdi.Hakîkaten bütün azgın ve taşkın kimseler bu heybetli arslanı görmekle ödleri çatlayıp ölmüşlerdi.

Bir zaman HasanÜnsî Efendiyi sevmeyen birisi gelip, devlet adamlarından Mustafa Paşaya onun aleyhinde sözler söyledi.Cezâlandırılmasını istedi. Paşa bu sözler üzerine; “Peki onu nefy edelim. Bir yere sürelim.” dedi. O gece Paşa yatmak için başını yastığa koydu. Lâkin yastığı alevli bir ateş sardı. Paşa birden bire geriye çekilip ayak ucunda durdu ve korkuyla bakmaya başladı. Etrafına seslendi. Ev halkı koşup geldi. “Ne oldu?” dediklerinde; “Başımı yastığa koyunca, yastığı bir ateş kapladı. Ondan korktum!” cevâbını verdi. Bunun üzerine evdekiler; “Paşa hazretleri ateş falan yok. Okuyun da yatın.” dediler. O da; “Okumadan yattığım yoktur. Mutlakâ okur, öyle yatarım.” dedi. Paşa tekrar yatağa girip başını yastığa koyduğunda yine aynı ateşli alevi gördü. Hemen sıçrayıp; “Söndürün, söndürün!” diye bağırmaya başladı. Gelenler yine bir şeyler görmediklerini söylediler. Netîcede bu hal sabaha kadar sürdü. Sabahleyin Paşa, yakınlarına bu hâli anlattı. Hiç kimse bir mânâ veremedi. Sonradan sevdiklerinden birisi; “İzin verirseniz ve darılmazsanız bunu size açıklarım.” dedi. Paşa da; “Darılmam söyle!” deyince, o; “Efendim! Siz ya birine zulüm ve haksızlık yapmışsınız veya haksızlık yapacaksınız! Öyle bir niyetiniz olmalı. Zîrâ böyle ateş görmek, ancak Allahü teâlâ tarafından bir îkâzdır, uyarmadır, tenbihtir. Sizlere bundan sakınmak lâzımdır.” dedi. Bunu işiten paşa şaşırdı ve; “Ben kimseye haksızlık etmedim. Lâkin, Acemağa CâmiindeHasan Efendi isminde bir zât varmış, uygunsuz haller ve işleri yaparmış. Bana onu zemmedip kötülediler. Ben de onu nefyetmeyi, uzaklaştırmayı niyet etmiştim.” dedi. O kimse bunu duyunca; “Efendim! Sakın öyle bir işe kalkışmayın.” dedi. Orada Hasan Efendinin talebelerinden birisi vardı. Bunu duyunca Paşaya Hasan Efendinin üstünlüklerini, güzel hallerini, dünyâya düşkün olmadığını anlattı ve hakkında söylenen şeylerin iftirâ olduğunu belirtti. Paşa bunun üzerine niyetinden vaz geçip ona ikrâm ve iyilik yapmak, duâsını almak istedi ve; “Hakîkaten gece gördüğüm ateş, ona olan haksızlık niyetimin sebebi idi.” dedi ve şüphesi kalmadığını belirtti. Sonra Ünsî Hasan Efendiye birkaç kese altın gönderdi ve duâ istedi. Ayrıca; “Ona lâyık bir dergâhı da hizmetine vereceğim.” diye haber gönderdi.

1683 senesi İstanbul’da Alay Köşkü yakınında Karaköy mahallesinde Saçlı Emir Dergâhı, diğer bir adı ile Aydın Dede Dergâhı boşaldı. Mustafa Paşa derhal buranın Şeyh Ünsî Hasan Efendiye verilmesini emrettiler. Berâtını, izin belgesini ona gönderdiler. Berât önlerine konunca, Hasan Efendi; “Paşa oğlumuzun selâmını aldık. Biz dahi selâmlar ederiz. Bu câmide yirmi senedir Rabbimizi zikrederiz. Burası dahi dergâhtır. Orasını hakkı olan birine versinler.” buyurdu. Berâtı da, getiren kişiye iâde edip kabûl etmedi.Daha sonraları binbir ricâ ve minnetle, Ünsî Efendi mecbur kalıp Saçlı Emir Dergâhına geçmeyi kabûl etti. Mustafa Paşa da onun bu kabûlünden çok memnun oldu.

Şeyh Ünsî Efendinin birçok kerâmetleri görüldü. Sâdık talebelerini çok sever, sıkıntılı anlarında onların imdatlarına, yardımlarına koşardı.

Sevdiklerinden Mehmed Ağa, resmî bir görevle Rumeli taraflarına gönderilmişti. Bir gün MehmedAğanın haydutlar tarafından katledildiği haberi geldi. Dergâhtaki talebeler bu durumu Ünsî Hasan Efendiye bildirdiler. Hasan Efendi tebessüm edip; “Onun aslı yoktur.” buyurdu. Hakîkaten aradan bir zaman geçtikten sonra, Mehmed Ağa ansızın çıkageldi. Dergâhtakiler ona; “Sizin ölüm haberinizi aldık. Bunu hocamıza haber verdik, lâkin o; “Aslı yoktur. O ölmedi, yaşıyor.” diye cevap verdi.” dediler. Bunun üzerine Mehmed Ağa sükût edip onlara bir şey söylemedi. Daha sonra Ünsî Efendinin huzûruna çıktı. Ünsî Efendi onu görür görmez; “Mehmed Dedeyi gördün mü?” dedi. Oradakiler bir şey anlamadılar ve içlerinden Şeyh hazretleri ile onun arasında böyle konuşmalar olur dediler. Sonra diğer bir kısmı MehmedAğadan “Hocamız sana Dedeyi gördün mü? diye buyurdu, bu nedir?” diye sorduklarında, şöyle anlattı: “Onu şimdi söylemek uygundur. Zîrâ hocamızın bir kerâmeti ve himmeti, yardımı ortaya çıkmış olur.” dedi ve anlatmaya başladı:

“Rumeli’deki vazîfemi tamamladıktan sonra bir kervanla geri dönüyordum. Yol üzerinde bir ormana girdik. Fakat orada baskına uğradık. Haydutlar kervandaki insanların hepsini öldürdüler ve malları yağma ettiler. Sıra bana geldi. O sırada çok korktum. Hocam Ünsî Hasan Efendiyi hatırıma getirdim. Birden onu karşımda hazır gördüm. Bana bakıp; “Gel.” buyurdu. Ben de ardınca gittim. Haydutlar bizi görmediler. Bir dağ üzerine çıktı, ben de çıktım. Sonra bana; “Bu dağın ilerisine git.” diye işâret buyurdu ve kayboldu.Ben işâret edilen tarafa giderek düz bir yere ulaştım. Orada bir takım insanlar vardı, beni görünce hemen yanıma koştular ve hâlimden sordular. Ben arkamdaki dağın ötesinde haydutlar olduğunu ve kervanı soyup kervandakileri katlettikleri haberini verdim. Bunun üzerine onlar; “Biz de işittik. Ne zaman oldu.” dediklerinde; “Az önce.” dedim. Bunun üzerine onlar; “Bu dağın ilerisinde ormanlık yer yoktur. Haydutlar da buralarda bulunmaz.” dediler. Ayrıca bana geldiğim yeri sordular. Ben söyleyince; “Senin söylediğin yer buralara çok uzaktır.” dediler. O zaman ben, şeyhim Ünsî Efendinin kerâmetiyle kurtulduğumu, buralara kadar getirilerek selâmete erdiğimi anladım. İstanbul’a gelip huzûruna çıktığımda; “Mehmed Dedeyi gördün mü?” dediği hakîkatte kendisi idi.”

Bir başka talebesi anlatır: “Ben hamama gittiğimde iyice yıkandıktan sonra bir tas içindeki suya okuyup sonra başımdan aşağı dökmeyi âdet edinmiştim. Bu hâlimi kimseye söylemedim. Bir gün bir rüyâmı tâbir için Ünsî Hasan Efendinin huzûruna gittim. Rüyâmı tâbir ettiler, sonra da; “Hamamdaki bu âdeti terk et. Zîrâ suya okur, sonra onu orada başına dökersin. Bu uygun değildir. Zîrâ okunmuş sudur. Aşağılara yayılması günahtır. Onu bir daha yapma. Yıkan ve çık.” buyurdular. O zaman ben; “Efendim! Bu hâli kimse bilmezdi, size kim söyledi?” diye sordum. O zaman Hasan Efendi hazretleri; “Bir gönül ki, cenâb-ı Hakk’ın hazînesi oldu. İşte o gönül haktan haber verir. O gönlün görmediği ve bilmediği olmaz. Onun gibi bizden yine bize bir söyleyici vardır. O haber verir.” buyurdu. Ben de o âdetimi bir daha yapmadım.

Ünsî Hasan Efendi hallerini gizler, kerâmetlerini açıklamak istemezdi. Ayrıca bir başkasının da açıklamasını arzu etmezdi.

1711 senesinde Kethüdâ Osman Efendi, bir seferde ihmâli görüldüğünden, Sultan Üçüncü Ahmed Han tarafından Kavak Kalesine hapsedilmişti. OsmanAğa adamlarından birisiyle Ünsî Hasan Efendiye iki yüz altın gönderdi ve; “Selâm ve hürmetlerimi söyleyiniz. Mübârek ellerinden öperim. Bizim işimizin sonu nereye varır.” diye bir haber gönderdi. Osman Efendinin adamı gelip altınlarıÜnsî Hasan Efendinin önüne koydu ve haberini arzetti. Bunun üzerine Ünsî Hasan Efendi; “Biz bu sizin dediğiniz işin erbâbı değiliz. Sen bu altınları yine sâhibine ver.” deyip geri gönderdi. O kişi ısrar ettiğinde; “Sen bu altınları geri götür. Osman Ağa da âhiret tedâriki için fakirlere dağıtsın.” buyurdu. Hakîkaten çok geçmeden Osman Ağa îdâm edildi.

