Etiket arşivi: nasıl

Cennete nasıl kavuştunuz?


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Vefatından sonra Ebu Bekr-i Şiblî hazretlerini rüyada Cennet nimetleri içinde görüp, (Bu dereceye nasıl kavuştunuz?) diye sorduklarında buyurur ki: Dört yüz hocadan ders okudum. Dört bin hadis-i şerif ezberledim. Bunlardan birini kendime rehber edindim, onunla hakkıyla amel ettim. Böylece hem dünya, hem âhiret saadetini ele geçirdim. O hadis-i şerif şudur:
(Dünyada kalacağın kadar dünya için, âhirette kalacağın kadar da âhiret için çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Ateşe dayanacağın kadar günah işle!)

Âhiretle aramızdaki mesafe 3-5 saniye kadar kısadır. Her an ölümle karşı karşıyayız. Biz dünyalık peşinde koşarken, ölüm de bizim peşimizde koşuyor. Nerede, ne zaman, nasıl yakalayacağını bilemeyiz. Dünya için elbette çalışmalı, ama sonsuz kalınmayacağını, bir gün bunların hepsinin bırakılacağını, her şeyin sıfır olacağını düşünmeli. Bu yüzden, dünya varlığı için sevinmeye de, üzülmeye de değmez.

Âhiret için de, orada sonsuz kalınacağına göre çalışmalı. İnsan sonsuz Cehennemin ne demek olduğunu bir anlasa aklını kaçırır, yataklara düşer. Bir kibrit alevine dayanamayan Cehenneme nasıl dayanır? İmam-ı Rabbani hazretleri, (Âhiret azaplarından bir kıvılcım dünyaya gelse, dünya yanar ve yok olur) buyuruyor. Yani milyonlarca derecelik o enerjiden dolayı, madde yok olur, hepsi enerjiye dönüşür. Ama Cehennemde yok olmak yok. İşte bu sonsuz azap, insanları bekliyor. Bir insan, gideceği yer belli olmadan nasıl ağzının tadıyla yaşar, nasıl hayattan zevk alır? Dolayısıyla herkes, ümitsiz olmamakla beraber, korku içinde yaşamak ve daima hazırlıklı olmak zorundadır.

Cennet nimetleri de sonsuzdur. Böyle sonsuz bir nimete kavuşmak için insan canını yüz bin kere feda eder. Bugün daha rahat olmak, daha çok para kazanmak, daha çok mevki edinmek gibi geçici dünya nimetleri için türlü sıkıntılara katlanılarak üniversite bitiriliyor, sonra ihtisas, sonra doktora derken, sürekli çalışmaya devam ediliyor. Cennet nimetleri ise, dünya nimetleriyle asla kıyaslanamaz. Kitaplarda, (Cennetteki incilerden bir tanesi dünyaya gelse, onun ışığından güneş kararır, yani gözükmez olur) deniyor. Sonsuz olan böyle güzel bir yer, bu kadar yüksek bir mevki için, insan nasıl çalışmaz?

Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et: Hangi an muhtaç değiliz ki? Organlarımızın, hücrelerimizin çalışmasında muhtacız. Havaya, gıdaya, güce, kuvvete muhtacız. Gerek iç dünya yani vücut bakımından, gerekse dış dünya bakımından muhtacız. Havadaki oksijen ve karbondioksit oranları biraz değişse, dünyadaki herkes ölür. Kalbimizin atışı değiştiği zaman şuurumuz yerinden gider, söylediklerimizi bile unuturuz. Her an, her nefeste, her bakışta, Cenab-ı Hakk’ın kudretine muhtacız.

Teknik ilerlemesine rağmen, henüz bir hücre bile tamamen anlaşılmış değildir. Kâinatın her tarafı ilâhi bir hârikadır. Vücudumuz bir hârika! İçeride neler neler oluyor! Elin bir hareketi, milyonlarca işten meydana geliyor. İnsanın beyninde, şuurlu bir işi yapmak bir şeye karar vermek için milyonlarca sinir hücresi, o anda o işe konsantre olur. Sübhanallah! Nasıl bir işlem yapıyorlarsa, beyindeki o bilgisayar her an, her söylediğine uygun kararlar alıyor.

İnsan beyninin fonksiyonlarını yerine getirecek bir bilgisayar yapılamaz. İnsanda ruh vardır. En mükemmel bir bilgisayarda ruh olmaz. Diyelim ki böyle bir bilgisayar yapılsa, dağlar kadar büyük olması gerekir, ama yine de ruhu olmadığı için işe yaramaz. Çünkü birinin, düğmelerine basıp onu idare etmesi lazım. Zira komut verilmeden kendi kendine bir şey yapamaz. (Filan şey filan işi kendi kendine yapıyor) demek kadar yanlış bir şey yoktur. O hâlde beynin bilgisayarı, bu kadar hesabı kendi kendine mi yapıyor? Yaptıran kim?

Demek ki, Allahü teâlâya muhtaç olmadığımız an yoktur, o hâlde Cenab-ı Hakk’a her an şükretmeli. Onun verdiği, emanet ettiği göz, ayak, kulak gibi organlar ve para pul, mal mülk gibi nimetler, Onun razı olduğu yerde, razı olduğu şekilde kullanılırsa, ancak o zaman şükredilmiş olur. Şükür, İslâmiyet’e uymak demektir.

Ateşe dayanacağın kadar günah işle: Elimizi kibrit alevine tutsak acısına dayanamayız, Allah korusun öbür tarafta nasıl dayanacağız? Ateşe, sıcak suya bir parça elini sokmayan, günde bir iki defa böyle ciğerini, canını yakmayan insan, ateşte yanmanın ne demek olduğunu anlayamaz. O hâlde, Cehennemin dehşetini düşünüp şimdiden âhiret için hazırlık yapmalıyız.

