Etiket arşivi: ölür

Sevmek lafla değil, itaatle belli olur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Muhabbet, gayet ince ve hassas bir yoldur. Bir Ehl-i sünnet âlimini sevdiğini söyleyen kimsenin, ona itaat etmesi gerekir. Onun sevdiklerini sevmesi, sevmediklerini sevmemesi gerekir. Onu sevenleri sevmesi, sevmeyenleri de sevmemesi, hocasında fâni olması gerekir. Çünkü böyle büyük bir zatın sevgisine kavuşan, bütün büyüklere kavuştuğu gibi, sevgili Peygamberimize ve Allahü teâlâya da kavuşur.

Bir talebe hocasına, (Efendim, ilim bakımından, acaba şu evliya zatlar mı, yoksa mübarek hocanız mı daha yüksek?) diye sorunca, o zat çok üzülüp, şöyle buyurur:
(Aman kardeşim, bir daha sakın böyle bir şey sormayın. Bütün dünyayı terazinin bir kefesine koysalar, mübarek hocamın gömleğini bir tarafa koysalar, gömlek ağır basar. Çünkü bizi ve bizim gibi binlercesini sonsuz olarak Cehennemde yanmaktan kurtaran böyle bir zatın dışında ben bir şey göremem. Zira Güneş’i gören, ne yıldız, ne Ay’ı görür. İnkâr etmeyiz, ama göremeyiz. Düşünemeyiz bile. Aklımızın kenarından geçmez.)

Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri de, yanlış iş yapan bir talebesi için şöyle buyurmuştur:
(Bu arkadaşınız bizim verdiğimizi istismar etti. Birçok hâllerini, başarılarını kendisinden bildi. Bir insan hocasından aldığı feyzi, ondan aldığı duayı, kendi kabiliyeti olarak kabul ederse, siz onun akıbetine bakın, ne olacak görürsünüz.)

Sorunca yapmak gerekir
Evliya zatlardan biri de buyurur ki:
(Büyüklere, ya bir şey sormayın veya sorduktan sonra bildirileni aynen yapın! Eğer yapmazsanız vebal altında kalırsınız. Çünkü sormaktan maksat, “Ben senin dediğine itaat edeceğim. Sana güveniyorum. Senin benim lehime, yani benim dünya ve âhiret saadetim için söyleyeceğine inanıyorum” demektir. Sorup da, yapılmazsa çok üzüntüye, soğukluğa sebep olur. Sormamaktan daha tehlikeli olur.)

Netice olarak, bu büyüklerin sözlerine tam bağlanmalı, kendi iradesini ve aklını bir tarafa bırakmalı. Sadece âhiret işlerinde değil, dünya işlerinde de böyledir. Nitekim büyük zat Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî hazretleri, (Hocama kavuştum, aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyurmuştur.

Kalbi kırıkların duası kabul olur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Hastalık, Allahü teâlânın bir kemendidir, fakirlik de zindanıdır. Bunun ikisini de sevdiklerine verir) buyuruyor. Bazı büyükler, ağrı sızıdan çok muzdarip oldukları, çaresiz kaldıkları zaman, (İrhâm yâ Rabbî=Bana merhamet eyle ya Rabbî) diyerek, Allahü teâlâya sığınırlardı. Müslümanlar da böyle yapmalı. (Ben kalbi kırıkların yanındayım) hadis-i kudsîsi, (Hastaların, dertlilerin, borçluların duasını kabul ederim) demektir. Kalbi kırıklardan dua almaya çalışmalı.

Emir verir gibi, (İlla bana dua et!) diyerek zorla dua alınmaz. Öyle bir iş yapalım ki bize dua etmek, karşımızdakinin içinden gelsin. İşte bu şekilde dua almak, kolay değildir. Ama makbul olanı budur.

Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri herkesten dua alırdı. Bir gün alışveriş yaparken alışveriş yaptığı kişiden dua almadan köye döndü. Sonra tekrar o kişinin yanına gitti ve herkesten dua aldığını, ondan dua almayı unuttuğu için geri döndüğünü söyleyince adam ellerini açarak, (Yâ Rabbi, bunun kalb gözünü aç!) diye dua etti. İşte Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o dereceye bu dua ile ulaştı.