Çorlulu Ali Paşanın mühürdârı Kırîmî Abdullah Ağa, Ünsî Efendiyi çok severdi. Dergâhın tâmirinde çok hizmeti geçti. Ünsî Efendiye sık sık gelir sohbetini dinlerdi. Bir gün onun da bulunduğu bir mecliste Ünsî Efendi ona hitâb ederek; “Dinle Abdullah Efendi! Tarîkat, Allahü teâlânın bildirdiği yol ve Peygamber efendimizin izidir. Bir kimse İslâmiyete uymayan bir şey yapsa, ona devâm etse, ona hakkı tanımak ve temiz bir vicdan nasîb olmaz. Tâ ki bu şeyi yapmayı terk edene kadar. Kişinin murâdı sâdece Allahü teâlânın rızâsı olmalıdır. Başkası olursa ona dünyâ belâları ulaşır. Bundan tövbe etmelidir.” buyurdu. Meclis dağıldıktan sonra oradakiler AbdullahAğadan bu sözlerin sebebini sordular. O da; “Bilmem. Ünsî Efendi böyle söyleyiverdi.” dedi. Bir zaman sonraAbdullahAğa yakalanıp, zindana atıldı. Çok sıkıntılar çekti. Sebebini bir türlü anlayamamıştı. Bir gün celladlar ona; “Suçun yokmuş, serbestsin gidebilirsin.” dediler. Abdullah Ağa zindandan kurtuldu. Evine gitmeden doğruca Ünsî Efendiye gelip ellerini öptü, hâlini arzetti. Sonra dışarı çıktı. Oradakiler, hâlini ve Ünsî Efendinin anlattıklarını sordular. O da; “Ünsî hazretlerine talebe olduğumda kimyâ ilmine, sarraflığa merak salmıştım. Sonradan beni hapsettiler. Çok eziyet çektim. Hapiste bir gece rüyâmda Ünsî hazretlerini gördüm. Bana heybetli bir şekilde; “Kimyâ, sarraflık arzusunu gönlünden çıkar. Yoksa katledileceksin.” buyurdular. Hemen o saat dünyâ arzusunu gönlümden çıkardım. Tövbe ettim. Sabahleyin celladlara ferman gelip beni serbest bıraktılar. Ben de gelip bu hâlimi Ünsî Hasan Efendiye arzettim. Bana tebessüm ederek; “Eğer tövbe etmeseydin katledilecektin.” buyurdular. Kurtuluşum onun kerâmetiyle oldu.” dedi.

Ünsî Hasan Efendi sohbetleriyle çok talebe yetiştirdi. İslâmiyetin emirlerine uymakta çok titiz davranırdı. Sevdikleriyle sohbet ederken ezan okunsa hemen; “Şimdi sizinle önce namazı kılalım. Sonra sohbetimize devâm ederiz.” derdi. Berâberce namaz kılıp, ardından sohbete devâm ederlerdi. İkindinin ve yatsının sünnetlerini terk ettirmezlerdi. Öğle ve yatsının son sünnetlerinin dörder rekat kılınmasını tenbih ederlerdi. Teheccüdü terketmez, talebelerinden biri kalkmasa onu îkâz ederlerdi. Dergâhında teheccüde kalkmadık talebe kalmazdı. Nefsiyle mücâdelede önde giden talebelerini kıymetli tutardı. Dergâhta Derviş Mustafa adında biri vardı. Sesi çok güzeldi. Bir yaz gecesi üç gece sabah namazına kalkamadı.Ünsî Efendi talebelerine; “Mustafa’ya söyleyin sabah namazına gelsin.” diye tenbih ettiler. O yine namaza gelmedi. Bunun üzerine Ünsî Efendi onu dergâhtan çıkardılar. Talebelerden biri sonradan; “Efendim, Derviş Mustafa’ya ne olaydı izin verilse de dergâha gelse. Zîrâ dergâha böyle biri lâzım.” deyiverdi. O zaman Şeyh Ünsî Hasan Efendi hazretleri; “O üç gündür sabah namazına gelmedi. Biz ona tenbih ettik. Lâkin o bu tenbihimizi dinlemedi. Bu hal yarın hepinize sirâyet eder, bulaşır. Kendi nefsinin rahatını Allahü teâlânın emri üzerine tercih eden kimse bizim dergâhımıza yakışmaz. Gelmesin.” buyurdular. Bundan sonra Derviş Mustafa dergâha alınmadı.

Ünsî Hasan Efendi başkalarının kendisine îtibâr etmelerinden çok çekinir, şöhretten kaçardı.

Tameşvar Kalesinde Selim Dede isminde hâl sahibi, duâsı makbul velî bir zât vardı. Adı, şöhreti her yere yayılmış, duyulmuştu. Osmanlı Devletinde kâfir kralları arasında kerâmetleri, olağan üstü halleri konuşulurdu.

Tameşvarlı Selim Dede’yi bilmeyen yoktu. Bir zaman Selîm Dede hazretleri İstanbul’a geldi. Halk onu görmek için birbirine girdi. Büyük bir kalabalık oldu. Bu sırada Selim Dede dervişlerinden birine; “Sen Şeyh Ünsî Hasan Efendiye var. Bizden selâm söyle. Huzûr-ı şerîflerine varıp mübârek cemâlini görmek ve sohbetleriyle şereflenmek murâdımızdır. Ziyâret etmemize izinleri olur mu?” diye emredip gönderdi. O da Ünsî Hasan Efendiye Selim Dede’nin arzusunu bildirdi. O zaman Hasan Efendi; “Selim Dede Efendiye selâmlar ederiz. Hal ve hatırlarını sorarız. Lutf edip kerem buyurup teşrif etmesinler. Zîrâ onlara izzet ve ikrâm etmekte kusur ederiz. Eğer nasîb olursa başka bir zaman başka bir yerde görüşürüz. Kerem buyursunlar. Sakın incinmesinler.” diye o dervişi Selim Dede’ye gönderdi. Bu haber Selim Dede’ye gidince, tekrar Hasan Efendi hazretlerine selâm gönderip; “Özür buyurdukları candan makbûlümüzdür.” dedi. Bu sıralarda Selim Dede’nin yanında bulunan sevdikleri; “Efendim! Sizinle görüşelim diye herkes kırılıyor. Sizi görmeye can atıyorlar. Acabâ Şeyh Ünsî Hasan Efendi niçin sizinle görüşmek istemezler.” dediler. Selim Dede; “Bizimle görüşmek istememeleri bizi sevmemekten değildir. Onların murâd-ı şerîflerini biliriz. O büyük bir zâttır. İnzivâ üzere yalnız bir yerde ibâdetle meşgûldür. Onun yaptıkları bizim elimizden gelmez. Biz günahkâr sayılırız.” diye cevap verdi ve ağladı. Dervişler bu işe bir mânâ veremeyip hayrette kaldılar. Aradan bir zaman geçtikten sonra dervişlerden birisi Ünsî Hasan Efendiden bu görüşmemenin sırrını sordu. Hasan Efendi hazretleri; “Selim Dede velî bir zâttır. Allahü teâlânın sevgili kullarındandır. Onun gibisi az bulunur. Eğer Selim Dede ve sevdikleri buraya gelseydi, Selim Dede, Hasan Efendinin ayağına varmış diye bütün herkes bize îtibâr eder, şan şöhret sâhibi olurduk. Neûzü billah, şöhret âfettir. Şöhretten kaçmak lâzım gelir. Bu ihtiyar hâlimizde nereye gidebiliriz. Selîm Dede olgun, zevk ve vicdan sâhibi bir zâttır. Niçin görüşmek istemediğimi bilir.” buyurdu.

Ünsî Hasan Efendi dâimâ ibâdetle meşgûl olur, inzivâ hâli yaşar, devlet adamlarıyla görüşmek istemezdi. 1711 senesi Vezîriâzam olan Baltacı Mehmed Paşa bir müddet sonra Moskova seferine tâyin edilmişti. Sefere çıkmazdan önce duâ için nice kere Şeyh Ünsî Efendiyi dâvet etti. Ünsî Efendi özürler bildirip, dâvetine gitmedi. Vezir Mehmed Paşa; “O halde biz onun yanına gideriz. Gece kapısı açık olsun.” diye haber gönderdi. O gece tebdîl-i kıyâfet edip yatsıdan sonra dergâha geldi. Vezir tevâzu gösterip Ünsî HasanEfendinin ellerinden öptü. Huzûrunda edeb ile oturdu. Sonra da; “Efendim! Benim babam da Halvetî tarîkatının önde gelen büyüklerindendir. Bana duâ ediniz. Kerem ve himmet ediniz. Ömrümde sefer nedir, asker idâresi ve sevki nedir bilmem. Sizin duâ ve yardımlarınıza muhtâcım. Yoksa ben bu işin ehli ve erbâbı değilim. Bu işin hakkından dahi gelemem.” dedi. Bunun üzerine Ünsî Hasan Efendi ona; “Moskof kâfirlerinin mağlub olacağını, aman dileyeceğini, hor ve hakîr olacağını, sulh isteyeceğini, başından sonuna olacak şeyleri açıkça bildirdi. Baltacı Mehmed Paşa üç saat kadar orada kalıp, sonra edeb ile ayrıldı. Ertesi gün evde bulunan hanımlar, Hasan Efendinin vezîriâzama olan sözlerini etrâfa söylediler. Hakîkaten bir zaman sonra dedikleri meydana çıktı.