Mal mülk mezara nasıl girer?


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, bir gün insanlardan uzaklaşıp biraz dinlenmek için dergâhın dışında bir ağacın altına oturmuş. Orada bir karıncanın, bir ekmek parçasını ağzına alıp, yuvarlayarak büyük bir gayretle taşımaya çalıştığını görür. Ama ekmek karıncadan birkaç misli daha büyük… (Bu nasıl bir iş, nasıl bir gayret) der ve karıncayı takip etmeye başlar. Karınca, uzun bir mücadeleden sonra yuvanın başına gelir. Yuva küçücük, ekmek büyük olduğu için yuvaya bir türlü girmez. Zavallı karınca, gayretinden hiç vazgeçmez, bir oradan uğraşır, bir buradan. Ama girmesi mümkün değil. Bunun üzerine Mevlana hazretleri, (Ya Rabbi, bu insanoğlu ne acayiptir. Bu ekmek yuvaya giremezken, bu kadar evler, hanlar, apartmanlar, mallar, daracık olan mezara nasıl girecek) der.

Hâlbuki onları içeri sokmak mümkündür. Nasıl mümkün? Allah için çalış, Allah için ye, Allah için ver! O zaman hepsi müsbet yazılır, âhiret için olur, hepsi bizimle gider o zaman. Nefis için, şöhret için çalışılırsa, o zaman Allah muhafaza etsin Cehenneme götürür. Değer mi, sonunda mutlaka bırakacağımız şeyi elde etsek ne olur, elde etmesek ne olur? Ama aynı şeyi ölmeden önce âhirete gönderebiliriz, çünkü Allahü teâlâ kendisi için yapılanları ibadet kabul eder, kendimiz için yapılanları ise felaket olarak yazar.

Onun için kendimize gelelim, aklımızı başımıza toplayalım, Allahü teâlâ kullarını niçin yarattığını Kur’an-ı kerimde bildiriyor. (İnsanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım) buyuruyor. Hiçbir fark gözetmeksizin bütün yarattıkları için (kullarım) diyor. O yaratmasaydı dünyada hiç insan olmazdı. Kâinatta Cenab-ı Hakkın kudretinin olmadığı zerre yer yoktur. Tıpkı sütün içine karıştırılmış şeker gibi. Bir bardak sütün içine şeker konup karıştırılsa, şeker bunun neresindedir? İşte bunun gibi, kâinatta da, Allahü teâlânın kudretinin olmadığı zerre yer yoktur. Her şey Onunla kaimdir. O ise mutlak kaimdir. Allahü teâlâ, hiçbir fark gözetmeksizin, münafığı da, kâfiri de, mümini de yediriyor, içiriyor, besliyor. Ancak âhirette, Yasin-i şerifte bildirildiği gibi, Allahü teâlâ, (Ey kâfirler, şimdi has kullarımdan ayrılın) buyuracaktır. Has kullarından olmak için çalışmalıdır.

Nasıl evliya oldular?


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evliya zatların asırlardır unutulmayıp, herkesçe sevilmelerinin sebeplerinden bazıları şunlardır:
1- Kendi hocalarının rızalarını kazandılar: Bütün büyükler, (Ümmeti arasında peygamber neyse, talebesi arasında hoca odur) hadis-i şerifine uyarlardı. Buyururlardı ki:
Bizim yaptığımız bunca hizmetin ecri, sadece mübarek hocamızadır; çünkü hocamızı tanımasaydık, doğruyu bulamazdık. Bu hizmetler sadece onlar vasıtasıyla olmaktadır. Bize ait bir şey var dersek, felakete uğrarız. Bu hizmetlerin zerresini kendimizden bilirsek, yanarız, mahvoluruz. Bizi doğru yola sevk eden, o büyüklerdir. Onların haklarını ödeyemeyiz.

2- Ömürleri iyilik etmekle geçti: Kendilerini, insanlara iyilik yapmak için adarlardı. Evlada yapılan iyilik, anaya babaya yapılmış demektir. Allahü teâlâ da, kendi kullarına yapılan iyiliği sever. Allahü teâlânın sevdiği kişiyi de herkes sever. Sevgi Allah’tan gelir. Allahü teâlânın sevgisini kazanmak isteyen, salih kulların sevgisini kazanarak, insanların hayırlısı olmalı. (İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır) hadis-i şerifi de hayırlı insanın kim olduğunu bildirmektedir.

3- Doğruluktan hiç ayrılmadılar: Hiç kimse için kötülük düşünmezlerdi. Hak neyse, onu söyler ve yaparlardı. (Müslüman, elinden ve dilinden emin olunan kimsedir) hadis-i şerifine uygun yaşarlardı. Müslüman, her yönüyle doğru insan demektir. İmanı doğru, ameli doğru, sözü doğru, özü doğru kimsedir. (Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz, doğruyu söyleyeceğim) hadis-i şerifine uygun yaşarlardı.

4- Çok sabrettiler: Öfkelenip, kalb kırmazlar, (Allahü teâlâ sabredenleri sever) ve (Sabreden, zafere kavuşur) hadis-i şeriflerine uyarak, hep sabrederlerdi.

5- Huyları çok yumuşaktı: (Allah yumuşaktır, yumuşaklığı sever) hadis-i şerifine uyarak, hep tatlılıkla, şefkatle muamele ederlerdi.