Çok kişinin sevip saydığı meşhur bir kimse, mübarek bir zatı ziyaret eder. Sohbet esnasında o kimse, (Efendim bu nasıl oluyor? Ben mevkii, makamı ne kadar yüksek olursa olsun öyle herkesi çok önemsemem, fakat sizin henüz isminiz geçerken dahi hürmet duyuyorum ve içimden sevgi geliyor) der. Mübarek zat da, anne duası almanın önemini anlatıp buyurur ki:

(Altı yaşında ilim tahsiline başladım. Annem vefat ettiği güne kadar, bir kez bile onun elini öpmeden evden ayrılmadım. Bir defa vapuru kaçıracaktım. Aceleyle evden çıktım, yarı yolda, annemin elini öpmediğim hatırıma geldi. Hemen geri döndüm. Annem, “Ne oldu, bir şey mi unuttun?” dedi. “Evet, çok önemli bir şey unuttum. Elini öpmeyi unuttum” dedim. Annem de, “Sen deli misin oğlum, vapuru kaçırdın” dedi. Ben de, “Kaçarsa kaçsın, elini ver öpeyim” dedim. Elindeki anahtarı yere bırakıp, ellerini açtı, “Yâ Rabbî, ben oğlumdan razıyım, sen de razı ol!” diye ağlayarak dua etti. İşte bu dua sayesinde çok nimetlere kavuştum.)

Ölmüşlerimizi de unutmamalı. Peygamber efendimiz; (Ölünün mezardaki hâli, imdat diye bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, ölü de, babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler) buyuruyor. Hiç değilse bir Fatiha okumalı. Eğer biz okursak, bizden sonrakiler de bizim için okurlar.

Bedel işi Hristiyanlıkta olur


Sual: Hristiyan iken Müslüman olan bir hoca, (Dua ederken, evliya olmak gibi büyük şeyler istenirse bedeli ağır olur. Allah, bedel almadan yüksek şeyleri vermez) diyor. Allah, niye bedel istiyor ki?
CEVAP
Bedel işi Hristiyanlıkta vardır. Hristiyanlar diyor ki:
İlk insanın günahından dolayı, bütün insanların cehennemlik olması icap etti ve bedel olarak en son biricik oğlu dünyaya gelip kanını dökmedikçe af mümkün değildi. Onun için Allah, biricik oğlunu kurban etti.

[Hâşâ Allahü teâlâ için, (Bir günahı affedebilmek için, oğlunun kanını dökmekten başka çare bulamadı) demeleri ne kadar çirkindir. Papazların ifadelerine göre, eski şeriatlarda, her günah için bir kurban kesilmesini Allah emretmiş, günahın bedelinin de kan akıtmak olduğunu bildirmiş ve şu günah için şu kadar hayvan kurban edeceksin diye emir vermiş. Her günah için bedel, kan akıtmak imiş. Ahd-i Atik’te de böyle olduğu yazılı imiş. Fakat o ilk günah için hayvan kanı bedel olamaz imiş, insan kanı akması lazım imiş. İncil’in beyanına göre, hâşâ Allahü teâlâ, başka çare bulamamış da, günahkâr kullarını affetmek için, biricik oğlunu kurban etmiş ve insan kanı akıtarak, onlara babalarından miras kalan, o ilk günahı affetmiş.] (C. Veremedi)

Bu bedel safsatası Hristiyanlıktadır. Müslümanlıkta bedel istemek yoktur. Rabbimizin bedele ihtiyacı yoktur. İhsan ederek verir. Allahü teâlânın 99 isminden biri Vehhâb’dır. Vehhâb, karşılıksız veren, çok fazla ihsan eden demektir. Bir ismi de, Kerîm’dir. Kerîm, keremi, lütfu ve ihsanı bol, karşılıksız veren, çok ikram eden demektir. Allahü teâlâ, ismine aykırı iş yapmaz. Hazinesi sonsuzdur, vermekle asla bitmez. İstemesi caiz olan şeylerin, en çoğunu istemelidir. Peygamber olmayı istemek caiz değilse de, evliya olmayı istemek caizdir. (Allah bedel ister) diye hiçbir şey yoktur. O ihsan sahibidir. İhsan, cömert olarak vermek demektir. Bedel istemek, ihsan sahibine yakışmaz. Üç âyet-i kerime meali:
(İman edip iyi işler yapanlara [Allah] ecirlerini tam olarak verecek ve onlara lütfundan daha fazlasını da ihsan edecektir.) [Nisa 173]