Ünsî Hasan Efendinin kerâmetleri pekçoktu. Halvetî dervişlerinden Ömer Efendi anlatır: “Bir tanıdığımızın evlâdı hastalanmıştı. Tabibler bir çâre bulamadılar. Netîcede onu alıp Ünsî Efendinin dergâhına götürdük. Ünsî Hasan Efendi çocuğa nazar edip, duâ etti. O dakikada çocukta hastalıktan eser kalmadı. Sevinçle evimize döndük. Lâkin annem evde başka kadınları güldürmek eğlendirmek için; “Şeyh Efendi şöyle duâ etti. Şöyle üfledi.” diye bâzı şeyler söyledi. Herkes buna güldü. Lâkin akşam annem rahatsızlandı.Sebebini anlayamadık. Daha sonra annem bize; “Evlâdım. Ben şöyle şöyle yaparak eğlenmiştim. Şeyh Ünsî Efendiyi bu gece karşımda heybetli bir şekilde gördüm. Bana; “Ben sizin eğlenceniz miyim?” diyerek azarladı. Feryâd edemedim. Kendimden geçtim.” dedi. Sonra daÜnsî Efendiye gidip orada tövbesini bildirmek istedi. Daha bir şey söylemedenÜnsî Efendi; “Hanım bir daha bizleri dile almayınız, alay etmeyiniz!” buyurdu ve annemi affetti. Sonra bana; “Zinhâr, sakın kimseyle eğlenmeyiniz. Bu kişi kâfir bile olsa. Zîrâ bu işin sonu pişmanlıktır.” diye nasihat buyurdular.”

Dervişler, Şeyh Ünsî Hasan Efendinin birçok kerâmetlerini bilirler, lâkin söylemezlerdi. Vefâtlarından sonra ona âid olan güzel hallerini ve kerâmetlerini anlatmışlar, söylemişlerdir.

Hoca Paşa mahallesinde hizmetçi bir kadın vardı. Ücret ile komşuların bâzı işlerini görürdü. Bir gün bir komşu kadın buna hasta çocuğunu getirip; “Sen bu mâsumu Şeyh Ünsî Efendiye götür. Duâ eylesin. Ayrıca şu paraları da hediye olarak ona verirsin.” dedi. Hizmetçi kadın hasta çocuğu alıp Şeyh Ünsî Efendiye götürdü ve duâ etmelerini istedi. Paraları da iki altını eksik olarak onun önüne koydu ve; “Bunu çocuğun annesi gönderdi.” dedi. O zaman Ünsî Efendi çocuğa duâ etti. Çocuk iyileşti.Sonra hizmetçi kadına; “Sakladığın iki altını da koy!” buyurdu. Kadın inkâr edince; “Bilmez miyim. İki altın sağ cebindedir. Beni yalancı çıkarmak mı istersin?” buyurdu. O zaman kadıncağız titremeye başladı ve cebindeki paraları çıkarıp önüne koydu. Ünsî Efendi; “Bunu fakirlik sebebiyle yaptın. Lâkin bir daha yalan söyleme. Bir kimseyi imtihan etme. Fakirliğe sabret. Allahü teâlâ insanın dünyâlığını çoğaltsın.” buyurdu ve hizmetçi kadına kırk altın ihsân etti. O iki altını da ayrıca verdi.

Ünsî Hasan Efendi hazretleri vefâtına yakın talebelerini toplayıp onlarla helallaştı ve bir takım nasîhatlerde bulundu. “Sizler yolumuza aykırı hareket eder, İslâmiyetin emirlerinin dışına çıkar, haram ve mekruhlara meylederseniz, âhiret gününde iki elim yakanızdadır. Bu Halvetiyye yolu cümlemizeAllahü teâlânın bir emânetidir. Bunu koruyun. Bu sebeple peygamberler ve evliyâ sizlerden hoşnud olur.” buyurdular. Techiz ve tekfinleri için gerekli siparişleri verip aldırdılar. Sonra yerine vekil bıraktığı MehmedEfendi, Kur’ân-ı kerîm okurken vefât ettiler. Talebelerinden Seyyid Mustafa Efendi gasledip yıkadı. Arkasından hemen yetmiş bin kelime-i tevhîd okunup mübârek rûhuna gönderildi. Ayasofya CâmiindeKara Mustafa PaşaDergâhı şeyhi olan Şeyh Seyyid Nûreddîn Efendi namazını kıldırdı. Cenâzesinde âlimler, sâlihler hazır olmuşlardı.

Hasan Ünsî Efendinin talebelerinden bâzıları şunlardır: Hacı İbrâhim Efendi, Tatar Selim Efendi, Kastamonulu Mustafa Efendi, Abdullah Kefevî, Üsküdarlı Ahmed Efendi, Giritli Ahmed Efendi, Çekmeceli Mahmûd Hilmi.

Hasan Ünsî Efendinin, Arabça, Farsça veTürkçe ile yazılmış bir dîvânı vardır. Bu dîvân, İbnü’l-Emîn Mahmûd Bey tarafından muhâfaza edilmiştir. Vâz ve nasîhatları ile konuşmaları; Kelâm-ı Azîz ismindeki kitapta toplanmıştır. Yine Arabça, Farsça ve Türkçe ile nazm ve nesir olarak buyurdukları sözlerinden bir kısmı, Sırr-ı Ehâdiyyet isimli bir eserde toplanmıştır.

SENİ KÂDI ZANNETTİM

Talebeleri içinde Sıdkî Abdullah isminde iyi ve güzel hal sâhibi bir derviş vardı. Bir gün sohbette Ünsî Efendi dergâhın kapısına bakıp; “Şu gelen kâdıyı kim tanıyor ve bu kime geliyor.” dedi. Talebeler gelenin Sıdkî Abdullah Efendi olduğunu gördüler ve; “Efendim bu Sıdkî Efendidir.” dediler. O zaman Ünsî Hasan Efendi; “Kâdı sandım.” buyurdular. Talebeler buna bir mânâ veremeyip, birbirlerine baktılar ve içlerinden; “Bir hikmeti vardır. Evliyâ boş söz söylemez.” diye geçirdiler. SonraAbdullah Efendi içeri girip Ünsî Efendinin elini öptü ve oturdu. Ünsî Efendi ona bakıp; “Abdullah, kâdılık talebinde misin?” buyurdu. O da; “Hâşâ efendim. Öyle bir niyetim yoktur. Aklımdan da geçmez. Estağfirullah, Allahü teâlâya sığınırım efendim.” dedi. Ünsî Efendi, “Seni kâdı zannettim. Ama bu, söz tutmamaktan oldu.” dedi. Sohbetten sonra herkes dışarı çıktı. Birbirlerine; “Abdullah Efendinin acaba ne kusuru oldu?” dediler. Sonra da söz tutmamaktan Allahü teâlâya sığındılar. Aradan bir zaman geçti. Bir gün AbdullahEfendi ile talebe arkadaşı Sâatî Ahmed Ağa, Ünsî Efendiden icâzet, diploma istediler. Ünsî Efendi bunlara; “Size izin verip birer memlekete göndermek mümkündür. Lâkin hevâ ve arzulardan geçmek lâzımdır. Nefsin hevâsına, isteklerine tâbi olmaktan sakınmak gerektir. Mâdem ki arzu ve istek gâliptir, ona Hakk’ın sırrı açılmaz. Hevâcının huzûru, hevâ ve arzusuyladır. Basîret üzere olmak lâzımdır.” buyurdu. Aradan birkaç ay geçti. Ünsî Efendi hazretleri bu ikisine diploma verdiler ve Abdullah Efendiyi Kefe’ye, Sâatî Ahmed Ağayı da Sinop’a irşâd ve hizmete göndermek istediler. O zaman Ahmed Ağa vâlidesini bahâne edip Sinop’a gitmedi. Daha birçok özürler ileri sürdü. Boğazda yakın bir yere gitmek istedi. Bu isteği kabûl edilmedi. Abdullah Efendi ise, evini barkını, mallarını neyi varsa satıp deniz yoluylaKefe’ye gitti. Orada büyük îtibâr ve hürmet gördü. Pekçok kimse hizmetinde bulundu. Bütün ihtiyaçları karşılandı. Rahat etti. Zengin oldu. Bir zaman sonra nefsine uyup yerine birisini bırakıp çoluğu çocuğu ile birlikte İstanbul’a döndü. Bir gün onu Ünsî Efendinin talebelerinden birisi Fâtih Câmiinde görüp; “İzinsiz niye döndünüz?” dedi. O da; “Tatarlarla geçinemeyip yerime birisini bıraktım. Sonra dönmemin ne mahzuru var.” diye cevap verdi. Bu haber Ünsî Hasan Efendiye de ulaştı. Ünsî Efendi hiçbir şey söylemediler. Bir ara Abdullah Efendi, Şeyh Ünsî Hasan Efendiye geldi. Elini öpüp oturdu. Hasan Efendi ona heybetle nazar edip; “Niye geldinAbdullahEfendi?” buyurdu. O da bir takım özür ve bahâneler uydurdu. Hasan Efendi bunları kabûl etmediler. İltifat etmeyince, üzüntü ile oradan ayrıldı. Abdullah Efendinin İstanbul’da çok tanıdığı vardı. Bu sâyede kâdı oldu ve vazîfeye başladı. Vefâtına kadar kâdı olarak kaldı.