6- Fitneden uzak dururlardı: Müslüman, Allah’tan başka kimseden korkmaz. Ancak kendisinden korkar. Bilir ki, benim yanlış bir hareketim, yanlış bir sözüm, bütün Müslümanlara zarar verir. Müslüman, (Fitne uykudadır, onu uyandırana Allah lanet etsin) hadis-i şerifine uyarak, taşıdığı elbisenin, kendi elbisesi değil, İslamiyet’in ve bağlı olduğu büyüklerin elbisesi olduğunu bilir. Buna bir şey dökülmesin, buna bir laf gelmesin diye titrer. Bilir ki, kendisi yüzünden bir Müslüman zarar görürse, bunun vebali çoktur.

7- Kalb kırmaktan çok korkarlardı: Kalb kırmak, yetmiş kere Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük günahtır. Kalb kırmakla küfür arasında çok ince bir perde vardır. Kalb kırmanın kapısı açılınca küfre girilebilir. Küfrün hemen yanında kalb kırmak vardır. Mümin, elinden ve dilinden kimseye zarar gelmeyen kimsedir. Mümin, hep güler yüzlü, tatlı sözlü olur. Müminin ağzından kötü söz çıkmaz. Evliya bir zata, Allahü teâlânın en çok sevmediği nedir diye sorulunca, o zat, (Allahü teâlânın en çok sevmediği, iman etmemek, kâfir olmak, bundan sonra da en çok sevmediği, kalb kırmaktır) buyurur.

8- Emir vermekten sakınırlardı: İnsanları felakete sürükleyecek olan huy, emir vermektir. İnsanların hücrelerinde emir vermek arzusu vardır. Bu, can çıkmadan önce, en son çıkacak huydur. İnsanlar için en büyük felaket, emir verme sevgisidir. Bu sevgi olmayan, emir verebilir; ama bu arzu ve heves varsa, verilen her emir kul hakkına girer. Büyükler, (Bize çavuş değil, er lazım) derlerdi. Er, emir vermez, peki der. Er olmak, kul olmak, en şerefli meziyet, en şerefli rütbedir. (Ben Allah’ın kuluyum) hadis-i şerifi, kulluğun, er olmanın önemini göstermektedir. Er olmayı kabul etmeyen, kaybeder; çünkü sular daima denize doğru akar, tepeye doğru akmaz. Bu nefsin azgınlığını durdurmak zor iştir. Bunu durduracak en iyi ilaç, peki demektir; çünkü nefs, hayır der, yaratılışı öyledir; ama peki derse, dünya ve ahiret saadetlerine kavuşur. Eshab-ı kiram, devenin üstündeyken kırbaçları yere düşse deveden inerler, kırbacı kendileri alır, tekrar binerlerdi. Deveye inip binmek zahmetli bir iştir. Buna rağmen, emir vermemek için böyle yaparlardı.

9- Kibirden çok korkarlardı: Allahü teâlâ, (Azamet ve kibriya benim hakkımdır, kim bana ortak olursa, ona hiç acımam, yakarım) buyuruyor. O halde küfürden sonra en kötü ahlak, en büyük günah, kibirli olmaktır. İnsanın kalbinden kibri çıkarmak, iğneyle dağı toz haline getirmekten daha zordur. Aile içerisinde, cemiyet içerisinde, her çektiğimiz sıkıntı kibirdendir. (Kalbinde zerre kadar kibir bulunan Cennete giremez) hadis-i şerifine uymaya çalışmalı. Kibri çıkarmadan Cennete girmek zordur. Güzel ahlak, kalb kırmamaktır. Kibirli olan, öfkeli olan, kalb kırar.

10- Hep güler yüzlüydüler: (Müslüman, tatlı dilli, güler yüzlü olur) hadis-i şerifine uygun hareket ederlerdi. Herkesin bir derdi vardır. Onlara yeni bir dert katmayıp, o derdi yok etmeye çalışmalıdır. Bunun da bir ibadet olduğunu bilen Müslüman, onları neşelendirir, ferahlandırmaya uğraşır.

11- Kul hakkından çok korkarlardı: Kul hakkı, İslam ahlakının temelidir. Ahirette herkes, kul haklarından hesaba çekilecektir. Peygamber efendimiz, Sırat köprüsünde sorulacak yedi sualden sonuncusunun kul hakkı olduğunu, bundan peygamberlerin bile korktuklarını bildirmiştir.

Bir kimse, Peygamberlerin yaptığı ibadetleri yapsa; fakat üzerinde başkasının bir kuruş hakkı bulunsa, bu bir kuruşu ödemedikçe Cennete giremez. Kul hakkı o kadar önemli ki, bir dank [yarım gram gümüş] hak için, cemaatle kılınmış, kabul olmuş yedi yüz namazın sevabı alınıp hak sahibine verilecektir, sevabı yoksa onun günahı buna yüklenecektir.

Müslüman, (Önce senin hakkın, sonra benim hakkım, önce senin menfaatin, sonra benim menfaatim, önce sen rahat et, mutlu ol, sonra ben; çünkü senin hakkın çok büyüktür. Allahü teâlâ bana, senin hakkından soru soracak) diye düşünür.

Müslümanlık su gibidir. Hayat suyla vardır. Ateş suyla söner. Suyu sevmemek olmaz. Müslüman da, herkes tarafından sevilen ve aranan su gibi olmalı. Hiç kimse ondan şikâyet etmemeli; ama herkesin ihtiyacı olmalıdır. Müslüman demek, hasreti çekilen insan demektir. Bir kimsenin hasreti çekilmiyorsa, son nefeste imanı tehlikededir. Nitekim, (Eğer bir Müslümana yaklaşmak zorsa, bu, onun felaketine sebep olabilir) hadis-i şerifi bu durumu açıklıyor.