(Yâ Rabbî, bize rahmetini ihsan eyle! İhsan sâhibi ancak sensin.) [Âl-i İmran 8]

(De ki, lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir, rahmeti geniştir ve her şeyi hakkıyla bilir. Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, bol nimet sahibidir.) [Âl-i İmran 73, 74]

İki hadis-i şerif:
(Agâh olun, Allah hakkında hüsnüzanda bulunun. Muhakkak ki Allahü teâlâ, her kula hüsnüzannına göre çok şey verir, hattâ daha da fazla ihsan eder.) [Ebu-ş-Şeyh]

(Allahü teâlâ ihsan sahibidir. Öyle ise siz de ihsanda bulunun!) [İbni Adiy]

İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, çok büyük ihsan sahibidir. (1/256)

Öyle bir ihsan sahibidir ki, kerem ve ihsanlarını dost ve düşman, herkese saçıyor. (3/17)

Bu, Allahü teâlânın öyle bir nimetidir ki, dilediğine verir. O, büyük ihsan sahibidir. (1/3)

Behaüddin-i Buhârî hazretleri, (Biz ihsan olunmuşlardanız!) buyurdu. Bu, Allahü teâlânın öyle bir ihsanıdır ki, dilediğine verir. Allahü teâlâ, büyük ihsan sahibidir. (1/302)

Bekara sûresinde mealen, (Allahü teâlâ dilediğine kat kat verir) buyuruldu. Bunun içindir ki, birkaç günlük iyi işe karşılık, sonsuz nimetler verecektir. O çok ihsan sahibidir. (1/214)

Allahü teâlâ, büyük ihsan sahibidir. Çok yüksekleri istemelidir. Ele geçenlerle oyalanmamalı, bunların ötesini aramalıdır. (1/285)

Vücudumun her zerresi, gelse de dile,
Şükrünün binde birini yapamaz bile
.

Hastalık, bela, sıkıntı günahlara kefaret olur. Kulun günahlarını affettirici ibadeti yoksa, uğradığı belalar, onun günahlarını affettirir. Kulun günahları affolunca, istediği derecelere yükselir. Onun için bazı kimseler belaya maruz kalır. Şu iki hadis-i şerif bunu açıkça bildiriyor:
(Kul, Allahü teâlâ katındaki dereceye ameliyle kavuşamazsa, uğradığı belalar o dereceye kavuşmasına sebep olur.) [Ebu Nuaym] (Buna bedel denmez.)

(Kul, ameliyle kendisine takdir edilen mertebeye ulaşamıyorsa, kendisine, ailesine veya malına gelen belalar, ezelde onun için takdir olunan dereceye nail olmasına sebep olur. Allahü teâlâ o kula belalara sabretmesini nasip eder.) [Buhârî] (Buna bedel denmez.)

Allahü teâlâ, ihsan sahibidir, bedelsiz, karşılıksız verir. Nitekim buyuruluyor ki:
Bizi yoktan var eden, en güzel şekli ve lüzumlu uzuvları ihsan eden, her birini bir ahenkle işleten, akıl ve zekâ bahşeden, çeşitli nimetleri karşılıksız ihsan eden ve bize hiç ihtiyacı olmayan, sonsuz kudret sahibi olan Allahü teâlâya şükretmemek çok büyük suçtur. (İslam Ahlakı)

Allah diyen aziz olur


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah diyen aziz, para diyen rezil olur. Herkes bu iki kutup etrafında toplanmıştır. Bir kısmı Allah yolunu, bir kısmı paranın yolunu tutmuştur. Paranın yolunu tutan, daima hüsrana uğrar ve Cehennemin dibine gider. Allah diyen, bol paraya kavuşur, parasını hep hayra sarf eder. İnsanların değil, Allah’ın kıymet verdiğine kıymet verir, çünkü insan fanidir. Onun verdiği değer de fanidir. Allah’ın verdiği değer ise bakidir, çok kıymetlidir.

Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin hak yolu bulması şöyle anlatılır:
(Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan inip, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını görür. Dikkat edince, kutunun içindeki susamı kuşun yediğini görür. Daha sonra başka bir yeri gagasıyla eşer ve o kutuda bulunan suyu içer. Tekrar gagasıyla gömüp ağaca çıkar. Topraktaki kutuların yerleri belirsiz hâle gelir. Bunları görünce, Allahü teâlâya tevekkül etmenin hakikatini anlar ve tevekkül etmeye karar verir. Biraz ileride, bir viranede fakirlerle karşılaşır. Geceyi birlikte geçirirler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın bulur. Küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah ismi yazılıdır. Altınları fakirlere dağıtır, kendisi de tahtayı alıp, o gece orada yatar. Uyandıkça, yazıyı öpüp, başına koyar, gözüne sürer. Gece rüyasında, (Allah’ın ismini aziz tuttun. Sen de aziz ol!) derler. Sonra uyanır. O anda, gönlü ve içi nurla dolar.)

Kendisi de şunu anlatır:
(Bir gün dağda dolaşırken bir topluluk gördüm. Herkesin belli bir rahatsızlığı var. (Burada ne yapıyorsunuz?) diye sorduğumda, (Şu mağarada bir âbid var, her yıl bir sefer dışarı çıkar, bize okur, hepimiz şifâ buluruz) dediler. Ben de onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Beyaz sakallı heybetli bir zat çıktı. Heybetinden sanki dağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, bir şeyler okudu, onlara doğru üfledi. Okumalarını bitirip mağaraya girerken eteğine yapışıp (Milletin bedenî hastalığına okuduğunuz gibi, benim de kalbî hastalığıma şifa okur musunuz?) dedim. Bana hiç bakmadı bile ve eteğini elimden çekip, (Sen Rabbini bırakarak benim yanıma gelme, git Rabbin için çalış!) dedi. Ondan sonra kemâle geldim.)

Paranın gittiği yerden geldiği yer belli olur!


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Çok zengin biri camiye gider. Yanına da tesadüfen fakir ve garip biri namaza durur. Aslında o bir Allah adamıdır. Namazdan sonra bu fakir, duasında, yemeklerin isimlerini de sayarak, (Yâ Rabbi, acıktım, bana şu yemekleri gönder!) der. Zengin, bunu işitince, kendisine duyurmak için böyle dua ettiğini zannedip ona, (Kardeşim, ne diye böyle dolaylı yoldan söylüyorsun, açıktan isteseydin verirdim) der. Fakir, (Ben Rabbimden istedim, sen de kimsin?) der ve bir kenara çekilir, uyumaya başlar. Az sonra biri, elinde tepsiyle gelir. Fakiri uyandırıp, (Efendim, yemekleriniz geldi. Ben dışarıda bekliyorum, yemekten artan olursa alacağım) der. Tepside fakirin duada istediği yemeklerin aynısı var. Zengin şaşırır. Merakla dışarı çıkıp yemeği getirene der ki:
– Sen kimsin, bu fakir kim, bununla ne ilgin var?
– Ben hamalım. Bugün yükünü taşıdığım zengin, on lira yerine, yüz lira ihsan etti. Eve çokça erzak alıp götürdüm. Hanım yemekleri yaptıktan sonra, bir kenarda uyuya kalmış. Rüyasında Peygamber efendimiz ona, (Bu yemekleri, şu camide bir Allah dostu var. Ona gönder, ondan arta kalanını yerseniz, çok bereketini görürsünüz. Bunu yaparsanız, Cennete gireceğinize kefil olurum) buyurmuş. Hanım da, (Baş üstüne Yâ Resulallah) demiş. Uyanınca durumu bildirdi. Ben de yemekleri getirdim. O zenginin parası, ne hayırlıymış ki, o parayla bu nimet bana nasip oldu.
– O sana yüz lira verdi, ben beş yüz vereyim, o sevabın bir kısmını bana ver!
– Cenab-ı Peygamber, Cennete girmeme kefil oluyor, sen beş yüz lirayla bunu elimden mi alacaksın? Dünyayı versen kabul etmem.