Abdullah Efendi anlatır: “Ben kendime ettim. Bu belâ bana nefsimi terk edemememin netîcesi olarak geldi. Hasan Efendi bana önceleri; “Seni kâdı zannettim.” buyurmuştu. Sonra bana; “Kâdılık talebinde misin?” buyurmuştu. Şimdi bu hâlime ağlarım. Benim bu hallere düşeceğimi önceden anlamıştı.” dedi.

DERVİŞİN GÖNLÜ ÇATAL OLMAMALI

Yaycı Mustafa Dede isminde birisi, Şeyh Ünsî Hasan Efendinin sohbetlerine gelir giderdi.Nerede bir şeyh görse gider onunla görüşür, ona hizmet eder, ona meyl ve sevgi beslerdi. Bir gün onu Ünsî Efendiye medhettiler. O ise, onun bu hâlini beğenmezdi. Yaycı Mustafa Efendi, birçok kimse peşinde koşmuş ama teslim olmamıştı. Bir gün Ünsî Efendi sohbetinde; “Dervişin gönlü çatal olmamalıdır. Zîrâ gönülde ikilik, şirktir. Dervişin hocasına sevgisi sağlam olmalı. Şöyle ki: Bütün âlem şeyh ve mürşid dolsa, Allahü teâlânın feyzi bana ancak hocamdan gelir demelidir. O kişi mahrum kalmaz. Lâkin onun şeyhim dediği İslâmiyete tam mânâsıyla uymalıdır. Yoksa nefs ve şeytana tâbi şeyh sûretindeki kimseler şeyh olamazlar.” buyurdu. Sohbetini dinleyenler bu sözlerin niçin, neden söylendiğini önce anlayamadılar. Yine bir gün Ünsî hazretleri; “Yaycı bu senin zannettiğin şey âdetullaha aykırıdır, olmaz. İmkânı dahi yoktur. Böyle bir mürşide kavuşamazsın. İstifâden hiç olmaz. Sonra pişmanlığın faydası yoktur. Bektâşî sûretinde, hevâ ve arzulara tâbi, dilinin dîne aykırı sözlerini fazîlet zannedersin. Peygamber efendimizin beğenmediği kimseler içinde olmaktan sakınmak lâzımdır.” buyurdular. Öteden beri Ünsî Hasan Efendinin söylediği sözlerin kimin için olduğu anlaşılmış oldu. Daha sonra durumu öğrenenler, Yaycı Mustafa’dan tövbe etmesini ve bir büyüğe tâbi olmasını söylediler. Yaycı bu söylenenlere sükût etti. Oradakiler; “Yaycıda maya yok!” dediler.

Bir zaman sonra Yaycı Mustafa birisiyle Ünsî Efendinin huzûruna geldi. Bir ara getirdiği kişi abdest almak istedi.Yaycı hemen kalkıp ona hizmette bulundu. Bunun üzerine onun kim olduğu kendisinden soruldukta, hal sâhibi biri olduğunu bildirdi. O zaman Ünsî Efendi ona; “Yaycı senin gönlünde bunun sevgisi var. Bize olan sevgi dışarı çıkmış. Senin arzun kimde ise onun hizmetine koş!” buyurdu. Yaycı Mustafa üzgün bir şekilde oradan ayrıldı. Bir daha görünmedi.Ünsî Hasan Efendinin vefâtlarından dört sene geçtikten sonra Yaycı Mustafa’nın bozuk yollara düştüğü, yüzündeki nûrun gittiği, haşâ Kur’ân-ı kerîme nazîre yazmaya bile cür’et ettiği görüldü, sonu da helâk oldu.

1) Menâkıb-ı Ünsî Hasan Efendi, Millet Kütüphânesi, Ali Emîrî Kısmı, Şeriyye No: 1081, SüleymâniyeKütüphânesi Hacı Mahmûd Kısmı, No: 4607, 4718

2) Sefînet-ül-Evliyâ; c.4, s.22

3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.17, s.253

4) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.28

Üftâdezâde Kutub İbrâhim Efendi

Bursa’da yaşayan büyük velîlerden. 1606 (H.1015) senesinde doğdu. Büyük velî Üftâde hazretlerinin torunudur. Babası Mustafa Efendi, dedesi Üftâde’nin dergâhında şeyhlik yapmış, 1608 târihinde vefât etmiştir.

Kutub İbrâhim Efendi, Azîz Mahmûd Hüdâî’nin sohbetlerinde kemâle geldi. Rivâyete göre, Üftâde Efendi bir gün Azîz Mahmûd Hüdâî’ye; “Bizim evlâdımızdan biri size talebe olacak ve sizin vâsıtanızla hakîkat sırrına kavuşacaktır.” demiş, böylece torununun Hüdâî’den hilâfet alacağını kerâmetiyle haber vermiştir. Kutub İbrâhim Efendi, hilâfet alıp Bursa’ya dönerken; “Sultanım ne kadar zaman sonra ziyârete müsâde buyrulur?” diye arz edince, Hüdâî; “Biz sizin hizmetiniz için bu vakte kadar tevakkuf eyledik (bekledik).” diye cevap verdi.

Kutub İbrâhim Efendi 1628’de Bursa’ya vardığında, Azîz Mahmûd Hüdâî’nin vefât haberi geldi. Kutup İbrâhim, Bursa’da dedesinin zâviyesinde 50 seneden fazla talebe yetiştirmekle meşgûl oldu. İnsanlara doğru yolu anlattı. Vefâtı yaklaştığı zaman; “Ben vefât edince naaşımı türbeye defnetmeyin. Dedemin huzûrunda cesedimin dahi ayak uzatması rûhumu sıkar.” buyurdu. 1678 (H.1089) senesinde vefât eden Kutub İbrâhim Efendi, vasiyeti üzerine Üftâde hazretlerinin türbesinin dışına defnedildi. Vefâtına;

“Göçdi bin seksen dokuzda Cennet’e Kutb-ı zaman”

mısraı târih düşürüldü. Yerine oğlu Muhammed Efendi geçti.

Vefâtından 50 sene sonra, türbedâr ve câmi imâmı her gece rüyâlarında, Kutub İbrâhim Efendiyi gördü. İbrâhim Efendi onlara; “Rahatsızım, göğsüme bir tuğla parçası düştü, lütfen bu tuğlayı alın!” diyordu. Aynı rüyâ birkaç akşam tekrar edilince, kabri açmaya karar verdiler. Lahid açıldığında, mezardan mis gibi bir koku yayıldı. Daha kefeninin çürümediği görüldü. Naaşının göğüs kısmına düşen tuğla parçası alınıp kabir kapatıldı.

1) Bursa Evliyâları; s.108

2) Vekâyi-ul-Füdalâ; c.1, s.573

3) Azîz Mahmûd Hüdâyî; s.127

4) Güldeste-i Riyâz-ı İrfân; s.112

Üç Kuzular

Buhârâ’dan Bursa’ya gelen velî dervişlerden olup, isimleri; Şeyh Safiyyüddîn, Şeyh Muhammed ve Açıkbaş Şeyh Ali’dir. Ekseriyâ Emir Sultan hazretlerinin sohbetlerine katılırlardı. Üç arkadaş bütün ömürleri boyunca beraber yaşadıkları gibi vefâtlarında da aynı yere defnedilmişlerdir. Kabirleri, Bursa’da Üçkuzular semtinde olup ziyâret mahallidir.

Üftâde

Osmanlı pâdişâhlarından Kânûnî SultanSüleymân Hân zamânında, Bursa’da yaşayan büyük velîlerden. 1490 (H.895) senesinde Bursa’da doğdu. İsmi Muhammed olup, babası Manyaslı Mehmed Efendidir. Üftâde lakabıyla meşhûr oldu. Bursa’nın çeşitli câmilerinde müezzin ve imâm olarak vazife yaptı. 1581 (H.989) daBursa’da vefât etti.

Muhammed Üftâde yeni doğduğunda, annesi bir rüyâ gördü. Çocuğu büyük bir süt deryâsında yüzüyordu. Telâşla uyanıp, rüyâyı kocasına anlattı. O da; “Oğlumuz büyüyünce, inşâallah çok büyük bir âlim ve velî olacak.” diye tâbir etti.

Mehmed Efendi, daha küçük yaşta bulunan oğlu Muhammed Üftâde’yi, ipek satan bir tüccarın yanına çalışmaya verdi. Muhammed Üftâde, orada çalışmaya başladı. Fakat bir hafta içinde, ustası ve babası vefât edince, çocuk yaşta âilesinin geçim yükünü omuzuna aldı. Hem çalışıyor, annesinin ve kardeşlerinin kimseye muhtâc olmadan geçinmelerini sağlıyor, hem de boş zamanlarında Bursa’daki medreselere gidip gelerek, zâhirî ilimleri öğrenmeye gayret ediyordu. Seneler sonra, zâhirî ilimleri öğrenerek, Bursa Ulu Câmiinde müezzinlik yapmaya başladı. Sonra Doğan Bey Câmiine imâm oldu. Senelerce bu vazifeyi yaparak, insanların ibâdetlerini doğru yapmasına vesîle oldu. MuhammedÜftâde’nin, Ulu Câmii medheden bir beyti, câminin batı kapısı çevresinde hâlen yazılıdır. Arabî olan beyt şöyledir:

“Yâ câmi’al-kebîr ve yâ mecma’alkibâr,
Tûbâ limen yezûrüke fil-leyli vennehâr.”

Mânâsı:

Ey Ulu câmi! Ey büyüklerin toplandığı yer!

Seni gece-gündüz ziyâret edenlere olsun müjdeler!

Bir gün rüyâda Seyyid Emîr Buhârî hazretlerini gördü. “Bizim câmide vâz ve nasîhat eyle!” emri üzerine, sabahleyin Emîr Buhârî Câmiinde vâz ve nasîhate başladı.