12- Tevazu ehliydiler: (Allah için alçak gönüllü olanı, Allahü teâlâ yükseltir) hadis-i şerifine uyarak tevazu sahibiydiler. Kendini yüksek gören kimse, yalnız kendisi kendisini yüksek bilir, herkes ondan nefret eder. Kibirliyi Allahü teâlâ sevmediği gibi, insanlar da sevmez.

13- Çok cömertlerdi: Hiçbir cimri, Allah dostu olamaz. (Cömertlik öyle bir haslettir ki, insanın kötü huylarını örter. Cimrilik de, insanın iyi huylarını örter) hadis-i şerifine uyarak, hep vermişlerdir. Verdiği zaman, alandan daha çok sevinen, hakiki mümindir. Cömertlik, Cenab-ı Hakkın çok sevdiği bir ahlaktır. Bu, her kula nasip olmaz. Cömert olan bir kâfire, son nefeste iman nasip olma ihtimali yüksektir.

14- Anlaşılmaları kolaydı: (İnsanlara, akılları derecesinde konuşun) hadis-i şerifine uyarak, kısa, açık ve herkesin seviyesine göre konuşurlardı. İslamiyet nedir diye soran bir bedeviye, Resulullah efendimiz, (Allahü teâlânın bütün emirlerine hürmet etmek, beğenmek ve Onun bütün mahlûklarına acımak, şefkat göstermektir) diye cevap vermiştir. Allah’ın emirlerine hürmet etmektir deniyor, onları yapmaktır denmiyor! Öyle deseydi, kaç kişi Müslüman olabilirdi? İmanla ölmek için, elbette yapmaya çalışmak da şarttır.

Mümin nasıl yaşamalı


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mümin öyle yaşamalı ki, kalbiyle ahirette, vücuduyla dünyada olmalı. Bedeninin dünyadan ayrılması uygun değil. Çünkü çalışmak da bir ibadettir; ama kalbi Allah demeli. Kalbi, bu kazandığım haram mı, helal mi demeli. Kalbi ahiret demeli; çünkü ahiret bâki, dünya fâni. Bugün var, yarın yok. Neyimiz varsa hepsi biter. Bir niyetle bütün dünya çalışmalarımız ahiret olur; çünkü bu dünya fâni, yok olacak. Allahü teâlâ bizi dünyaya, rızasını yani ahiretimizi kazanmamız için gönderdi. Dünya, bir tarladır. Verdiği tohumu ekip, bire yedi yüz alalım; ama o tohumu yemeyelim. O insanın sağlığıdır, ilmidir, inancıdır, her türlü güzel ahlâkıdır. Bunu eğer Allah’ın kullarına sarf eder, Allah’ın dinine harcarsak, yani yatırımı ahirete yaparsak, ebedi saadete kavuşuruz; ama gaflete gelip de, dünya ehliyle yarışa kalkarsak, hepsini kaybederiz. Hatta İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Dünya ehliyle şayet aynı köyde yaşıyorsanız, o köyü terk edin! Aynı mahalledeyseniz, kalbiniz meyleder, orayı terk edin! Aynı şehirdeyseniz, oradan göç edin!

Vücudu değil, kalbi dünyaya bağlamamalı. Kalb çok önemli; çünkü Allahü teâlâ kullarının amellerine veya işine değil, kalbine ve niyetine bakar. O kalbin niyeti, eğer Allahü teâlânın dinine hizmet, kullarına iyilik etmekse, onun her nefesi zikirdir, her nefesi ibadettir, akıl eremeyecek kadar sevab kazanır.

Bir gün İsa aleyhisselam, havarileriyle birlikte giderken bir köye geldiler. Bir de baktılar ki, köyün ortasında bütün köylüler ölmüş. Hiç canlı yok. İsa aleyhisselam, (Bu bir gazab-ı ilâhidir. Eğer hastalık olsa, bunlar tek tek ölürlerdi. Madem toptan öldüler, buraya bir musibet gelmiş) dedi. Sordular ki, (Yâ Nebiyallah, sen ölüleri Allah’ın izniyle dirilten bir nebisin, çağır birini de sor bakalım, ne yapmışlar? İsa aleyhisselam, birine seslenince, adam kalktı, geldi. İsa aleyhisselam, (Bu ne hâldir, ne oldu size?) diye sordu. Dedi ki, (Yâ Nebiyallah, bu köy çok takva ehli, çok dindar, çok iyi ahlâk sahibi bir köydü. Sonra bizim kalbimiz dünyaya yöneldi. Namazı terk ettik, akla ne gelirse, hepsini bıraktık, yalnız parayı düşündük ve ektik biçtik, benimki çok, benimki güzel diye yarıştık. Ne Allah kelâmı var, ne Peygamber! Ahireti unuttuk, Allah’ı unuttuk, Peygamberi de unuttuk. Bir gün, hepimiz eğlenmek için, oynaşmak için buraya toplandık. Bir musibet geldi, hepimiz öldük.)

İsa aleyhisselam, yerine git dedikten sonra, yanındakilere buyurdu ki:
(Ahiret nimetini bırakıp da dünyaya tapanların, dünyadaki sonu budur. Ahirette de, en acı azapları çekeceklerdir. Onun için, imansız ölmekten, çok korkmak lazımdır.)

Vatan-ı ikamet ve vatan-ı sükna nasıl bozulur?