İmam-ı a’zam hazretleri, (Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur) buyuruyor. Birinci zenginin parası hayırsızdı, hayırlı işe nasip olmadı. Ama ikinci zenginin parası hayırlıydı, Allahü teâlâ ona bu hayırlı işi yaptırdı. Hem kendisi, hem hamal, hem de hanımı kurtuldu. Peygamber efendimiz, (Hayra vesile olan, hayır işlendikçe sevab kazanır, şerre alet olan, o şer yapıldıkça kendisine günah yazılır) buyuruyor. Kendi paramızla, kendimizi Cehenneme atmak olacak şey mi?

Demek ki marifet, çok kazanmak değil, helâlinden kazanıp, helâl yere sarf etmektir. Harcamak, kazanmaktan daha önemlidir. O hâlde parayı, âhiretimizi kazanacak şekilde harcamalıyız.

Sevgi, Allah için olur


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bağdat’ta zengin bir tüccarın elli işçisi varmış. Bu tüccar, mübarek bir zatın cömertliğini, iyiliklerini, talebelerinin ve dergâhta hizmetli işçilerinin onu çok sevdiğini duyar. (O zatı yanında olanlar nasıl seviyorsa, ben de kendimi bu işçilerime sevdireceğim, onlara çok para vereceğim, her çeşit yardımı yapacağım) der. Onlara bol maaş, bol yemek verir, onlarla hoş sohbetler yapar, ancak ne yaptıysa, yine hiç kimse onu sevmez.

Bunun üzerine, mübarek zatın o şehirdeki bir talebesine gider ve (Arkadaş, senin hocanın yaptığından da fazlasını yaptım. Ama beni kimse sevmiyor, arkamı dönüyorum, kimse yok. Bu zatın ne özelliği var? Yani bu zat benim verdiğimden daha fazla ne veriyor ki, siz onu deli gibi seviyorsunuz? Ben bu kadar iyilik ediyor, çok şey veriyorum, bugün yüzüme bakıyorlar, yarın yine arkalarını dönüp gidiyorlar. Hâlbuki siz uzakta da onu hep iyilikle anlatıyorsunuz. Bunu çok merak ettim) der. O talebe de, (Efendim, hocama gittiğim zaman bunu anlatır, verdikleri cevabı size söylerim) der. Hocasına gelip durumu anlatınca, hocası buyurur ki:
(Kardeşim, Allah için olan bir işte sevgi olur. Dünya için olan işte sevgi olmaz. O tüccar, dünya için onları besliyor. Dünya için iş yapıyor ve bundan sevgi bekliyor. Sevgi Allah için olur. Dünyanın tabiatında sevgi yoktur. Allahü teâlâ dünyayı yarattığı günden beri, bir defa olsun dünyaya rahmet nazarıyla bakmamıştır. Çünkü dünya, nefs ve şeytanın azmasına yardımcı olmaktadır. İnsanın dünyalığı arttıkça, nefsi kuvvetlenir, gururu, kibri artar, şeytan onu azdırır.

İnsanlar da âhireti bırakmışlar, hep dünyalığı arttırmak için gece gündüz çalışıyorlar. Hâlbuki sıkıntıyı, üzüntüyü, sevgisizliği arttırıyorlar. İki sevgi bir kalbde birleşmez. Bir insanın kalbinde dünya sevgisi varsa, o insanda Allah sevgisi olamaz. Sevimsizleşir. Hem ailesi, hem çocuğu, hem birlikte bulunduğu insanların nazarında daima sevgisizdir.

O tüccar, bir menfaat karşılığı kendisini sevdirmek için uğraşıyor. Ben ise hiç böyle bir şey düşünmeden, sırf Allah için seviyorum. Tabiî sevgi Allah için olunca, bunun sonu, sınırı yok. Dolayısıyla sevginin esası zaten budur. Bu sevgi insan için o kadar faydalı ki, Peygamber efendimiz, (Dünyada Allah için birbirini seven, Cennette de beraber olur) buyuruyor. Benim arzum, beni sevenlerle, benim sevdiklerimle, dünyada da, ahirette de beraber olmaktır.)