Muhammed Üftâde, uzun boylu, müşfik bakışlı, devamlı tebessüm hâlinde olan bir zâttı. Görünüşü ile etrâfındakilere güven ve îtimâd telkin eder, herkesin takdîrine mazhâr olurdu. Kur’ân-ı kerîm okurken, güzel sesinde sanki ağlıyormuş hâli müşâhede edilirdi. Kimsenin kalbini kırmaz, kalb kırarım korkusuyla kendine hakâret edenlere bile hiç karşılık vermezdi.Câmiye sabah herkesten önce gider, yatsı namazından sonra orada gece geç vakitlere kadar ibâdet ederdi. Bâzı geceler evine giderken, ıssız sokaklarda bir sarhoşa rastlasa, ona yardım ederek evine kadar götürürdü. Herkese yardım ettiği için, Bursalılar onu çok severdi.

Vakitlerini hep ibâdet yaparak geçirenMuhammed Üftâde, tasavvuf büyüklerinin yolunda bulunmayı arzu ettiğinden, bir velînin yanında yetişmeyi çok isterdi. Bu sebeple, böyle bir velîyi hep arar dururdu. Bir gün Karacabeyli Hızır Dede isminde bir velînin Bursa’ya geldiğini ve Ulu Câminin yanında ikâmet ettiğini öğrendi. Huzûruna varıp, talebesi olmak istediğini bildirdi. O da kabûl ederek, Muhammed Üftâde’yi yetiştirmeye başladı. Muhammed Üftâde, hocasının verdiği her vazifeyi en güzel şekliyle yaparak hizmet ediyordu. Nefsini terbiye etmek için, nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapıyordu. Haramlardan şiddetle kaçıyor, şüpheli korkusuyla mübahların bile fazlasını terkediyordu. Bu şekilde hocası Hızır Dede’nin terbiyesinde sekiz yıl canla başla çalıştı. Onun vefâtından sonra da Şeyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ederek kalb gözü açıldı, kemâle gelip olgunlaştı. Her nefes alıp vermesinde Allahü teâlâya hamd eder, cenâb-ı Hakk’ı bir an olsun hatırından çıkarmazdı. Lüzumsuz hiç konuşmazdı. Konuştuğu zaman da hikmetler saçar, dinleyenlerin herbiri, kâbiliyeti kadar istifâde ederdi. Onun bu konuşmalarını talebesi Azîz Mahmûd Hüdâyî Vâkı’ât adlı eserinde topladı.

Muhammed Üftâde, hocasından sonra talebeleri yetiştirmek üzere dergâhta ders vermeye başladı. Onların en iyi şekilde yetişmesi için gayret gösteriyor, hocasının kendisini yetiştirdiği gibi onları irşâd ediyordu.

Muhammed Üftâde hazretlerini sevenlerden fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için de bu arzusuna nâil olamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline çok üzülürdü. Yine bir sene parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir, hanımına; “Eğer bu sene de hacca gidemezsem, seni üç talak ile boşadım.” dedi. Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse, hanımı boş olacaktı. Bir yerden de borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, aklına Muhammed Üftâde geldi. Hemen huzûruna gidip, ağlayarak durumunu anlattı. Muhammed Üftâde; “Bizim Eskici Mehmed Dede’ye git, bizim selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur.” buyurdu. Fakir, sevinerek huzûrdan ayrıldı, süratle Mehmed Dede’nin dükkanına koştu. Mehmed Dede’ye hocasının selâmını söyleyip, derdini anlattı.Mehmed Dede; “Ey fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma!” dedi. Fakir gözlerini açtığında, kendilerini Mekke’de buldular. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, fakiri bir anda kerâmet göstererek Hicaz’a götürmüştü. O gün, Arefe idi, hacılar Arafat’a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat’a çıktılar. Ertesi günü Kâbe-i muazzamayı tavaf ettiler. Ziyâret yerlerine gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olanMehmed Dede’yi ve fakiri görünce sevindiler. Fakir, birkaç hediye alıp, bir kısmını götürmeleri için hemşehrisi olan hacılara emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Aynı şekilde bir anda Mekke-i mükerremeden Bursa’ya geldiler. Fakir, getirdiği bâzı hediyelerle eve gelince, hanımı, birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve; “Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?” dedi. Kocası da; “Hanım ben hacdan geliyorum. İşte bu getirdiklerimi de Mekke’den aldım.” dediyse de, kadın; “Bir de yalan söylüyorsun. Üç-beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim.” dedi. Kâdıya giderek durumu anlattı ve; “Nikâhımızın feshedilmesini istiyorum. Çünkü nikâhsız yaşamayı dînimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram işlemek istemiyorum.” dedi. O sırada Bursa kâdılığına Azîz Mahmûd Hüdâyî bakıyordu. Kâdı, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir, hacca gittiğini, Kâbe-i muazzamada tavâf edip, ziyâret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp, getirmeleri için emânet eşyâ verdiğini iddiâ etti. Bu sebeple boşanmanın vâki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmed Dede’yi şâhid gösterdi. Mehmed Dede de; “Şeytan, Allahü teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gittiği kabûl edilir de, bir velînin bir andaKâbe’ye gitmesi niçin kabûl edilmez?” dedi. Kâdı hayret ederek, mahkemeyi diğer hacıların geleceği günlerden birine tehir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar hacdan döndüler. Mahkeme gününde de, şâhid olarak fakirin hac vazifesini yaptığını, hattâ emânet verdiği şeyleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhidlerin verdiği ifâde ile, dâvâcı hanımın nikâhı feshetme isteğini reddetti. Böylece, boşanma hâdisesi olmadı.

Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi, bu hâdisenin günlerce etkisinden kurtulamadı. Nihâyet Eskici Mehmed Dede’nin yanına gidip; “Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için gelmiştim.” deyince, o da; “Nasîbiniz bizden değil, Üftâde’dendir. Onun huzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin.” dedi. Kadı, evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını ve sarığını giyerek, hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp, Üftâde hazretlerine gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenârî Câmiinin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının, bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Bütün uğraşmalarına rağmen atı ileri süremedi. (Bu kayanın Üçkuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Atından indi. Sırmalı kaftanıyla, Üftâde’nin dergâhına doğru yürüdü. Dergâha vardığında, eski bir hırka giyen ve bahçeyi çapalayan Üftâde hazretlerini gördü. Üftâde, gelenleri görünce doğruldu ve; “Ey Kâdı efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır, biz de, fakirlik kapısının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimiz bir araya gelip bağdaşamayız. Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmur bir dünyân var. Bizim gibi kulların, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi yoktur.” buyurdu. Bu sözler, Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye o kadar tesir etti ki, gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; “Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Yeter ki, talebeniz olabilmekle ve hizmetinizi görmekle şerefleneyim. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım.” dedi. Bu samîmî istek üzerine, Üftâde hazretleri tâne tâne buyurdu ki: “Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!” Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Kâdı, derhâl kâdılığı bırakıp, ciğer satmaya başladı. Aldığı ciğerleri Bursa sokaklarında; “Ciğerci! Ciğerciiii!” diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; “Bursa kâdısı Azîz Mahmûd Hüdâyî aklını oynatmış, tımarhânelik olmuş!” diyorlardı. Bu şekilde nefsini kırıp, rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam Üftâde’nin huzûruna geldiğinde, hocası; “Bugün ne yaptın, ciğerleri satabildin mi?” diye soruyor, o da, o günkü olup bitenleri anlatıyordu. Üftâde, bu şekilde yeni talebesinin nefsini kırıp terbiye ettikten sonra,Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi, dergâhta helâ temizleme işinde çalışmak üzere vazifelendirdi. Onu husûsî sohbetleri ve teveccühleri ile yetiştirmek, evliyâlık makamlarında yükseltmek için uğraştı. Nefsini terbiyede, kısa zamanda diğer talebelerden çok ileri geçtiğini gördü. Üç sene sonra ona icâzet, diploma verdi. Yerine halîfesi, vekîli olduğunu bildirdi.

Osmanlı Sultânı Üçüncü Murâd Hân ile Üftâde, bir gün sohbet ediyorlardı. Bir ara Üftâde, görünüşte lüzûmsuz bir takım el kol hareketleri yapmaya başladı. Mübârek yüzünün rengi, hâlden hâle giriyordu.Sonra eliyle bir yer sıvarmış gibi yaptı. Pâdişâh, âniden yapılan bu hareketlere önce bir mânâ veremedi. Sonra Üftâde’nin elinin siyahlaştığını görünce; “Efendi hazretleri! Niçin böyle hareketler yapmaya başladınız! Elinizin siyahlaşmasına sebep nedir?” diye sordu. O da; “Sultânım! Tebeanızdan bir balıkçı tayfası Karadeniz’in sularında balık tutuyordu. Tekneleri su alacak şekilde delindi. Bizden yardım istedikleri için biz de imdâdlarına yetişerek, teknelerini tâmir ettik. Bu sebeple elimiz karardı. Elhamdülillah müslümanların boğulmaktan kurtulmasına vesîle olduk.” buyurdu.

Üftâde hazretleri bir gün talebeleriyle kıra gitti. Bir pınar başında oturup sohbete başladılar. Vakit ilerlemişti. Talebelerin bâzıları acıktıklarından; “Hocamız müsâade etse de bir yemek yesek.” diye gönüllerinden geçirdiler. Onların bu düşüncelerini anlayan Üftâde; “Yâ Rabbî! Bu talebelerime bir sini yemek ihsân eyle!” diyerek içinden duâ etti. O anda ortaya, getireni görünmeyen bir sini yemek kondu. Üftâde, talebelerine; “Haydi evlâtlarım, yemeklerimizi yiyelim.” buyurdu. Besmele çekilerek yemek yendikten sonra, sini âniden kayboldu. İleri gelen talebelerinden Kemâl Dede; “Sini, suyun içine girdi!” diyerek sininin peşinden suya girmeye başladı. Üftâde; “Suyun içine sakın girme!” diyene kadar, Kemâl Dede suyun içinde eli kılıçlı iki kişinin kendisine doğru hücûm ettiğini gördü. Hızla sudan çıkarak hocasının yanına koştu. Hâdiseyi görenler şaşırıp kaldılar.