Sual: Vatan-ı ikamet nasıl bozulur?
CEVAP
Vatan-ı ikamet üç şeyle bozulur:
1- Başka bir vatan-ı ikamete gidince, önceki vatan-ı ikameti bozulur. Sefer niyetiyle çıkmamış olsa da, aralarındaki uzaklık 3 günlük yoldan az olsa da, önceki vatan-ı ikamet bozulur. Mesela, Fatih’te ikamet eden biri, 20 gün kalmak üzere Armutlu’ya gitse, Fatih vatan-ı ikamet olmaktan çıkar, Armutlu vatan-ı ikamet olur.

2- Vatan-ı asliye gidince de bozulur. Mesela, Fatih vatan-ı ikametiyken, Silivri’ye gidip evlense, Silivri vatan-ı aslisi olur, Fatih de vatan-ı ikamet olmaktan çıkar. Fatih’te ikamet eden biri, vatan-ı aslisi olan Silivri’ye bir günlüğüne dahi gitse, Fatih vatan-ı ikamet olmaktan çıkar.

3- Sefere niyet ederek çıkmaktır. Yani vatan-ı ikametten 104 km’lik yola gitmeye niyet ederek ayrılınca, burası vatan-ı ikamet olmaktan çıkar. Mesela, vatan-ı ikameti olan Fatih’ten, 104 km’den fazla uzaktaki Bursa’ya gidince, Fatih vatan-ı ikamet olmaktan çıkar.

Daha az yola niyet ederek gidip gelse, vatan-ı ikameti bozulmaz. Mesela, vatan-ı ikameti olan Fatih’ten, Büyükçekmece’ye gidip gelse, Fatih vatan-ı ikamet olmaktan çıkmaz.

Vatan-ı ikametten niyetsiz çıkıp, başka yerde seferi mesafedeki yola gitmek için niyet ederse, 104 km gitmeden önce, vatan-ı ikamete girerse, seferi olması bozulur, mukim olur. Niyet etmesinden başlayarak 104 km gittikten sonra, buraya girse de, artık burada mukim olmaz. Mesela, vatan-ı ikameti olan Fatih’ten, bir işi için, Büyükçekmece’ye gitse, sonra Büyükçekmece’den Sakarya’ya gitmeye niyet edip yola çıksa, Fatih’e uğrayıp geçse, Fatih’te seferi olması bozulur. Yani Fatih’te mukim olur. Eğer Fatih’e uğramadan, çevre yoluyla Sakarya’ya gitse, yol boyu seferi olur. Sakarya’dan, Büyükçekmece’ye dönmeye karar verse, gelirken Fatih’e uğrasa, Fatih’te mukim olmaz, seferi olur.

Vatan-ı ikameti olan Fatih’ten, Büyükçekmece’ye gelen kimse, yolda ve Büyükçekmece’de seferi olmaz. Büyükçekmece’de 20 gün kalmaya niyet ederse, Fatih vatan-ı ikamet olmaktan çıkar. Büyükçekmece vatan-ı ikameti olur. Sonra, Fatih’e gidip bir gün kaldıktan sonra, Çanakkale’ye gitmeye niyet ederek yola çıksa, Büyükçekmece’ye uğrayınca, mukim olur. Büyükçekmece’den çıkınca seferilik tekrar başlar.

Büyükçekmece’de 20 gün kaldıktan sonra, Çanakkale’ye gitmek niyetiyle yola çıkan, 104 km’lik yol gitmeden, mesela Güzelce’den, bir iş için, yine Büyükçekmece’ye dönse, mukim olmaz; çünkü üç günlük yola gitmek niyetiyle çıkınca, Büyükçekmece vatan-ı ikamet olmaktan çıkmıştır.

Vatan-ı sükna
Sual:
Vatan-ı sükna ne demektir?
CEVAP
Vatan-ı sükna,
uğranılan yer olup, 15 günden az kalmak için niyet edilen yahut bugün yarın çıkarım diyerek uzun müddet oturulan yerdir. Seferi olan, vatan-ı süknada mukim olmaz. Seferi olmayan, vatan-ı süknada mukim olur. Sefer mesafesi kadar uzak olmayan bir yere gitmek için şehrinden çıkan, bu yerde 15 günden az kalsa, burası vatan-ı sükna olur. Burada misafir olmaz. Mesela, vatan-ı ikameti Fatih olan, Büyükçekmece’de 10 gün kalsa, Büyükçekmece vatan-ı sükna olur. Büyükçekmece’de misafir olmaz. Büyükçekmece’den sefere niyet etmeden çıksa, yoldayken, Sakarya’ya gitmeye niyet etse, seferi olur. Fatih’e uğrarsa Fatih’te mukim olur, çünkü vatan-ı asliye veya vatan-ı süknaya girmediği için ve Büyükçekmece’den sefer niyetiyle çıkmadığı için, Büyükçekmece’nin vatan-ı sükna olması bozulmuş olmaz.

Görülüyor ki, vatan-ı süknanın bozulması, vatan-ı ikamet gibi oluyor. Vatan-ı süknada mukim olmak için, bununla vatan-ı asli veya vatan-ı ikamet arası sefer mesafesinden [104 km’den] az olmalıdır. Mesela, bir kimse Fatih’ten Büyükçekmece’ye gidiyor. Büyükçekmece’den Güzelce’ye doğru yola çıkıyor. Güzelce’ye gelmeden, Büyükçekmece’ye dönüyor. Unuttuğunu alıp, Sakarya’ya gidecektir. Fatih’e uğramıyor, Büyükçekmece’de, namazı mukim olarak kılar; çünkü Büyükçekmece’den ayrılırken sefere niyet etmediği ve Güzelce’ye girmediği için, Büyükçekmece vatan-ı sükna olmaktan çıkmadı. Eğer, Büyükçekmece’den sefere niyet ederek çıksaydı veya Güzelce’ye girseydi, Büyükçekmece vatan-ı sükna olmaktan çıkardı. Büyükçekmece’de seferi olurdu.