Peygamberlik seçilmekle olur


Sual: (Peygamberlik, çalışmakla elde edilir) diyen oluyor. Çalışmakla peygamber olunur mu?
CEVAP
Peygamberlik, çalışmakla ve çok ibadet yapmakla ele geçmez. Yalnız Allahü teâlânın ihsanı, seçmesiyle olur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Peygamberlik kemalleri, ancak Allahü teâlânın ihsanıyla hâsıl olur. Çalışmakla, uğraşmakla, bu büyük nimet ele geçemez. Hiçbir gayret, bu büyük nimeti ele geçiremez, Hiçbir riyazet ve mücahede, bu yüksek nimete kavuşturamaz. Evliyalık böyle değildir. Bunların başlangıcı elde edilebilir. Riyazet ve mücahedeyle hâsıl olabilir. Pek az kimseyi, çalışmadan, uğraşmadan da, vilayet nimetine [evliyalığa] kavuşturabilirler. Vilayet, Fena ve Beka demektir. Fena ve Beka da, Allahü teâlânın ihsanıdır. Çalışarak, başlangıçları elde edildikten sonra, Allahü teâlâ, dilediğini, Fena ve Beka nimetini ihsan ederek şereflendirir. Resulullah’ın Peygamber olduğu bildirilmeden önce ve ondan sonra mücahedeler yapması, bu nimete kavuşmak için değildi. Başka faydalar içindi. Hesabın az olması, insanlıkla yapılan yanlışlıkların giderilmesi, derecelerin yükselmesi, yiyip içmesi olmayan melekle konuşmakta edebi gözetmesi, Peygamberlik makamında lazım olan harikaların, mucizelerin çok olması gibi incelikler içindi. Peygamberler bu nimete, aracısız olarak kavuştu. Peygamberlerin Eshabı, onlara uydukları için, vâris oldular. Peygamberlerinin aracılığıyla bu nimetle şereflendiler. Peygamberlerden ve eshablarından sonra çok az kimse, bu nimetle şereflendi. Başkasına da, uymakla, vâris olmakla bu nimet ihsan edilebilir. (1/301)

Sonra yaparım diyen helak olur


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bu din bize çok zor şartlar altında geldi. Çok emek ve gayretle, çok zahmetle, çok fedakârlıkla bize ulaştı. Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin hayatını okuyan, bunu görür. Bazıları, talebeleriyle ve yakınlarıyla dahi görüşmeyip, kitap hazırlamakla uğraşmışlardı. Bazıları, istirahat etmeyi, gezmeyi bırakmışlar, bayramlarda bile kitap yazmışlardır. Bu zatlardan birinin hanımı anlatır:
Bayram namazını kılıp eve geldi. Bir bayramlaşmadan sonra, hiç laf etmeden masasına geçip hep kitap yazdı. (Efendim, bayramda bir yere gitmeyecek miyiz?) diye sordum. (Bu kitaplar varken ben bir yere gidemem. Herkes istediği yere gitsin, bayramlaşsın) diye cevap verdi. Üç-dört gün, bayram boyunca hiç kitabın başından kalkmadı.

Bu zatın bir talebesi de şöyle anlatır:
Bir gece saat iki buçukta bizim kapı çaldı. Eyvah dedim, herhalde bir hastalık veya önemli bir şey var. Dışarı çıktım. Mübarek hocamın elinde kâğıt vardı. Efendim, hayırdır inşallah dedim. (Bir mesele uykumu kaçırdı. Kitaba bir ilave yaptım. Bunu yarın matbaaya götürün, şuraya ilave edin!) buyurdular. (Peki, efendim) dedim, ama (Niye sabah değil de şimdi getirdiler?) diye içimden düşünürken, (Ya sabaha kadar ölürsem? Bu kâğıdı size kim verecek, kim tarif edecek? Sabaha kadar yaşayacağımı bilemediğim için, benden sonra bu unutulur, kalır diye, sizi bu saatte rahatsız ettim) buyurdular. Sonra böyle düşündüğüm için hemen tevbe ettim.