Bir gün Üftâde hazretlerine bir kadın gelip; “Efendim! Bir oğlum vardı. Hiçbir suçu olmadığı hâlde iftirâcıların şikâyeti ile hapse attılar. Hakkımızı arayacak kimsemiz yok. Ne olur bir duâ buyurun da, oğlumun suçsuz olduğu anlaşılsın.” dedi. Bunu derken, kadının iki gözünden çeşme gibi yaş akıyordu. Kadının bu hâline dayanamayan Üftâde, ellerini açarak Allahü teâlâya duâ etti. Kadına dönerek; “Evinize gidebilirsiniz.” buyurdu. Kadın, merak içinde eve geldiğinde, oğlunun evde oturduğunu gördü. Oğlunun hasretiyle yanan kadın, evlâdına sarılıp gözlerinden öptü ve; “Yavrucuğum! Seni hapishâneden nasıl oldu da bıraktılar?” deyince, oğlu; “Ben de nasıl olduğunu bilemiyorum. Hapishânede otururken, bir anda bir el beni evimize koydu. Şaşırıp kaldım.” dedi. Kadın, bunun Üftâde hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu anladı.

Üftâde hazretleri, bir gün katırına binmiş evine giderken, önüne ihtiyâr bir zât çıkıp, borçlu olduğunu, yaşlılık sebebiyle çalışamadığını, bu sebeple de borcunu veremediğini bildirdi. Sonra da bir miktar para istedi. Üftâde, adamın hâline acıdı ve; “Kimseye söylemezsen borcunu vereyim.” buyurdu. Adam söz verince, Üftâde; “Şu taşı kaldır ve altındakileri al!” dedi. Adam taşı kaldırdı. Altındaki bir miktar parayı görünce, hayret ederek hepsini cebine doldurdu. Üftâde hazretlerine teşekkür ederek ayrıldı. Parayı saydığında, tam borcu kadar olduğunu gördü. Alacaklıya gidip borcunu verdikten sonra, tamâh ederek tekrar o taşın yanına geldi. Büyük bir heyecanla taşı kaldırdığında, hiçbir şey bulamadı. Bu işin, Üftâde’nin bir kerâmeti olduğunu anladı. Huzûruna giderek talebesi olup, sohbetiyle şereflendi.

Bir gün Yalova’dan İstanbul’a bir gemi gidiyordu. İstanbul’a yaklaştıkları sırada, şiddetli bir rüzgâr esmeye, dalgalar gittikçe büyümeye, gemiye şiddetle vurmaya başladı. Dalgaların vuruşundan tahtalar gıcırdıyordu. Gemi, koca denizde bir o tarafa, bir bu tarafa yalpalıyor, devrilecek gibi oluyordu. Yolcular ne yapacaklarını şaşırdılar. Herkes geminin bir tarafına birikince, tehlike daha da büyüdü. Kaptan, yolcuları teskîn etmeye çalışıyor ve herkesin yerinde oturmasını tavsiye ediyordu. Herkes birbiriyle helâlleşiyor ve şimdiye kadar işlediği günahlarına tövbe ediyordu. Bâzıları da, kurtulmaları için adakta bulunuyordu. Yolcuların arasındaki bir genç, Fâtiha-i şerîfe ve İhlâs sûrelerini okuyarak, hâsıl olan sevâbı; Peygamber efendimizin, Eshâb-ı kirâmın, evliyânın, âlimlerin ve zamânın velîlerinden Üftâde hazretlerinin rûh-ı şerîflerine hediye etti. Sonra da; “Yâ hazret-i Üftâde! Himmetinizi, yardımınızı istirhâm ediyorum.” dedi. O anda, uzaklardan bir karaltı peydâ oldu. Yaklaştıkca, bunun bir insan olduğunu, suyun üzerinde süratle kendilerine doğru geldiğini gördüler. Onun yürüdüğü yerlerde dalgalar hemen sâkinleşiyordu. Nihâyet o zât geminin yanına geldi ve gemiyi eliyle bir mikdâr tuttuktan sonra, geminin önünden yürümeye başladı. Yürüdüğü yerlerde deniz durgunlaşıyordu. Bir müddet sonra gözden kayboldu. Kaptan, o kimsenin su üzerinde gittiği istikâmete göre, geminin dümenini ayarladı. Bir müddet sonra, selâmetle sâhile vardılar. Herkes bu hâdise karşısında şaşırıp kaldı. Sâdece o delikanlı şaşırmamıştı. Yolcular sâhile çıktıklarında, bir kimse karşılarına çıkıp onlara; “Ey yolcular! Üftâde hazretlerinin selâmı var. Sağ olduğum müddetçe, bu sırrı kimseye söylemesinler diye bana emretti.” dedi.

Bir kış günü akşamı,Üftâde hazretleri talebelerini toplamış sohbet ediyordu. Bir ara; “Dostlarım! Canımız tâze üzüm istedi. Acaba bulmak mümkün müdür?” buyurdu.Talebeler içlerinden; “Bu kış günü, bu karda tâze üzüm olur mu?” diye düşünürlerken, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine; “Mâdemki bu sözü hocam söyledi, mutlakâ bunda bir hikmet vardır.” diye düşünerek ayağa kalktı ve; “Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz getireyim.” dedi.Müsâade edilince sepeti aldığı gibi Bursa’nın Çekirge mevkiindeki bağa gitti.Bağ, karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümler gördü. Bunun hocası Üftâde’nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymaya başladı.Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuştu. Sepeti omuzuna alarak dergâha doğru yürüdü. Hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştıysa da başaramadı.Çâresiz kalınca hocası Üftâde’den yardım istemek hatırına geldi ve içinden; “İmdât! Yâ mübârek hocam!” der demez, çukurun başından bir ses; “Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarı çekeyim.” dedi. Bu sesin sâhibine baktı, fakat tanıyamadı. Çukurun başındaki kimsenin kendisine gülümsediğini gördü. Utanarak elini uzattı. Yukarı çıktığında o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak dergâha doğru süratle gitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet devâm ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören talebeler şaşırıp kaldılar. Üftâde hazretleri, yardım edeninHızır aleyhisselâm olduğunu söyledi. Talebeler hocaları Üftâde’nin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu ve Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.

Bir gün Üftâde, talebeleriyle kıra çıkmıştı. Talebeler hocalarına takdim etmek üzere, çiçeklerden demet yaparak huzûra getirdiler. Herkesin çiçeğini kabûl eden Üftâde, Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin getirdiği kırık saplı çiçeği görünce; “Evlâdım! Bütün arkadaşların demet demet çiçek getirdikleri hâlde, sen niçin sapı kırık bir çiçek getirdin?” diye sordu. Hüdâyî de; “Efendim, zât-ı âlinize ne takdim etsem azdır. Fakat hangi çiçeği koparmak için eğilsem, o çiçeğin; Allahü teâlâyı zikrettiğini gördüm. Ancak, bu gördüğünüz sapı kırık çiçeğin zikredemediğini görünce, onu size getirdim. Kusûrumu bağışlamanızı istirhâm ederim” dedi. Bu cevap, Üftâde hazretlerinin çok hoşuna gitti ve Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye hayır duâlarda bulundu.

Muhammed Üftâde hazretleri, 1581 (H.989) senesinde Bursa’da hastalandı. Talebelerini başına toplayıp, onlara son nasîhatlerini yaptıktan sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Sağlığında kendi yaptırdığı câminin bahçesine defnedildi. Mezarının üzerine türbe yapıldı. Sandukasının başucundaki levhada şu şiir yazılıdır:

Bâğ-ı aşkın andelibi, hazret-i Üftâde’dir.
Dertli âşıklar tabîbi, hazret-i Üftâde’dir.

Vâsıl-ı kâmil odur, tevhîd-i Zâta şübhesiz,
Gösteren râh-ı Hüdâyı hazret-i Üftâde’dir.

Eyleyen rûhundan istimdâd erişir matlûba,
Halleden her müşkilâtı, hazret-i Üftâde’dir.

Sıdkile ol Hüdâî eşiğinde dâimâ,
Bil hakîkat kutb-ül-aktâb hazret-i Üftâde’dir.

Üftâde’nin; Hutbe Mecmûası ve Dîvân adlı iki eseri vardır.

Üftâde hazretlerinin yazdığı ve halk arasında meşhûr olan bir şiiri:

Hakka âşık olanlar,
Zikrullahtan kaçar mı?
Ârif olan cevheri,
Boş yerlere saçar mı?

Gelsin mârifet olan,
Yoktur sözümde yalan,
Emmâreye kul olan,
Hayr ü şerri seçer mi?

Gerçek bu söz yârenler,
Gördüm demez görenler,
Kerâmete erenler,
Gizli sırrın açar mı?

Üftâde yanıp tüter,
Bülbüller gibi öter,
Dervişlere taş atan,
Îmân ile göçer mi?