Sefer mesafesindeki yani 104 km’den fazla olan yola sefer niyetiyle çıkan kimse, 104 km gitmeden önce, bir kasabada 15 günden az kalsa, sonra buradan çıksa, bu kasabaya tekrar gelirse mukim olmaz, çünkü ilk geldiğinde de seferi idi. Mesela, Fatih’ten sefer niyetiyle, Çanakkale’ye gitmek üzere yola çıkan kimse, Büyükçekmece’de 10 gün kalsa, sonra, Büyükçekmece’den çıktıktan sonra, tekrar Büyükçekmece’ye gelirse mukim olmaz, çünkü Büyükçekmece’ye ilk geldiğinde de seferiydi.

Vatan-ı ikamet
Sual:
Pazar günleri Bursa’da kalmak niyetiyle 20 günlüğüne Fatih’ten Armutlu’ya giden kimse için, Armutlu vatan-ı ikamet olur mu?
CEVAP
Armutlu
vatan-ı ikamet olmaz. Eğer geceleri Armutlu’da, gündüzleri Bursa’da kalmaya niyet ederse, Armutlu vatan-ı ikamet olur. Gece nerede kalacağına bakılır.

Seferde vatanın değişmesi
Sual:
Bir kimsenin vatan-ı aslisi Ankara’dır. Vatan-ı ikameti de İstanbul’dur. Yıllardan beri İstanbul Fatih’te otururken, bir iş için Gebze’ye gitse ve orada 20 gün kalsa, sonra İzmit’e uğrasa, orada da 25 gün kalsa, oradan da Adapazarı’na gidip, orada bir ay kaldıktan sonra İstanbul’a dönüp, 10 gün kaldıktan sonra, Edirne’ye gitmeye karar verse, Edirne’de 10 gün kaldıktan sonra İstanbul’a, 15 günden fazla kalmak üzere gelse, gittiği yerlerde seferi mi olur, yoksa mukim mi olur?
CEVAP
Gebze, İzmit ve Adapazarı’nda mukim olur. Fatih, vatan-ı ikamet olmaktan çıkar. Adapazarı’ndan tekrar Fatih’e gelince, Fatih’te seferi olur. Edirne’ye gidince de seferi olur. Edirne’den Fatih’e dönünce, artık Fatih’te mukim olur.

Nasıl bilir?


Aşkın acı tadını,
Tatmayan nasıl bilir?
Yükün ağırlığını,
Tartmayan nasıl bilir?

Değişir hâl ve eda,
Başkadır onda seda,
Hakk’a başını feda,
Etmeyen nasıl bilir?

Siler kalbin pasını,
Bilir malın hasını,
Ayrılığın yasını,
Tutmayan nasıl bilir?

Durmaz ağrıtır başı,
Akıtır gözden yaşı,
Zehir katılmış aşı,
Yutmayan nasıl bilir?

Nasip olmaz her kula,
Düşürür uzun yola,
Varlığını bir pula,
Satmayan nasıl bilir?

Karda, kışta, soğukta,
Ayakları batakta,
Diken dolu yatakta,
Yatmayan nasıl bilir?

Gözlerinde korku yok,
Görenleri eder şok,
Hedefe doğru bir ok,
Atmayan nasıl bilir?

Yaklaşılmaz yanına,
Kıymet verir canına,
Canını cananına,
Vermeyen nasıl bilir?

Görmemiş, bilmez sefa,
Her zaman çeker cefa,
Dostlarından bir vefa,
Görmeyen nasıl bilir?

Tuzakları, bağları,
Kırar demir ağları,
Çıkılmaz sarp dağları,
Aşmayan nasıl bilir?

Duramaz hep bir yerde,
Ateşler yanar serde,
Şu aşk denilen derde,
Düşmeyen nasıl bilir?

Görülmez belki düşte,
Mâşuku var her işte,
Yunus gibi ateşte,
Pişmeyen nasıl bilir?

Tebliğ nasıl olur?


Sual: Hoşgörülüler diyorlar ki:
1- Maksadımız, ben doğruyum sen yanlışsın değil, benim dinim de, senin dinin de doğru olabilir, farkında olmadığımız bir noktada ortak doğrulara sahip olabiliriz demektir.
2-
Gayrimüslimleri dinimize sokmak veya onları dinlerinde şüpheye düşürmek gibi bir düşüncemiz yoktur.
3-
Peygamber, herkesi İslam’a çağırmıyor; herkes Müslüman olsun demiyor. Dinimizin amacı da, dinleri teke indirgemek değildir.
Bunlar yanlış değil midir?
CEVAP
Hepsi yanlıştır. Madde halinde cevap verelim:

1- Allahü teâlâ, (Hak din islamdır, İslam’dan başka din arayanın bulacağı din asla kabul edilmez) buyuruyor. O, Ehl-i kitaba (Senin dinin de doğru olabilir) diyor. Allahü teâlâ ise Ehl-i kitabın kâfir olduğunu bildiriyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Ehl-i kitab [Yahudi ve Hıristiyan] olsun, müşrik olsun bütün kâfirler Cehennemdedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6]

Dininden şüphe edenin dini yoktur. Biz doğru din arayışı içinde miyiz? Allahü teâlâ bize doğru olanı, hak olanı bildirmedi mi? Onlarla hiç ortak noktamız yoktur. Diyelim ki sadece, Allah inancında ortak noktamız var. Onlar üç tanrı diyorlar ya, tek dediklerini kabul edelim. Bu neyi halleder ki? Onları Cehennemden kurtarır mı? İslamiyet’i kabul etmedikleri sürece Cehennemden kurtulamazlar. Bir âyet-i kerime meali:
(Kimi, ona [Muhammed aleyhisselama] iman etti, kimi ondan yüz çevirdi. Yüz çevirenlere çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr edip kâfir olanları ateşe atacağız.) [Nisa 55, 56]