Görüldüğü gibi, bize dinimizi doğru olarak öğreten bu kitaplar kolay yazılmadı. Yine aynı zat buyuruyor ki:
Bu kadar çok kitabı nasıl okudunuz, bu kadar kitabı nasıl yazdınız, ev bark, çoluk çocuk, iş güç varken, bunca kitabı, üstelik bu imkânlarla bir ömre nasıl sığdırdınız diye soranlara cevabımız şöyledir:
(Helekel müsevvifûn) yani (Sonra yaparım diyen helak oldu) hadis-i şerifini kendime rehber edindim. Hayatımda, bu işi biraz sonra yaparım diye bir düşüncem olmadı. Bir işi, yarına değil, birkaç saat sonraya bile bırakmadım. O anda yapıp, ilk fırsatta bitirirdim. Gece veya gündüz, evde veya dışarıda, nerede olursa olsun, işi ertelemedim. Biraz sonra yaparım demedim. İşte Allahü teâlâ bana, bundan dolayı çok başarı verdi. Bizi seven de, bizim gibi bu hadis-i şerifi rehber edinmeli, bugünün işini yarına bırakmamalıdır.

Solcu Müslüman olur mu?


Reformcu diyor ki:
(Sağcı Müslüman oluyor da, solcu Müslüman niye olmasın?)
CEVAP
Şimdi, faşiste ve kapitaliste sağcı, komüniste, ateiste solcu deniyor. Bu manada Müslüman’a sağcı veya solcu denmez, ama Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bildirilen sağcılık ve solculuk farklıdır. Sağcılardan kasıt, amel defteri sağdan verilen ve Cennet’e giden Müslümanlardır. Solcular ise, amel defteri soldan verilip Cehennem’e giden kâfirlerdir. İşte bunun için Müslüman’a sağcı denebilirse de, solcu denmez, fakat Mısırlı sosyalist yazarlar, sosyalizmi Müslümanlık zannediyorlar. Bunun için de servet düşmanlığı yapıyorlar. Meşru yollardan kazanılıp zekâtı verilen mala düşmanlık ediyorlar. Zekâtı verilen malda hiç kimsenin hakkı olmaz, bu zengin diye elinden kimse alamaz.

Sağın önemi elbette büyüktür. Sağın, sola göre üstünlüğü vardır. Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlanır. Tuvalete girerken, sümkürürken, taharetlenirken soldan başlanır.

Peygamber efendimiz, elindeki suyu, sağında bulunan bir köylüye uzatır. Köylü, (Yâ Resulallah, solunuzdaki Ebu Bekir’e niçin vermiyorsunuz? O benden daha faziletli) der. Resulullah, (Suyu sağdan dağıtın!) buyurur. Yine, (Sağ elle yiyip için, sağ elle alıp verin, çünkü şeytan sol eliyle yiyip içer, sol eliyle alıp verir) buyurmuştur. Bir yere giderken, yol ikiye ayrılır, hangisinden gidileceği bilinemez, soracak kimse de bulunmazsa, (Karşınıza iki yol çıkarsa, sağdan yürüyün!) hadis-i şerifine uymalıdır.

Sağın şerefi, Kur’an-ı kerimde de bildirilir. Vakıa suresinde (Eshab-ül-meymene = Sağcı) ve (Eshab-ül-meş’eme = Solcu) ifadeleri geçer ve sağcıların [dine uyanların] Cennet ehli, solcuların [dine uymayanların] Cehennem ehli olduğu bildirilir. Meymene; sağ, sağ kol, sağ taraf gibi anlamlara gelir. Eshab-ı meymene, sağcı demektir. Cennet’e gidecek mutlu kişilere denir. Meş’eme; sol, sol kol, sol taraf, uğursuzluk gibi anlamlara gelir. Eshab-ı meş’eme, solcu demektir. Cehennem’e gidecek bedbahtlara denir. Bunların siyasetteki sağ ve sol ile ilgisi yoktur.