MESNEVÎ OKUT

Üftâde hazretleri, dergâhta talebelere ders verdiği zamanlarda, bir gece rüyâsında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi gördü. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî buyurdu ki: “Talebelere bizim Mesnevî’den de okutunuz!” O da; “Farsçayı bilemiyorum.” deyince, Mevlânâ hazretleri; “Sen başla bir kere, Allahü teâlâ yardım eder.” buyurdu. Ertesi sabah, hiç Fârisî bilmediği hâlde, kırk yıldır Farsça tahsîli görmüş gibi Mesnevî’den vâz ve nasîhat vermeye başladı.

BURSA’DAN KÂBE’Yİ SEYRETTİ

Bir ikindi vaktinde, MuhammedÜftâde’nin yanına yaşlı bir kimse geldi. “Efendim! Bu sene çocuklarımla birlikte hacca gitmiştik. Vazifelerimizi yaptıktan sonra, maddî gücüm olmadığı için onları getiremedim. Yanlarına bir mikdar para bıraktıktan sonra, kendim geldim. Eğer onları buraya getirmek mümkünse, getirmenizi istirhâm edecektim.” diye yalvardı. Üftâde de; “Sağlığımda kimseye söylemezseniz getirelim.” buyurdu. Hacı da söylemeyeceğine söz verince, Üftâde hazretleri adamın yönünü kıbleye doğru çevirdikten sonra; “Şimdi bakınız! Kâbe-i muazzamanın yanındaki namaz kılan şu kimseler hanımın ve çocukların değil mi?” buyurdu. Adam hayretle binlerce kilometre uzakta bulunan Kâbe’nin yanındaki çocuklarını gördü. Üftâde, namaz kılan çocuklara hitâb ederek; “Annenizle birlikte, Harem-i şerîfin dışındaki deveye binip acele geliniz!” buyurdu. Çocuklar, namazlarını bitirir bitirmez annelerini aldılar ve dışarı çıktılar. Dışarda bir devenin beklediğini gördüler. Üçü birden deveye binip Bursa’ya doğru sürdüler. Devenin her adımı, gözün görebildiği uzaklığı katediyordu. Kısa bir zaman sonra deve, çocuklarla birlikte yanlarına geldi. Üftâde, deveye bir şeyler söyleyince, birden kayboldu. O, hacıya da; “Bunu sakın kimseye söyleme!” diye tekrâr tenbih eyledi.

1) Menâkıb-ı Üftâde (Selîmağa Kütüphânesi, Hüdâyî bölümü No: 982)

2) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); s.357

3) OsmanlıMüellifleri; c.1, s.22

4) Kitâb-ı Silsile-i İsmâil Hakkı; s.79

5) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.362

6) Yâdigâr-ı Şemsî; s.27

7) Vâkı’ât

8) Lemezât; vr. 187 b

9) Kâmûs-ul-A’lâm; c.2, s.999

10) Güldeste-i Riyâz-ı İrfân; s.109

11) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (50. Baskı) s.1107

12) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.15, s.12

Kayyûm-i Cihân Muhammed Seyfullah

Evliyânın meşhûrlarından. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. İsmi Muhammed, babasınınki Gulâm Muhammed Ma’sum’dur. 1743 (H.1156) senesinde doğdu.

Babası Gulâm Muhammed Ma’sûm-i Sânî, Kayyûm-i Cihan Muhammed’in doğmadan önce gördüğü rüyâyı şöyle anlatmıştır: Muhammed Seyfullah doğmadan bir gün önce, rüyâmda Peygamber efendimizi görüp, ziyâret etmekle şereflenmiştim. Resûlullah efendimiz bana müjde vererek şöyle buyurdu: “Yarın senin bir oğlun doğacak, görülmemiş bir evlâd ve Allahü teâlânın sevgili kullarından olacaktır. Dedelerinin; ecdâdının nisbetine vâris olacaktır. Âlemi nûrla dolduracak, onun gelişinin çok bereketli olacağını bil ve ismini benim ismimden koy.” Kutbu’l-aktâb Gulâm Muhammed Ma’sûm hazretleri, bu rüyâyı gördükten sonra uyanıp, abdest aldı ve sabah namazını kılmak için dergâhına gitti. Namazdan sonra murâkabe hâlinde otururken, Kâbe’yi gördü ve çok mübârek bir oğlunun dünyâya geldiği müjdesini aldı. Müceddidiyye ve Ma’sûmiyye bahçesinin bu yeni fidânının kulağına ezân ve ikâmet okuduğu zaman, bu yeni doğmuş bebek, yanında bulunanların da hayretle görüp duydukları bir şekilde tekbir getirdi. İsmi konurken tekbir getirdiğini işitenler, babasına; “Onun tekbir getirdiğini işittik.” dediler. Babası, ona hizmet etmelerini söyledikten sonra; “Bu çocuk asrının bir tanesi olacak, görülmemiş nâdir işler yapacak, onun irşâd nûrları âlemi dolduracak ve insanlar bahtiyâr olacak. Bizim hayatımız ona vesîle olmak içindir. İşte şimdi bu nâdir evlâd doğdu. Maksad hâsıl oldu.” demiştir.

Yine onun için şöyle anlatmıştır: “Bu oğlum diğer çocuklar gibi ağlamazdı. Önce Allahü teâlânın ismini zikreder, üç defâ gâyet açık bir şekilde “Allah” derdi. Bundan sonra ağlardı. Bu çocukda öyle hâller görüyorum ki, onun sırlarından olan bu hallerin çoğunu kimse bilmiyor!” Babası onun yetişmesi için yüksek teveccühlerde bulundu. Onu Müceddidî yolunun nûrlarına ve sırlarına kavuşturdu.

Kayyûm-i Cihân Muhammed Seyfullah hazretleri, önce babası Gulâm Muhammed Ma’sûm-i Sânî’nin teveccüh ve feyzleriyle yetişti. Bunu kendisi şöyle anlatmıştır: “Hakîkatı arayanların rehberi olan babam hayattayken, ben her ne kadar küçüksem de babamın feyzlerine kavuştum. Çünkü, babamın feyzleri ve bereketli teveccühleri, büyük-küçük, genç-ihtiyâr, diri-ölü herkese ulaşıyordu. Benimle daha başka bir şefkat ve dikkat ile ilgilendi. Çok teveccühte bulundu. Bana yüksek müjdeler ve işâretler verdi. Hakkımda müjdelediği ve işâret ettiği şeylerin hepsine kavuştum. Babamın benim hakkımda verdiği müjdeleri işiten ahbâbı ve seçilmiş eshâbı yıllar sonra zamânı geldikçe benim o nîmetlere kavuştuğumu görünce şaşırdılar.”

Kayyûm-i Cihân Muhammed Seyfullah hazretleri, daha çocukluğunda şâhid olduğu hâdiseleri şöyle anlatmıştır: Çocukluğumda acâyib hâller görür ve yaşardım. Büyüklerin rûhlarını ve cinlerin sâlihlerini görürdüm. Çocukluk günlerimde bir defâsında akranlarımdan bir grup çocukla Lâhor şehrine gitmiştik. O günlerde çevreye gayr-i müslimler gelip yerleşmişlerdi. Ben bir muz ağacına çıkıp, muzların iyilerini topluyor ve çocuklara atıyordum. Ağacın altındaki çocuklar gayr-i müslim atlıların yanımıza geldiğini görerek kaçmışlar, ben ağacın üzerinden; “Attığım muzları toplayınız.” diye bağırmıştım. Bir de baktım hepsi gitmiş. Bu arada ağacın altında başka çocuklar gördüm. Ağızlarından ateş çıkıyordu. Onlara size ne oluyor da ağzınızdan ateş saçılıyor dedim ve hayret ettim. Onlar; “Biz cinlerin çocuklarıyız. Buraya seni korumak için toplandık. Öbür çocuklar süvârilerden korkup kaçtılar!” dediler.

Yine çocukluğumda bir gün ormana gitmiştim. Yanımda kimse yoktu. Ormanda dolaşırken bir arslanın peşimden geldiğini gördüm. Nereye gitsem peşimden tâkib etti ve aslâ bana saldırmadı, bir zarar vermedi. Sonra ormandan çıkıp gidinceye kadar benden ayrılmadı. Ormandan ayrıldım, arslan da peşimden ayrıldı. Onun, bana bekçilik yaptığını ve beni koruduğunu anladım.

Yine birgün ata binmiş gidiyordum. Hizmetçiler de peşimden geliyordu. Yolda at âniden durdu ve yürümedi. Sebebini araştırıp çevreye baktım ve bir arslanın üzerime saldırmaya hazırlandığını gördüm. Tam karşıma çıkınca dikkatlice baktım. Ben böyle bakar bakmaz arslan geri dönüp sür’atle kaçtı. Allahü teâlânın beni koruduğunu, hıfz-ı ilâhînin benimle olduğunu anladım.”

Kayyûm-i Cihân Muhammed Seyfullah’ın çocukluğunda, buna benzer pekçok hâdiseler geçmiştir. Dört yaşındayken babası vefât etmiştir. Babasından çok feyz alıp, onun vefâtından sonra da kardeşi Şâh Gulâm Muhammed’den feyz alarak yetişmiş, böylece bülûğ çağına ulaşmıştır. Çocukluk hâlini anlatırken: “Çocukluğumda herhangi bir hastalığa tutulsam, hastalığın tedâvisi ve ilâcını, babamın feyzi ve bereketi bilirdim ve böylece tedâvi olurdum.” buyurmuştur. Babasının vefâtından sonra, yıllarca onun ayrılık ateşiyle yandı. Sonra ağabeyi Şâh Gulâm Muhammed onu tasavvufta yetiştirip, kemâl derecelere ulaştırdı ve icâzet verdi.