2- Böyle düşünmemek, dinimize aykırıdır. Allahü teâlâ, kâfirleri dine davet et, gerekirse onlarla savaş buyuruyor. Hoşgörenler niye Allah’ın bu emrini kabul etmiyorlar ki? Bir âyet-i kerime meali:
(Ey Nebi, kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara sert davran! Onların gidecekleri Cehennem, ne kötü yerdir.) [Tevbe 73, Tahrim 9]

3- Kâfire, sen kâfirliğinde kal diyerek, tebliğ ve cihad olur mu hiç? Resulullah, Rumların lideri olan Herakliyus’a gönderdiği mektubunda, (Hidayete uyup doğru yolda gidene selam olsun! Sizi İslam’a davet ediyorum. Müslüman olursanız, selamet bulursunuz. Allah ecrinizi iki kat verir. Bundan yüz çevirirseniz, dalalette kalan bütün halkın vebali size yüklenir) buyurdu. (Buhari, Müslim, Tirmizi)

Hoşgörenler, kâfirliği niye hoş görüyorlar ki?

Nasıl haşrolacaklar?


Sual: İnsanlar nasıl haşrolacaktır?
CEVAP
Herkes ameline göre haşrolacaktır. Bir kimse, salihler gibi amel işlese, fakat günahkârlarla düşüp kalksa, iyi amelleri boşa gider, Kıyamette kötülerle beraber haşrolur. Bir kimse de, kötüler gibi amel işlese fakat salihleri sevse, onlarla beraber olsa, günahları iyiliğe çevrilir, iyilerle beraber haşrolur. (Ka’b-ül-Ahbar)

İki âyet-i kerime meali şöyledir:
(Kıyamette onları [kâfirleri] kör, dilsiz ve sağır bir hâlde yüzüstü haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer Cehennemdir.) [İsra 97]

(Beni anmayan, sıkıntılara düçar olur, Kıyamette de kör olarak haşrolur.) [Taha 124]

Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları da şöyledir:
(Amellerini yapmasa bile, bir milletin yaptığını seven onlarla haşrolur.)
[Hatîb]

(Kişi sevdiğiyle haşrolur. Kâfirleri seven kâfirlerle beraberdir. İyi ameli kendisine hiçbir fayda sağlamaz.) [Taberani]

(Abdestten sonra Kadir suresini bir defa okuyan sıddıklardan, iki defa okuyan şehitlerden yazılır. Üç defa okuyan, peygamberlerle haşrolur.) [Deylemi]

(Çoluk çocuğu çok ve rızkı az olup, namazlarını şartlarına uygun olarak kılan ve Müslümanları gıybet etmeyen, benimle birlikte haşrolur.) [M. Masumiyye]

(Mehr vermemek niyetiyle evlenen, Kıyamette hırsızlarla haşrolur.) [R. Nasıhin]

(Allahü teâlânın rızası için, helali ve haramı açıklayan kırk hadisi, ümmetime bildiren, âlim olarak haşrolur.) [Ebu Nuaym]

(Beş vakit namazı cemaatle kılmaya devam eden kimse, Sırat köprüsünü ilk ve şimşek gibi geçenlerden olur. Allah, o kimseyi salihlerle haşreder, namazına devam ettiği her gün ve gece için de bin şehit sevabı alır.) [Taberani]

(Malım çoğalsın diye dilenen, Kıyamette, yüzünün eti yenmiş olarak haşrolur ve Cehennemden yiyeceği de kızgın taş olur.) [Taberani]

(Ölü arkasından ağlamayı sanat edinen kadınlar, ölmeden önce tevbe etmezlerse, üzerlerinde katrandan elbiseyle uyuzlu olarak haşrolur.) [Müslim]

(Kabirden kalkınca,
[herkes ameline göre] binitli, yaya, sürünerek veya yüzüstü haşrolacaktır.) [Hâkim]

Kabirden kalkarken
Sual:
İnsanlar kabirden nasıl kalkacak?
CEVAP
Hazret-i Muaz, (Hepiniz bölük bölük gelirsiniz) mealindeki âyetin tefsirini sorunca, Peygamber efendimize şöyle buyurmuştur:
(Kıyamette ümmetimden 12 sınıf aşağıda bildirildiği şekilde haşrolacaktır:
1- Zekât vermeyen, kabrinden karnı yılan ve akreplerle dolu olarak,
2- Namazda gevşeklik gösteren, domuz suretinde,
3- Alışverişte yalan söyleyip aldatan, ağzından kan gelerek,
4- Komşularına eza eden, el ve ayakları kesik olarak,
5- Allahü teâlâdan korkmayıp, gizlice günah işleyen, leşten daha pis kokar hâlde,
6- Yalan söyleyen, yalancı şahitlik yapan, dili kesik olarak,
7- Haklı bir şahitliği yapmayan dilsiz olarak,
8- Zina eden, avret yerinden irin akarak,
9- Haksız yere yetim malı yiyen, karnı ateşle dolu olarak,
10- Alkollü içki içen, yüzleri kızarmış, gözleri yerinden fırlamış, dişleri öküz boynuzu gibi sivrilmiş, dudağı karnına, karnı da uyluğuna sarkmış olarak,
11- Ana babasına âsi olan, cüzzamlı, baraslı olarak,
12- İyi işler yapan, namazı cemaatle kılan ve günaha tevbe edip ölense, yüzü dolunay gibi haşrolur, Sıratı şimşek gibi geçer.)
[Tibyan]

Buradakiler, günahlarına tevbe etmeden ölenler içindir. Tevbe eden veya sevabı günahından daha fazla olan kimse, o şekilde haşrolmaz. Yine bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kovuculuk eden, maymun; haram yiyen, hınzır şeklinde; faizci, başı üstü sürünerek; haksız hüküm veren, kör olarak; ucbeden yani amellerini beğenen, dilsiz ve sağır olarak; işleri sözlerine uymayan âlim, dili göğsüne sarkık olarak; kibirli, katrandan elbise giyerek haşrolur.) [Tibyan]

Mezardan kalkış
Sual:
Herkes mezardan bu bedenle mi kalkacak?
CEVAP
Evet, herkes mezardan dünyadaki gibi kalkacaktır. Cennete ve Cehenneme girecekleri zaman başka şekil alacaklardır. Cennetlikler genç, yakışıklı ve güzel olacaktır. Üç hadis-i şerif meali:
(Cennet ehli sakalsız, siyah kirpikli olacaktır.)
[Tirmizi]

(Cennet ehli sürmeli, sakalsız ve Yusuf aleyhisselamın güzelliğinde olacaktır.) [İbni Asakir]

(Cennette herkes genç olur.)
[Tirmizi]

Cehenneme giden kâfirler ise, çok çirkin olacaklardır. Çok azap görmeleri için vücutları da çok büyük olacaktır. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cehennemden biri dünyaya gelse, onun korkunç görünüşü ve saçtığı pis kokudan herkes ölür.) [İbni Ebi-d-dünya]

(Kâfirin bir dişi, Uhud dağı kadar büyük olacaktır.) [Müslim]

(Kâfirin iki omuz arası, atla gidilen üç günlük yol kadar uzun olacaktır.) [Buhari]

Allah’a nasıl dua ettin?


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselama zerre kadar tâbi olmak, bütün dünya nimetlerinden ve bütün ahiret lezzetlerinden daha makbuldür. Bütün dünya nimetleri bir tarafa, Ona tâbi olmanın zerresi bir tarafa… Allah indinde makbuliyet derecesi budur. Bütün Cennet nimetleri yanında, Ona bağlılığın, Ona muhabbetin zerresi daha ağır gelir.

Bir gün bir Yahudi, yanına iki de yalancı şahit buldu, Peygamber efendimize gidip dedi ki:
— Senin Eshabından şu zat, benim devemi çaldı. İşte şahitlerim de burada.

Peygamber efendimiz şahitlere sordu, (Evet, bu deve bunun) dediler. Bunun üzerine Eshab-ı kiramdan o zatı çağırdı, dedi ki:
— Bak, hakkında şikâyet var.
— Ne oldu ya Resulallah?
— Sen bu gece bir deve çalmışsın.
— Ben mi, kimin devesini?
— İşte bu Yahudi’nin devesini…
— O deveyi ben satın aldım, çalmadım yâ Resulallah.
— Devenin onun olduğuna dair şahitler var, peki deveyi satın aldığına dair senin şahidin var mı?
— Ya Resulallah, ben deveyi daha yeni aldım, gören, bilen yok. Şahitler satın aldığımı bilmedikleri için deveyi hâlâ onun sanıyorlar.
— Satın aldığına dair şahidin yoksa deve Yahudi’ye verilecek.

Hem deve gidecek, hem hırsızlık yaptı diye, gerekli ceza verilecek, ele güne rezil olacak…

O sahabi, (Yâ Resulallah bana iki dakika müsaade eder misin?) dedi. Sonra bir tarafa gitti, iki rekât namaz kıldı, elini açıp şöyle dua etti:
(Yâ Rabbi, ben her gece uyumadan önce, Resulullaha hiç aksatmadan, hep on salevat-ı şerife okudum. Eğer bu senin indinde makbul olduysa, beni bu sıkıntıdan kurtar!)

Dua edip gelir gelmez, deve ayağa kalkıp, (Yâ Resulallah bu Yahudi yalan söylüyor. Deveyi bu zata sattı. Ben bu zatın devesiyim) dedi. Deve konuşunca, Yahudi korkup, deve nasıl konuşur diye kaçtı. Şahitler de kaçtı. Peygamber efendimiz o Müslümana sordu:
— Sen Allah’a nasıl dua ettin de, deve konuştu?
— Yâ Resulallah, benim bir âdetim var, her gece yatmadan önce muhakkak size on tane salevat-ı şerife okurum. İşte Allahü teâlâ bu on salevat-ı şerifeyi kabul etti ve deveyi böyle konuşturdu.

Peygamber efendimiz bunun üzerine buyurdu ki:
— Sen ki, bana her gece on salevat-ı şerife okuyorsun, Allahü teâlâ dünyadayken seni nasıl kurtardıysa, ahirette de Cehennemde yanmaktan kurtaracaktır.

O halde, dünya ve ahiret sıkıntılarından kurtulmak için, hiç olmazsa on kere salevat-ı şerife okumadan yatmamalıdır. Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki:
(Cebrail aleyhisselam, yâ Resulallah, “Sana kim salevat okursa, 70 bin melek ona salât okur. Meleklerin salât okuduğu [dua ettiği] kimse Cennet ehli arasına girer” dedi. İşi güçleşen, salevat okumayı çoğaltsın! Çünkü salevat, bütün sıkıntıları giderir, rızıkları artırır, işlerin hayırla bitmesini sağlar. Salevat, Sıratta nur; salevat okuyan da nur ehli olur. Nur ehli olan da Cehennem ehli olmaz.)