Kayyûm-i Cihân Muhammed Seyfullah hazretleri, tasavvufta yetişip icâzet aldıktan sonra, insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. Kırk yaşına yaklaştığı sırada Türkistan’a gitti. Bu sırada tasavvuf hâllerine gark olmuş, yüksek derecelerde, kendinden geçmiş bir hâldeydi. Kâbil’e vardıklarında hâlleri pek yüksek derecelere ulaşmıştı. Orada insanlara ilim yaymakla meşgûl oldu. O bölgede hizmetleri çok tesirli olup, insanlar sohbetine koştular ve feyzleri ile saâdete kavuştular. Hattâ meşhûr kumandanlar onu ziyâret etmek, sohbetinde bulunmak arzusuyla bulunduğu yere gittiler.

Kayyûm-i Cihân MuhammedSeyfullah hazretleri, her işinde olduğu gibi nâfile namazları kılma husûsunda da sünnete uyardı. Namaz kılarken namazın tâdil-i erkânına, edeblerine riâyet eder, hudû’, huşû’ ve tumânînet içinde olurdu. Kıyâmda ve secdede uzun müddet dururdu. Kendinden geçmiş, kalbi Allahü teâlâya yönelmiş, dünyâ düşüncelerinden tamâmen kurtulmuş bir hâlde namaz kılardı. Her hafta, peşi peşine olmak üzere; pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri bâzan da hafta boyunca oruç tutardı. Giyinme husûsunda da sünnete uyardı. Aslâ bid’at işlemezdi. Hiçbir bid’ati beğenmez ve kabûl etmezdi. Bid’at sâhiplerinden uzak durur, onları meclisine kabûl etmezdi. Dünyâya düşkün olanları huzûruna kabûl etmez, zenginlerle görüşmezdi.

Kayyûm-i Cihan hazretleri, bir gün yeğeninin evine gitmişti. O sırada, kapıda bir Hintli duruyordu. O gelince kenara çekilip yol verdi. Bu sırada Kayyûm-ı Cihân hazretleri ona bir nazar edip içeri girdi. İçeri girince; kapıdaki Hintliyi sordu. Bir ihtiyaç için geldiğini söylediler. Bunun üzerine; “Yakında sohbetimize gelir.” buyurdu. Bunu işitenlerden biri; “Hindûnun müslüman olacağına dâir müjde verildi.” dedi. Bir müddet sonra o Hindû bir arsa yüzünden biriyle hasım oldu. Meselenin halli için İslâm kâdısına baş vurdu. Kâdı huzûrunda konuşurken, sözlerinden müslüman olduğu anlaşılıyordu. Daha sonra müslüman olduğunu açıkladı ve Kayyûm-ı Cihân hazretlerinin dergahına gidip talebelerinden oldu.

Umdet-ül-Makâmât kitabının müellifi Hâce Muhammed Fadl şöyle anlatmıştır: Evimizin önünde bir söğüt ağacı, vardı. Bir ara bu ağaç kurudu. Bir gün Kayyûm-i Cihân hazretleri abdest alırken, abdest aldığı suyu bir kaba koydum. Niçin aldığımı sorunca; “Kurumuş bir söğüt ağacımız var. Onun dibine dökeceğim.” dedim. “Eğer bu niyetle dökeceksen o ağaç yeşerir.” buyurdu. Götürüp söğüt ağacının dibine döktüm. Onun bereketiyle yeşermesini arzu ediyordum. Nihâyet ağaç yeşerip tâze dallar verdi. Kayyûm-i Cihân hazretleri bir gün bu söğüt ağacına bakarak; “Bu ağaç biz hayatta olduğumuz müddetçe bâzan kurur, bâzan yeşerir. Fakat biz vefât ettikten sonra tamâmen kurur!” buyurdu. Gerçekten de buyurduğu gibi oldu.

Kayyûm-i Cihân hazretleri bir gün abdest aldı, hizmetçiye dönerek; Bu abdest suyunu sakla ona ihtiyaç olacak.” buyurdu. Hizmetçi; “Ne için lâzım olacak?” deyince; Bir yılanın zehirinin tesirini defetmek için!” buyurdu. SonraCumâ namazına gitti. Namazdan dönünce; huzûruna zayıf ve bitkin bir kimse getirdiler ve; “Bunu yılan soktu ölmek üzeredir. Bir de küçük çocuğu var, babasız, yetim kalacak! Bir duâda ve yardımda bulunun!” dediler. Kayyûm-i Cihân hazretleri Cumâ namazına gitmeden önce abdest alırken hizmetçiye bir kaba koymasını söylediği abdest suyunu istedi. “Onu bunun için ayırmıştık.” buyurdu.Sonra yılanın soktuğu kimseye verip, bir kısmını yılanın soktuğu yere sürmesini söyledi. Buyurduğu gibi yapınca hemen iyileşti.

Ömrünün son günlerinde, Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret arzusuyla yandı. Gençliğinde hacca gidip, ziyâret etmişti. Hayâtının son zamanlarında Kâbil’e gitti.Son günlerinde ibâdet ve tâatlarını pek ziyâde arttırmıştı. Bu hâlini görüp ibâdetleri çok ziyâdeleştirdiniz denilince, tebessüm ederek; “Artık ömür sona erdi, elden ne gelirse yapmak lâzım.” buyurdu. Son günlerinde sohbetleri kalabalıktan taşmaya başladı. Pekçok kimse onun sohbetini bulunmaz bir ganîmet bilerek feyzlerine kavuşuyordu. Vefâtından önce sıtma hastalığına tutulup, hastalığı yedi gün şiddetle devâm etti. Hastalığı sırasında alnından terlerin aktığı görülerek, şifâya kavuşacağınıza alâmet denilince, tebessüm edip; “Ümid ediyorum ki, âhiret şifâsı hâsıl olacak!” buyurdu. Son nefesleri verdiği sıralarda başında bulunanlar yüzündeki nûrun git gide fazlalaştığını görerek hayret ettiler. Bu hâldeyken başında Yâsîn-i şerîf sûresinin okunmasını emretti ve okundu. Kendisi de hep zikir ile meşgûl oluyordu. Bu hâldeyken tebessüm ederek 1797 (H.1212) senesinde vefât etti.Cenâzesi yıkanırken yanında bulunan Hacı Muhammed Fadl şöyle anlatmıştır: “Cenâzesi yıkanırken ben ayak ucunda duruyordum. Yıkama işi bitince yüzüyle bana karşı bir işâret yaparak ayaklarını gösteriyordu. Ayak ucuna gidip baktığımda az bir yerin kuru kaldığını gördük ve yıkadık. Cenâzesinde büyük bir cemâat toplanmıştı.Kabre koymak üzere kabrine inmiştim. Mübârek yüzünü birazcık kıbleye karşı çeviriyordum. Kendisi gâyet yavaş bir hareketle yüzünü kıbleye çevirdi. Yüzünü açtım, yüzünde görülmedik bir nûr parlıyordu ve gittikçe artıyordu ki akıl onu anlayamaz.”

Kabri, Rûşenî Hindî Mescidi yanındadır. Vefât etmeden önce bir gün bir yere oturup sohbet etmişti. Orada gâyet güzel ve yeşil bir ağaç vardı. Ağaç altında oturulduğu sırada; “Burası kâmil ve mükemmil bir zâtın mekânı olacak.” buyurmuştu. Vefât edince kendisi işâret ettiği o yere defnedildi.

Kayyûm-i Cihân Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin eserleri: 1) Âdâb-ül-İrşâd: Bu eserine Ma’den-ül-Esrâr adı da verilmiştir. 2) Mahzen-ül-Envar-i Ahmedî fî Keşf-il-Esrâr-il-Müceddidî, 3) Çihâr Cûy (Dört Nehir).

GERÇEK TABİB

Bir defâsında Tîmûr Şâh hastalandı ve bir türlü çâre bulamadı. Nihâyet Kayyûm-i Cihân hazretlerine haber göndererek; “Tabibler tedâvisinden âciz kaldılar, bir çâre bulamadılar! Şimdi sizin himmetinizi beklemektedir.” dediler.

Bu haber üzerine Kayyûm-i Cihân hazretleri hemen; “Esferze bitkisinden bir miktar ilâç yapıp üç gün yutsun, inşâallahü teâlâ şifâ bulacak.” buyurdu. Bu durumu tabibler duyunca hepsi birden ittifak hâlinde; “Onun hastalığı soğuk sebebiyle olmuştur. Eğer “Esferze” bitkisinden yapılan ilâç verilirse ölümüne sebeb olur. Fakat mâdem ki, Kayyûm-i Cihân böyle buyurmuş tecrübe edilsin.” dediler. Bunun üzerine Tîmûr Şâh’ın tabîbi olan en meşhûr tabib; “Tecrübe gerekmez. Bu, canla oynamaktır.” dedi. Tabiblerin endişesi ve bu husûsdaki dedikoduları Kayyûm-i Cihân hazretlerine bildirilince, bir miktar “Esferze” bitkisi istedi. Kendi eliyle ilâç hazırlayıp, Tîmûr Şâha gönderdi ve; “Bu bitkide üç çeşit özellik vardır. Hiç endişelenmesin. Üç gün bu ilâcı kullansın, sıhhate kavuşacak.” buyurdu. Tîmûr Şâh, Kayyûm-i Cihân hazretlerinin tavsiye ettiği ve eliyle yaparak gönderdiği ilâcı üç gün kullandı. Sonunda sıhhate kavuştu. Tîmûr Şâh ve ilâcın kullanılmasına mâni olmak isteyen tabibler hayret ettiler. Kayyûm-i Cihân hazretlerinin ilim ve mârifet sâhibi bir velî olduğunu anlayıp sohbetine katıldılar.

1) Umdet-ül-Makâmât; s.445

2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.18, s.62